29 Mayıs 2014 Perşembe

Ali Adnan MENDERES: "Oğlum, ticarete girersen alıp sattığın ben olacağım!"

Ali Adnan MENDERES: "Oğlum, ticarete girersen alıp sattığın ben olacağım!.."
1899 yılında dünyaya gelen Adnan Menderes’in göbek adı Ali’ydi. Menderes küçük yaşta öksüz ve yetim kaldı. Önce annesi veremden öldü, hemen ardından kalbinden rahatsız olan babası vefat etti. Ablası Melike de 5 yaşlarında veremden hayatını kaybedince ailenin hayattaki tek ferdi Adnan kaldı. Çocukluğu ve gençliğinin ilk yılları büyükannesinin himayesinde geçti. Aile terbiyesini büyükannesi Fitnat Hanım’dan aldı. Çalışkan bir öğrenciydi. Sürekli okuyordu. Amerikan Koleji’ne gitti. Yunanların İzmir’i işgal etmesi üzerine ‘Ay Yıldız’ adını verdiği bir milis gücü kurarak istiklal mücadelesine katıldı. İstiklal Madalyası aldı. 1928’de uzaktan tanıdığı Evliyazadelerin kızı Berin Hanım’la evlendi. Serbest Fırka’yı Aydın’da teşkilatlandırdı, İl Başkanlığı’nı yaptı. Partinin kapatılması ile CHP’ye girdi. Celal Bayar’la DP’yi kurdu, genel başkan oldu. 1950-60 arasında 10 yıl başbakanlık yaptı.
Menderes, zengin bir başbakandı. Aydın’da aileden kalma takriben 70 bin dönüm toprağı vardı. Adnan Bey, cömertti, vermesini severdi. Bu büyük arazinin tamamını muhafaza etmedi. Toprağın bir kısmını Çakırbeyli köyüne mera olarak bıraktı. Zeytinlikleri rızasıyla terk etti. Toprak kanunu çıkarken toprak tevzii yaparak arazinin büyük bir kısmını komşu köylülere devretti. Çakırbeyli Çiftliği annesinin babası tarafından miras kalmıştı. 20’li yaşlarda tam bir ziraatçı olmuştu. 1930’da ilk defa pamuk ziraatını denedi.
Siyasete hizmet için girmişti, çiftlik işlerini kâhyasına bıraktı. Çocuklarına ticareti yasakladı. Ailesi ve çevresine nüfuzunu kullandırmadı. 10 yıllık başbakanlığı döneminde ülke şantiyeye döndü; barajların, köprülerin temelleri atıldı, fabrikalar kuruldu. İstanbul’da büyük imar çalışmaları yapıldı. Anadolu yola, suya ve elektriğe kavuştu. Türkiye’de traktörle ziraat devrinin üzerinde Menderes imzası vardı.
DP döneminde ülkede refah düzeyi artarken Menderes’in yaşam tarzı ve mal varlığında hiçbir değişiklik olmadı. 1950’li yıllarda hukuk fakültesinde okuyan Yüksel, ortaokul talebesi Mutlu okullarına otobüsle gidiyordu. Adnan Menderes’in huylarından biri, hediye ve ikram kabul etmemesiydi. Aydın Menderes, hatıralarını kaleme aldığı ‘Babam ve Ben’ adlı kitabında; ‘Bu hususlarda kendisi bir ömür boyu dikkatliydi.’ diyor. Başbakan olarak büyük ilgi gösterdiği Türk traktör fabrikası, Menderes’e traktör hediye etmişti. Birkaç gün geçmeden özel kalem müdürü Muzaffer Ersü fabrikayı arayarak traktörün faturasını istedi. "Biz onu Başbakan’a hediye ettik" diyen fabrika yetkililerine Menderes’in cevabı; "Onlar kim oluyor ve kimin malını kime hediye ediyorlar? Böyle bir şey kabul etmemiz mümkün değildir. Parasını öderiz, hemen ödemeyi yaparız." oldu.
Menderes, 1956’da Türkiye’ye dönen büyük oğlu Yüksel’in ticarete girmesini istemedi. "Baba, izin verirsen serbest meslek, ticaret gibi konulara girmek istiyorum." diyen Yüksel’e, yüzünü asarak şu cevabı verdi: "İyi güzel ama Yüksel, sen serbest meslek veya ticaret konusuna girsen ne yapacaksın? Ne alıp satmış olacaksın? Bir yerde alıp sattığın ben olacağım. Ben Başvekil olduğum müddetçe sen ne yaparsan yap, yaptıkların bana bağlanacak. Bu beni rahatsız edeceği gibi seni de rahatsız edecek. Kusura bakma ama bu düşünceni uygun görmüyorum." Yüksel Menderes de, "Tamam." diyerek babasının kararına sadık kaldı.
Menderes, siyasete girdikten sonra mal varlığında bir artış olmadı. Aydın’daki miras çiftliğinin dışında biri Meşrutiyet’te biri Kocatepe’de iki apartmanı, bir de ikamet ettikleri daha sonra yıkılan Güvenevler’deki evi vardı. 1950 yılı başında bir iş hanını aldı. Milletvekili seçilince, eşi Berin Hanım’a vekâlet verdi. "Ankara’daki binaların kiralarını toplayacak olan sensin, harcayacak olan da sensin, bu evi çekip çevirecek olan da sensin. Yetmezse bir ihtiyaç olursa bana söylersin." dedi.
Bir gün dahi bana…
Başbakanlık Menderes’i değiştirmedi. Ömrünün sonuna kadar alçakgönüllülüğünü korudu. Son derece zarif, kibar ve güleryüzlüydü. Şık giyinirdi. İnsanlara değer verirdi. Onları daima hatırlayacak işlek bir zekâ ve hafızaya sahipti. Ceketsiz dolaşmazdı. Onu çeket düğmesi iliksiz gören olmamıştı. Vatandaşın önüne ceketini giyip önünü iliklemeden çıkmıyordu. Yanında çalışanlara son derece iyi davranıyordu. 27 Mayıs’tan sonra sorgulanan şoförü başbakandan hürmetle bahsedince, "Neden sabık, sakıt, düşük demiyorsun?" diye çıkışanlara şöyle diyordu: "Efendim ben o zatla on yıl beraber çalıştım, bir gün dahi bana Nuri Bey dışında başka bir tarzda hitap etmedi. Şimdi ben kendisinden bahsederken ondan başka türlü bahsetmek elimden gelmiyor."
Menderes inançlı, millî manevi değerlere bağlı, tarihine saygılı bir devlet adamıydı. Fırsat buldukça sabahın erken saatlerinde görülme ihtimalinin en düşük olduğu anlarda Eyüp Sultan’a giderdi, adak kurban kestirirdi. Caminin zeminindeki halıları dokutup hediye etmişti. 1990’a kadar Eyüp Sultan’da bu halılar kullanıldı. Başbakan Menderes hayırseverdi ancak bilinmesini istemezdi. Türkiye’ye dönen Osmanoğlu’nun kızlarına bir daire tahsis ederek, her ay düzenli olarak maddî yardımda bulunduğu 27 Mayıs’tan sonra kiraları aksayan ev sahibinin Berin Hanım’ın kapısını çalması ile ortaya çıkmıştı.
Menderes, 1931 Mayıs ayında CHP’den Aydın milletvekili olarak parlamentoya girdi. Dilekçe komisyonuna seçildi. İşini ciddiye alıyor, müzakereleri kaçırmıyordu. Kısa zamanda milletvekillerinin dikkatini çekti. Konuşma kabiliyetini bilgi ile teçhiz ediyordu. Umumiyetle bilmediği konular üzerinde konuşmuyordu. Aynı zamanda savaş sebebi ile yarım kalan hukuk tahsilini tamamladı. 1945 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ın CHP’de değişim isteyen fikirlerinin dile getirildiği takrir fırtınalar kopardı. ‘Dörtlü Takrir’ diye adlandırılan takrir 7 saat müzakere edildi. Adnan Menderes, şiddetli tenkitler ve hakaretleri metanetle savundu. Celal Bayar, bu toplantıda Menderes’in yıldızının parladığını söylüyor: "Menderes saldırılardan yılmıyor, sinirlerini bozmuyor, içinde fikir varmış gibi görünen demagojik sözlerin parlak balonlarını bir cümleyle patlatıp söndürüyordu."
(DP, 07 Ocak 1946'da kuruldu)
7 Aralık 1945’te Demokratik Parti kuruldu. 14 Mayıs 1950 seçim zaferinden sonra Celal Bayar cumhurbaşkanı, Menderes ise DP genel başkanı ve başbakan oldu. İsmet İnönü’ye karşı 1954 ve 57’deki seçimleri kazandı. Halkın taleplerine cevap veren politikaları ile toplumsal desteğini artırdı. Ezan Türkçeden Arapçaya çevrildi. Din eğitiminin önündeki yasakları kaldırdı. Ekonomide müteşebbislerin önünü açtı. Dış politikada yeni anlaşmalara imza attı. Menderes, dünyanın da sözüne güvenilir, barış taraftarı bir devlet adamı olarak sevgisini kazandı. Ülkeyi on yıl birlikte yönettiği Celal Bayar, gazeteci Nazlı Ilıcak’a (27 Mayıs Yargılanıyor, Doğan Yayınları) Menderes’teki devlet adamı vasıflarını şöyle anlatıyor: "Zeki bir adamdı. Kafası ve yüreği muvazeneliydi. Denilebilir ki, fikirlerini, vicdanının adaletine uğratmadan tatbikata götürmezdi. Doğru düşünmesini bilirdi. Onun için bir fikrin güzelliği değil, doğruluğu önemliydi. Bir fikrin doğruluğu da hayata uygulanabilirliği, insanı ve toplumu daha ileriye götürebildiği ölçüde aşikâr olurdu. Doğru düşünmesini bildiği için kuvvetli bir mantığı vardı. Fikirlerini sonuna kadar savunmasını severdi. Kendisinde halkın içinde yaşamanın halkın içinden gelmenin gücü vardı. Memleketi tanıyordu. Kusursuz bir vatanseverdi. Bu yüzden düşüncelerinde büyük çoğunlukla haklı çıkıyordu. Genel idare kurulunda fikirleri azınlıkta kaldığı zaman iddia ve düşüncelerinden hemen vazgeçer, bunları unuturdu. Yalnız vazgeçmek ve unutmakla da kalmaz neden yanlış düşündüğünün sebeplerini de arardı. ‘Büyük ve kuvvetli Türkiye’ idealine inanmıştı. Bunun için gerçekten çok çalışırdı. Menderes’in eğlenmek için, dinlenmek için, ailesine vermek için çok az zamanı olmuştur."
Her kuruşun hesabını verdi
Menderes’in başbakanlığı döneminde muhalefet DP’nin iç ve dış politikalarını çok sert eleştirdi. 1957’den sonra ülkedeki gerilim tırmandı. Ancak Menderes, yolsuzluk, suiistimal, kara para aklama, altın kaçakçılığı gibi suçlamalara muhatap olmadı. Nefret dili kullanmadı. Ülke meselelerini cesurca savundu. 27 Mayıs darbesinden sonra ise, yalan haber ve iftiralarla halkın gözünden düşürülmek istendi. Menderes tertiplerle linç edilmek istendi.
Adnan Menderes, basında hakkında çıkan iddialara tek tek cevap verdi. El yazısı ile savunmasını yaptı. ‘Gayrimeşru servet elde ettiği’ iddiasını avukatı Talat Asal belgelerle yalanladı. Aydın Satış Kooperatifi ekstrelerini ortaya koydu. Avukat Asal, 1950’de Ahmet Erkmen Hanı’nın 185 bin liraya alındığını açıkladı. Avukat Ertuğrul Akça da örtülü ödenekle ilgili iddialara şu cevabı verdi: "Başsavcı örtülü ödenek davasından bahsederek hakaret ediyor. Her zamanki âdeti veçhile tavsifi bırakarak bu sefer de tahkiri iddiasının mesnedi yapıyor. Bu davanın neticesi ne olursa olsun şu muhakkaktır ki kendi cebinden 200 bin lirayı hayır cemiyetlerine hibede bulunan bir adamın 200 bin liranın mürtekibi olacağı mantıkla kabil telif değildir. Yılda 400 bin lira sadece emvalinden geliri olan bir kimsenin bu yola tevessülünde mana yoktur." DP’lilere döviz temininde bir rüçhaniyet içinde bulunduğu iddiası da, CHP’lilerden döviz alma işlemi yapanların listesi açıklanarak çürütüldü. Listede Aziz Uras, Fethi Çelikbaş, Kasım Gülek, Nüvit Yetkin, Sırrı Atalay, Hüseyin C. Yalçın, Cihat Baban gibi isimler bulunuyordu.
Çadır tiyatrosunu andıran Yassıada’da davalardan biri de örtülü ödenek davasıydı. Mahkeme on yıl içinde Menderes’in zimmetine örtülü ödenekten 200 bin lira gittiğine ve bir milyon küsur lira da usulsüz ödeme yapıldığına karar vermişti. Temyiz yoktu. Aile Menderes’in acısını yaşayamadan hukuki bir süreçle karşı karşıya kalmıştı. Ya babadan kalan mirası kabul edecek cezasıyla birlikte Menderes’in vârisi olarak 4 bin 700 küsur lirayı devlete ödeyeceklerdi ya da mirası kabul etmeme hakkını kullanacaklardı. Aileye intikal edecek ne varsa hazineye kalacaktı. Aile mirası kabul etti. Her şey haczedildi, bütün gelirlere el kondu. Hazine’nin talepleri doğrultusunda taşınır taşınmaz ne varsa hepsi için icraya müracaatlar başladı.
Menderes’in 2 bin dönümlük çiftliği ve Ankara’daki dört gayrimenkulü, değil icra şartlarında piyasanın üstünde şartlarda satılsa bile 4 milyonu geçen paranın denkleştirilmesi mümkün görülmüyordu. Muhtelif parti teşkilatları aileye destek için yardım kampanyaları düzenledi. Menderes’in mirasına halk sahip çıktı. Gayrimeşru iktisap adı altında açılan davalar ağır ceza mahkemelerinde görüldü ve bir bir beraatla sonuçlandı.
Menderes ailesinin dramı baba Menderes’in idamıyla da bitmedi. Maddi zorlukları göğüsleyen Berin Hanım ve çocukları ağır imtihanlardan geçti. Aydın milletvekilliği yapan ailenin en büyük ferdi Yüksel Menderes 1 Mart 1972’de Ankara’daki evinde ölü bulundu. Yüksel’in intiharı kuşku doluydu. Ancak dosya kapatıldı. Ailenin diğer ferdi Mutlu Menderes, Ankara’da 8 Mart 1978 tarihinde geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Kazaya ilişkin soru işaretleri vardı ancak aydınlatılamadı. Adnan Menderes’in hayattaki son oğlu Aydın Menderes de trafik kazası geçirdi ve felç oldu. 2011 yılında hayatını kaybetti.
10 yıl başbakanlık yapan Adnan Menderes milyonların gönlünde taht kurdu. 27 Mayıs askerî darbesi ile iktidardan indirildi. İşkence gördü ve idam edildi. Ancak millet onu hiç unutmadı. 54 yıl sonra bile İstanbul’daki anıt mezarına binlerce insan akın ediyor. Ruhuna Fatihalar okunuyor. (AKSİYON; 26 Mayıs 2014 / İDRIS GÜRSOY)
***
YORUM, ELEŞTİRİ VE KATKI:
Bir de kendini aziz   Menderes'imize benzeten ve yakın siyasi tarihimizi bilmeyen cahillerin, ısrarla benzettiği kişiye bakın... Başbakanlık koltuğunda otururken geçinemiyoruz diyerek, oğlunun ticaret yapmaya hakkı olduğunu söyleyen, ve sözde Cumhurbaşkanı adayı olmaya hazırlanan şahsiyete iyi bakın.. Yakışıyor mu? Kendisine, Menderes'in intikamını alıyor, cesur adam diyen "Yetmez ama  "EVET" çilere selammmmmmmm,,
Hayrını görsünler... SAygılarımla, DP.//.Yusuf Dülger

26 Mayıs 2014 Pazartesi

27 MAYIS 2014; İKİNCİ "karşı (turuncu) devrimin ya da Türk Baharı'nın" 54.CÜ SENE-İ DEVRİYESİ

Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy: 
Kötülük, 27 Mayıs’tan sonra yayıldı
ÖZEL HABER, AYÇA ÖRER; 25 Mayıs 2014, Pazar
Çiftehavuzlar’daki apartmanların arasında kaybolan tek katlı bir ev. Uzun yıllar ‘İcazet Kapısı’ olarak anılan kapıdan girince bizi 93 yaşındaki Nilüfer Gürsoy karşılıyor.
27 Mayıs’ta hem babası Celal Bayar, hem eşi Ahmet İhsan Gürsoy tutuklanan Nilüfer Gürsoy ile Timaş Yayınları’ndan çıkan ‘27 Mayıs Darbesi ve Bizler’ kitabından yola çıktık, aileyi toparlama sürecini, siyasete atılmasını konuştuk.
Babanız Celal Bayar ve eşiniz Ahmet İhsan Gürsoy nedeniyle 27 Mayıs’ın en canlı tanıklarından birisiniz. Sizin için 27 Mayıs nasıl başladı?
Çok planlı hazırlanmış bir projeydi darbe. İçinde sadece askerler yoktu, sivil-asker karışımıydı olayı hazırlayanlar. Tabii cunta önde gidiyordu ama destekleyicisi dönemin muhalefet partisiydi. Çok sonradan dışarıdan da tesirler olduğu anlaşıldı. İçeriden de muhalefet partisi adım adım ilerledi. 27 Mayıs dönemiyle sınırlı kalmadı, sonraki darbelere de yol açan darbe oldu.
Demokrasi tarihinde de bir kırılma noktası sayılabilir mi 27 Mayıs? Nihayet, çok partili sistemin ilk uzun süreli denemesiydi Demokrat Parti...
Kesinlikle bir kırılma noktası oldu. Böyle bir sürecin geleceğinin emareleri vardı. Mesela Dokuz Subay Olayı bir hazırlıktı. Köşk’e bir Muhafız Alayı Kurmay Albayı Osman Köksal yerleştirilebilmişti. Celal Bayar’ın da bu subay üzerinde çok durduğunu biliyoruz. Bize cumhurbaşkanı ailesi olarak ayrı bir muamele uygulandı, bu muamele başka bir aileye yapılmadı. Diğer aileler de muhakkak ki baskılar karşısında bizim hissettiklerimizi hissetmiştir. Hayat tarzımız müşterekti. Tek ayrılan durum, bizim tecrit yaşamamızdı.
Tecridi yaşarken ne hissettiniz?
Cumhurbaşkanlığı bir mevki. Yapılanları düşünüyorduk, mevki gelmiyordu aklımıza. Yapılan hareketler karşısında nasıl davrandığımız önemliydi. Üstelik yalnız babam değil, eşim Ahmet İhsan Gürsoy da hapisti.
Ziyaret engelleniyor, mektuplarınız okunuyor, çocukları okuldan almak zorunda kalıyorsunuz. 
Bu süreci nasıl geçirdiniz?
Düşündüğüm zaman ‘O günleri nasıl geçirdik, bunları yaşayan biz miyiz?’ diyoruz. O günkü hissiyatı, acıyı elbette şimdi hissetmek mümkün değil. ‘Neden yapıldı, ne oldu, başka hallerde aynı şeyleri yaşayanlar da aynı acıları hissetti mi?’ diye düşündüğünüz başka bir çember oluşuyor. Darbeye maruz kalanların psikolojisi değişmiyor. Şiddeti, tarzı farklı olabilir ama hissedilenler aynı.
O dönem Demokrat Partililerin ailelerine ‘Düşükler’ deniliyor...
Bu sıfatlar, yapılan suçlamaların, hakaretlerin yanında az kalıyordu. 103 milyonları, ‘gençleri öldürdünüz’ suçlamalarını gördüğümüz zaman. Bunu söyleyebilen insanların elbette ağzı bozuk olacak. Acı olmakla beraber bu yalanların, bu suçlamaların yersizliğini görüp ‘Nasılsa günün birinde gerçekler ortaya çıkacak.’ diye düşünüyordum. Zulüm arttıkça kendi şahıslarından korktuklarını görüyordum. Çünkü yaptıklarının düzmece olduğunu biliyorlardı. Zulümleri de o nispette artıyordu.
Onlarla şimdi karşılaşsanız ne dersiniz?
‘Onlar bizle karşılaştıkları zaman ne derler?’ diye sorsanız, Faruk Güventürk 27 Mayıs’ın içindeydi. Kayseri’nin kumandanlığını yaptı. Yıllar sonra Umurbey’deki babamın vakfındaki defteri imzalayıp, ‘Bayar, seni bize yanlış tanıtmışlar.’ yazmış. Belki onların da beyni yıkandı.
27 Mayıs’a gidilen süreçte akademisyenler de yaptıkları yürüyüşlerle Demokrat Parti’ye karşı askere destek veriyor. Siz de o sırada akademi görevlisisiniz...
27 Mayıs olduğunda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde (DTCF) asistandım. Darbe olduğu sırada Sokrates’in savunmasını okuyorduk tesadüfen. Orada yazılanların kopyasını yaşamış olduk. DTCF bu süreçlerin dışındaydı. O süreçte o havayı benimseyenler akademi hayatı dışında darbenin yakınında bulunanlardı. Sonra neye ne kadar destek verdikleri ortaya çıktı. 27 Mayıs’ın hemen arkasından öne sürdükleri iddialar daha önce basında yer almamıştı.
Birçok iftiraları 27 Mayıs’tan sonra dile getirdiler.
Eşiniz de babanız da cezaevinde, çocuklarla ve annenizle siz ilgileniyorsunuz...
Hepimize kuvvet veren annemdi. Çok metanetliydi. Milli Mücadele’den gelmiş, birçok şeye göğüs germiş bir insandı. Babam Milli Mücadele’de evi terk ediyor. Gitmeden önce gelip anneme ‘Efelerin yanına gideceğim.’ diye soruyor, annem genç yaşına rağmen ‘Tabii bu senin vazifen, gideceksin.’ diye cevaplıyor. O yaşında babamın kaçtığı anlaşılmasın diye tül perdenin önünde fes giyip dolaşmış. Ağabeyimi alıp İzmir’den Bursa’ya geçmiş. Babam İstanbul Meclis-i Umumisi’ne mebus seçiliyor. Annem, geride aileyi toparlıyor. Onun desteği olmasa babam bu kadar rahat çalışamazdı. Elbette ki böyle bir kadının 27 Mayıs’ı karşılayışı da ona göre oldu.
Çiftehavuzlar’da oturduğunuz bu evin alınmasında da annenizin etkisi var değil mi?
Annem, babasından kalan mirasla bu evi aldı. 1958-59 yıllarında. Babamın prensibi ‘ne bir şey alınsın ne bir şey satılsın’dı. Siyasetle maddi işlerin bir arada yürümeyeceğini bilen biri olarak öyle düşünürdü. Annem, ilerisi için bir güvence olarak istedi. İkisi maalesef bir arada yaşayamadı bu evde. Sadece bir öğle yemeği yiyebildiler evin hazırlanması sırasında. 27 Mayıs olduktan sonra babam önce Yassıada’da, sonra Kayseri’de kaldı. Biz de tecride alındık, Çeşme’ye gittik. Ev teslim edildikten sonra, annem ve çocuklar buraya yerleştik. Annem, babam Kayseri’den döndüğünde hayatını kaybetmişti.
Babanız nasıl bir ruh haliyle geri geldi?
Çok metindi, metanetini kaybetmeyen bir insandı. Şahsiyetinden taviz vermezdi. Güçlüklere direnmesini bilirdi. Kayseri ya da başka bir yer onun için fark etmezdi. Babam eski Demokrat Partililerin bir araya gelip, hem o günü hem de bugünü konuşması için ‘Bizim Ev’ diye bir dernek kurdu. Önce Mısır Apartmanı, sonra Kalamış’ta. Buna ilaveten bütün arkadaşlarına bir mektup yolladı, yaşananların tarihe mal edilmesi için hatıralarını yazmalarını istedi. Yassıada’da bulunan arkadaşlarına ve davaya sahip çıkma özelliğini sonrasında da gösterdi. Kayseri’den sonra siyasi partiler kuruldu ve DP’nin oylarına talip oldu bu partiler. Tek tek burayı ziyaret ettiler. Bu evin perforje kapısı o dönem gazetelerde ‘İcazet Kapısı’ olarak adlandırılıyordu. Ömrünün sonuna kadar okumaya devam etti. Kitaplarını, evraklarını elden geçirdiğimizde 60’ların, 70’lerin, 80’lerin içinde de bütün olayları çok iyi takip ettiğini, ne kadar neşriyat varsa hepsini izlediğini görüyoruz.
Şimdiden bakınca 27 Mayıs’ın diğer darbelerin önünü açtığı görülüyor. Siz bu günden bakınca nasıl görüyorsunuz o süreci?
Darbe, birçok şeyi altüst etti. Meclis’i kapattı. Cumhuriyet’in tekliğini ortadan kaldırmak isteyip 2. Cumhuriyet demeye kalkıştılar. Düşünebiliyor musunuz, bir hukuk profesörü darbeye katkı veriyor. İlimle gerçekle alakası olmayan şeylerdi. İdamların olmaması gerekirdi. Ve onun ezikliği hâlâ bu toplumda konuşuluyor, nefretle karşılanıyor. O günlerde de Fatin Rüştü Bey’in Birleşmiş Milletler’deki sandalyesine çelenk konuldu, herkes bu olayı kınadı. Yapılan kötülükler 27 Mayıs’tan sonra da devam etti. 12 Eylül’den sonra da... Darbeler olmasın diye Tahkikat Komisyonu açıldı ama daha çok 28 Şubat’ın üzerinde durdu. İlk örnek 27 Mayıs esasen. 12 Eylül’den sonra da hadiseler durmadı, rejim yerine oturmadı. 27 Mayıs, darbelere yol açtı. Her harekete de darbe sıfatı konulmamalı. 27 Mayıs darbesi yalnız Demokrat Parti’ye olmadı, sivillere de olmadı, orduya da bir darbe yapıldı. Asıl bu göz ardı ediliyor.
Annemi trende kaybettik
Aklınızda en çok yer eden olay ne, o günlerden?
Annem kalp hastasıydı, tansiyonu sürekli inip çıkıyordu. Trende, babamı ziyarete giderken kaybettik. Cenazesi bir hanıma yapılacak en büyük cenaze töreni oldu. Kendiliğinden toplandı insanlar. Kalabalığın bir ucu Hacı Bayram’a bir ucu Cebeci’ye uzandı. Halk bize orada sahip çıktı. Bir de Kayseri’de babamı ziyaret ederken Kaman’da durduk. Ben inmedim. Baktım halk otobüsün etrafına toplandı. Gelip, ‘Bir çayımızı içmez misiniz?’ dediler. Davet eden de daha sonra bütün Demokrat Partililerin ahbap olduğu Aşir Bey’di. Bir taraftan çay ikram ediyorlar, bir taraftan halk sessiz, konuşmuyor da. Baktı baktı, ‘Baban da geldiydi buraya, onun da ellerinde siyah noktalar vardı, ona benziyorsun.’ dedi. Sonra babam sağlığı dolayısıyla serbest bırakıldı. Yine büyük bir konvoyla yola çıktı. Kaman’a gelindi, yine Aşir Efendi’nin lokantasına öğle yemeğine gidildi. Ne bulduysa ortaya konuldu. O arada haşlanmış yumurtalar da geldi. Gazeteciler de vardı aramızda. Babam sağlık dolayısıyla serbest bırakıldığı için bunu çürütmek sebebiyle ‘Bayar dokuz yumurta yedi’ manşeti atmışlar. Seneler geçti, o gazeteciyle Boğaz’da karşılaştık. ‘Siz babama dokuz yumurta yedirmiştiniz değil mi?’ diye sordum. Sustu.

22 & 24 MAYIS; "TEVFİK İLERİ HAFTASI", Rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz!..

DP Milletvekili, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İLERİ
ADNAN MENDERES’İN "BEYİN KADROSU" VE EN YAKIN ÇALIŞMA ARKADAŞLARINDAN "MİLLİ EĞİTİM BAKANI" TEVFİK İLERİ’YE İADEYİ İTİBAR
Adnan Menderes’in çalışma arkadaşlarından olan ve yassı ada mağdurlarından eski Milli eğitimBakanı Tevfik İleri Rize Valiliği tarafından organize edilen geniş kapsamlı bir program ile anılıyor.
Türk eğitim sisteminde ilk kez Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini zorunlu kılan ve 1930 yılında kapatılan İmam Hatip Liseleri'nin yeniden açılmasında yaptığı öncülükler ile tanınan eski Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri vefatından 53 yıl sonra memleketi Rize’de Rize Valiliği tarafından organize edilen geniş kapsamlı bir program ile anılıyor.
Rize Valisi Nurullah Çakır bugün düzenlediği basın toplantısında anma etkinlikleri hakkında bilgi verdi. Çakır, 22 Mayıs akşamı düzenlenecek mevlit programı ile başlayacak etkinliklerin iki gün sürecek yoğun bir sempozyum programı ile devam edeceğini ve programlar içerisinde fotoğraf sergileri, şiir dinletileri gibi etkinliklerin gerçekleştirileceğini açıkladı. Çakır, ayrıca sempozyumda, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı ile eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in yanı sıra Tevfik İleri’nin hayatta olan yakınlarının da sunumları olacağını dile getirdi.
Vali Nurullah Çakır
Vali Nurullah Çakır, Tevfik İleri’ye olan vefa borcunu ödemek istediklerini kaydederek "Tevfik İleri’yi derinlemesine incelediğimizde Rize’nin yetiştirmiş olduğu değerleri ile başta Başbakanımız olmak üzere daha önce siyaset ve idare, farklı ilim cephelerinde görev yapmış tüm Rizelileri yad ederek İleri’yi gençliğe örnek rol modeli anlatmak istiyoruz. Siyasetin yaptığı 1050 ile 1960 yılları arasında önemli oranda Milli Eğitim Bakanlığı yaptı. 1960 darbesinin ardından Yassı Ada’da mahkumiyet süreci yaşadı. Bu sırada yaşadığı sağlık sorunlarından dolayı 1961 yılında vefat etti. 52 yıl diye bileceğimiz bir yaşam serüveni içerisinde çok farklı noktalar ile bizlere rol model hayat bırakmış bir insandır. Benim gözümde çizgisi değişmeyen bir demokrasi bilgesidir, filozofudur” dedi.
TEVFİK İLERİ KİMDİR?
Ahmet Tevfik İleri, 1911 yılında Rize’nin Hemşin ilçesinde dünyaya geldi. 1933 yılında İTÜ Yüksek Mühendislik Okulu'nu bitirdi. Aynı yıl Vasfiye Hanım ile evlendi. Çiftin Cahide, Cahit, Ayşe adlarında üç çocukları oldu. Öğrenciliğinin son yılında Milli Türk Talebe Birliği başkanlığını yaptı. Tevfik İleri, öğrencilik yıllarından itibaren hareketli bir hayat sürmüştü. Öğrenciliğinde Bulgar gençleri tarafından Razgrad Türk Mezarlığı'nın tahribinin protestosu, Türkçenin daha yaygın bir şekilde kullanılması, yerli malına gerekli önemin verilmesi gibi amaçlarla miting ve gösterilerin yapılmasına öncülük etti. İstiklâl Marşı çalınırken ayağa kalkılması, 18 Mart günleri Çanakkale Şehitleri'nin anılması gibi gelenekler onun bu dönemdeki öncülüğünde başladı. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti milletvekili olarak TBMM'ye girdi. Büyük oranda Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere bir çok Bakanlık görevinde bulundu. Milli Eğitim Bakanlığı döneminde; Din derslerini ilkokul programlarına soktu; din derslerinin okutulup okutulmama kararını velilerin seçimine bıraktı; 1930 yılında kapatılan İmam Hatip Liseleri'nin açılmasına öncülük etti. İstanbul'da Yüksekİslam Enstitüsü kurdu. Köy Enstitüleri'ni yeniden düzenleyerek öğretmen okullarıyla birleştirdi. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Yassıada Mahkemeleri'nde idama mahkum edildi. Cezası ömür boyu hapse çevirildi. Yargılamanın ardından Kayseri bölge cezaevine yollanan İleri, hastalanması üzerine Ankara Hastanesi'ne kaldırıldı ve 31 Aralık 1961 günü vefat etti. 
(REF: İHA & 22 Mayıs 2014 - 11:49, Milliyet.com.tr » Rize Haberleri » Haber)

14 Mayıs 2014 Çarşamba

14 MAYIS (EFSANESİ, BEYAZ İHTİLÂL "İNSAN HAKLARI, ADALET, HUKUK" VE DEMOKRASİ BAYRAMI);, Naci AKIN

14 MAYIS (EFSANESİ, BEYAZ İHTİLÂL "İNSAN HAKLARI, ADALET, HUKUK" VE DEMOKRASİ BAYRAMI)
Naci AKIN
14 Mayıs 1950, tarafsız gözlemcilere, siyaset bilimcilerine, sosyologlara, politika analistleri ve araştırmacılara göre; Türkiye’de halkın kendi geleceğine el koyduğu, oligarşik diktaya başkaldırarak kutsal oylarıyla Milli Şeflik rejimine son verdiği, iktidarın kansız, darbesiz, baskısız, hilesiz ve entrikasız bir şekilde el değiştirmesine vesile olduğu gündür. Büyük millet çoğunluğuna göre de ‘öteki’ olmaktan, tebaa olmaktan kurtulup, vatandaş olduğunu hissettiği; Mustafa Kemal’in “Köylü Milletin Efendisidir” sözünün gerçekleştiği; ülkenin, sivil asker bürokratlar, seçkinler, mütegallibe ve bir avuç oligark tarafından değil bizatihi halkın kendisi tarafından da yönetilebileceği iradesinin ortaya konulduğu gündür.
Din, dil, ırk, etnik kimlik, cinsiyet, siyasal tercih, inanç ve ideolojileri ne olursa olsun, kendini bu ülkenin asli unsuru olarak gören, demokrasiyi benimsemiş ve özümsemiş, evrensel değerlere, hukuka, temel hak ve hürriyetlere saygılı her Türk vatandaşının da 14 Mayıs vakası ile ilgili bakış açısı hemen hemen yukarıdaki tanımlamalarla aynıdır.
Elbette 14 Mayısa bu gözle bakmayanlar da vardır. Milletin iktidara ortak olmasını, milletin gerçek efendilerinin yönetime el koymasını hazmedemeyen seçkinciler, jakobenler, eşit yurttaşlığı içlerine sindiremeyenler, halkı cahil oy çoğunluğu diye görenler 14 Mayısı bir türlü kabullenememişler ve hep karşı devrim olarak nitelemişlerdir. Sadece onlar mı? Demokrat Partinin ellerinden silahını aldığı din istismarcıları, İslam Devleti hayalcileri, siyasal İslamcılar da 14 Mayısı kabullenememişlerdir. Zira 14 Mayısta milletin iktidara gelmesiyle “din elden gidiyor” safsatasıyla arkalarına alabilecekleri insan kalmamıştır. Demokrasi hem laikliğin ve hem de din ve vicdan hürriyetinin teminatıdır ve 14 Mayıs ile Türkiye’de demokrasinin yolu açılmıştır. Bu kadar da değil! Siyasal Kürtçüler ve bölücüler de 14 Mayısı hazmedememiştir, Zira 14 Mayısın getirdiği demokrasi ve hürriyet iklimi yurdun her köşesindeki yurttaşlarımızı bu devletin asli unsuru olarak görmüş, yönetime katılım ve hizmette paylaşımı düstur edinmiştir. Kalkınma köyden başlayacaktır politikası, Diyarbakır, Erzurum, Mardin, Hakkari kırsalı ile Edirne, Manisa, Aydın, Samsun kırsalını birbirinden ayırmamış hizmeti imkanlar ölçüsünde eşit dağıtmaya özen göstermiştir. Her yörede, her kimlikte yurttaşlar siyasete katılım, seçme ve seçilme hakkını özgürce kullanabilme hakkına kavuşmuştur. O yüzdendir ki; 89 yıllık Cumhuriyet tarihinde bölücü silahlı kalkışmanın yaşanmadığı yegane dönem 10 yıllık DP iktidarıdır. Zira bölücü Siyasal Kürtçülere istismar edecekleri alan bırakılmamış, taraftar da bulamamıştır.
64 yıl sonra bugün maalesef yeniden bir 14 Mayısa ihtiyacımız var! 
Büyük millet çoğunluğunun arzusu ve isteği de budur. Maalesef 14 Mayısın getirdiği demokrasi ve hürriyet ikliminden gittikçe uzaklaştık. 14 Mayısı karşı devrim gören zihniyetin gerçekleştirdiği darbeler, muhtıralar, demokrasi dışı müdahaleler, demokrasiyi, özgürlükleri rafa kaldırdığı gibi, demokrasi dışı, rejim karşıtı, bölücü ve siyasal İslamcı unsurların yeşermesi, güç kazanması için zemin oluşturdu. Demokrasiyi amaç değil araç olarak gören zihniyet iktidara taşındı, hukuk siyasallaşmaya yüz tuttu, baskılar arttı adeta Milli Şeflik dönemi hortlamaya başladı. Çare yeniden 14 Mayıs ruhunu yeşertmekte, onun kucaklayıcı şemsiyesi altında birleşmektedir. Eminim ki; Bugün hem iktidar partisi ve hem de muhalefet partileri guruplarında farklı açılardan baksalar dahi aynı arzuyu taşıyan, 14 Mayıs ruhunu arayan veya en azından arayanlara yoldaş olabilecek yüzlercesi vardır. Öyle inanıyorum ki; Büyük milletimizin kahir bir çoğunluğu aynı paralelde düşünmektedir.
O yüzdendir ki Bahçeli’nin çatı formülünü önemsiyorum. 
Herkesin siyasi hesapları ve mülahazaları bir tarafa bırakarak büyük millet çoğunluğunun hislerine, isteklerine tercüman olabilecek ortak bir çözüm etrafında birleşmesi gerekmektedir. Bu çözüm yeniden bir 14 Mayıs ruhunu ateşleyecek, milletin ortak değerlerini öne çıkaracak, kutuplaştıran değil kucaklayan bir portre çıkarmalıdır. Bugünkü CHP 14 Mayısta yenilen CHP değildir, en azından sosyal demokrat olduğunu ve yeni olduğunu ifade etmektedir ve 14 Mayıs ruhuyla da çok fazla ters düşmemektedir.
14 Mayısta oligarşik diktaya dur diyen aziz Türk milleti böyle bir portreyi de bağrına basacak, bugün de bir 14 Mayıs tarihi yazacaktır. Peki bu portre nasıl olmalıdır?
Demokrat olmalıdır. Hangi siyasi görüşte olursa olsun karşıt fikirlere saygılı, demokrasiye bağlı, temel hak ve özgürlükleri savunmalıdır.
İnançlı olmalıdır, dine ve dindarlara saygılı olmalıdır ancak kendi inancında olmayanlara hürmetkâr, laikliğe bağlı, din ve vicdan özgürlüklerine sonuna kadar sahip çıkmalıdır.
Milli ve Manevi değerlerine, kültürüne, tarihine bağlı olmalıdır. Ancak milliyetçiliği, ayrıştırıcı, bölücü değil aksine birleştirici, bütünleştirici, tüm kimlikleri koruyucu ve kucaklayıcı olmalıdır.
Ulusal değerlere bağlı olduğu kadar küresel bakış açısına da sahip olmalı, dünya ile bütünleşmeye açık olmalı ancak milli çıkarları her daim ön planda tutmalıdır.
Cumhuriyete bağlı, Cumhuriyetin temel niteliklerinin tümünü birden sahiplenen hiçbirini diğerinin önüne geçirmeyen bir anlayışa sahip olmalıdır.
Halkının refah ve saadetini, her şeyin üstünde tutan, fakirlikte değil zenginlikte eşitliği hedefleyen, bireyler arasında ve bölgeler arasında gelir dağılımındaki adaletsizliği en aza indirebilecek bir vizyona sahip olmalıdır.
Kutuplaştırıcı değil kucaklaştırıcı olmalıdır, 75 milyonun tamamını kucaklamalıdır.
Katılımcı olmalıdır, katılımcı demokrasiyi benimsemeli, çoğunlukçu değil çoğulcu zihniyette olmalıdır.
Karizmatik olmalı, lider vasıflarına sahip olmalı halkı söylem ve davranışları ile etki alanına çekebilmelidir.
Tabi bu nitelikler daha da çoğaltılabilir, böylelikle aday sayısı da azaltılabilir. Asıl olan Türkiye’nin süratle gerilimden kurtulması, normalleşmesine zemin oluşturacak, halkın taleplerine, arzularına cevap verebilecek ortak çözümün bulunmasıdır.
Yeni bir 14 Mayıs, yine bir 14 Mayıs.., 
Hedef yeniden hür ve bağımsız, müreffeh büyük Türkiye.
http://www.selendimedya.com/naci-akin-13/

5 Mayıs 2014 Pazartesi

555K (05 MAYIS 1960, SAAT:05, KIZILAY-ANKARA) SENE-İ DEVRİYESİ!..

555K OLAYI 
(5. ayın 5’i, saat 5’de Kızılay’da buluşalım)
05 Mayıs 1960)
5 Mayıs 1960 tarihinde, Ankara, Kızılay'da Demokrat Parti aleyhtarı öğrencilerin yaptığı protesto eylemi. Adını 5. ayın 5. günü saat 5`te Kızılay'da gerçekleşmesinden alan eylem cumhuriyet tarihinin ilk "sivil itaatsizlik" eylemi olarak da anılır. 
BAŞVEKİL ADNAN MENDERES ORADA...
28 ve 30 Nisan 1960 tarihlerinde polisle öğrenciler arasında çıkan çatışmalarda iki öğrencinin hayatını kaybetmesi ülkedeki ortamı iyice germişti.DP mitingi için Kızılay Meydanı'na gelen dönemin başbakanı Adnan Menderes, bir anda kendini protestocuların arasında buldu. 
DENİZ BAYKAL, 
HÜRRİYET VE DEMOKRASİ
Rivayete göre, o zamanlar öğrenci olan, şu anki CHP lideri Deniz Baykal, şair Cemal Süreya'nın aktardığına göre ise Vedat Dalokay, Menderes'in “Ne istiyorsunuz” sorusu üzerine başbakanın yakasına yapışıp “Hürriyet istiyoruz” demişti. Menderes ise şu soruyla cevap vermişti: “Başbakanın yakasına yapışıyorsun, bundan büyük hürriyet olur mu?”
21 Mayıs'ta bu kez Ankara'daki Harp Okulu öğrencileri iktidarı protesto için bir gösteri yürüyüşü düzenlediler. Artık ok yaydan çıkmıştı. Gerginlik doruktaydı. Bu arada Başbakan Menderes, bir açıklama yaparak Tahkikat Komisyonu'nu başlangıçta üç ay olarak öngörülen çalışmalarını tamamladığını, raporun yakında Meclis'e sunulacağını kamuoyuna duyurdu.
Yürüyüşten kısa süre sonra, 27 Mayıs 1960 tarihinde cumhuriyet tarihinin ilk askeri müdahalesi gerçekleşti.
***
555K NEDİR?
Önerge Darbeyi Getirdi
1959 yılı iktidar ve muhalefet arasındaki ilişkiler açısından son derece gergin geçmişti. Bu gerginlik 1960'a girildiğinde bir türlü yumuşamak bilmediği gibi daha da sertleşmeye yüz tuttu. 7 Nisan'da DP Meclis Grubu bir bildiri yayımladı.
Bildiride CHP'nin ülkedeki bütün yıkıcı grupları çevresinde topladığı, halkı orduyu iktidara karşı ayaklanmaya kışkırttığı öne sürüldü. Bu bildirinin ardından DP Meclis Grubu TBMM Başkanlığı'na muhalefetin eylemlerinin soruşturulması için bir önerge verdi.
Önerge 18 Nisan'da Meclis'te büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Yasaya göre bir Tahkikat Komisyonu oluşturulacak ve bu komisyon üç ay boyunca muhalefetin ve basının eylemlerini soruşturacaktı.
Öğrenci Olayları Tırmandı
Muhalefet ve basını soruşturmak için Tahkikat Komisyonu kurulması ülkede geniş yankı yaptı. Komisyon görevine başlar başlamaz, Ankara ve İstanbul'da öğrenciler protesto gösterileri düzenlediler. 26 Nisan'da İstanbul Üniversitesi öğretim üyeleri baskıları protesto ederken, 28 Nisan'da da öğrenciler merkez binada bir toplantı düzenlediler. Güvenlik güçlerinin toplantıya müdahale etmesiyle olay çıktı.
Üniversite içinde başlayan çatışma Beyazıt Meydanı'na taştı. Buradaki çatışmada Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz aldığı bir kurşun yarasıyla hayatını kaybetti. Olaylar nedeniyle Ankara ve İstanbul'da sıkıyönetim ilan edildi ve gece sokağa çıkma yasağı kondu, ancak öğrencilerin gösterileri durmadı.
Parola Ters Tepti
30 Nisan'da İstanbul Sultanahmet Meydanı'nda düzenlenen protesto gösterileri sırasında Nedim Özpolat adlı bir başka öğrenci hayatını kaybetti. 28-29 Nisan gösterilerinden sonra bu kez DP yönetimi, 5 Mayıs günü saat 5'te , Ankara'da Kızılay Meydanı'nda bir gösteri düzenlemeye karar verdi.
Buna göre iktidar partisine mensup gençler, Kızılay Meydanı'nda, Meclis'ten çıkıp Çankaya 'ya gidecek olan Celal Bayar ve Adnan Menderes'i alkışlayıp destekleyeceklerdi.
Ama iktidara karşı olan gençler de plandan haberdar oldular ve 555K (5'inci ayın 5'inci günü saat 5'te Kızılay Meydanı'nda) parolasını geniş bir öğrenci kitlesine duyurdular. 5 Mayıs günü iktidara karşı olan gençler, Kızılay'a akın ederken, iktidarı destekleme amacıyla Kızılay'a gelen DP yanlısı gençler azınlıkta kaldı.
Saat 6 civarında meydana gelen Bayar ve Menderes burada çok büyük protestolarla karşılaştı. Hatta bazı göstericiler Menderes'i tartakladılar. Menderes bir gazetecinin arabasına binerek meydandan güçlükle uzaklaştırıldı.
Harp Okulu'ndan İlk İşaret
Ordu içinde de on yıllık DP iktidarına karşı alttan alta başlayan hareket, protesto gösterileri sırasında kendini açıkca belli etmeye başlamıştı. Özellikle 29 Nisan'daki gösteriler sırasındaki öğrenci-ordu dayanışması dikkat çekiciydi.
Ankara'daki 5 Mayıs gösterilerinden iki gün önce de Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes'e bir mektup göndermiş ve ülkenin içinde bulunduğu bunalımdan çıkış için bazı önerilerde bulunmuştu.
21 Mayıs'ta bu kez Ankara'daki Harp Okulu öğrencileri iktidarı protesto için bir gösteri yürüyüşü düzenlediler. Artık ok yaydan çıkmıştı. Gerginlik doruktaydı. Bu arada Başbakan Menderes, bir açıklama yaparak Tahkikat Komisyonu'nu başlangıçta üç ay olarak öngörülen çalışmalarını tamamladığını, raporun yakında Meclis'e sunulacağını kamuoyuna duyurdu.
Ancak bu açıklama darbecileri daha önce almış oldukları yönetime el koyma kararından vazgeçirmedi. Geniş bir kesim de ordunun yönetime el koymasını sabırsızlıkla bekliyordu.
Ve Asker Yönetime El Koydu
Menderes'in Tahkikat Komisyonu'nun CHP hakkında verilen önerge hakkındaki çalışmalarını tamamladığını açıklamasından iki gün sonra 27 Mayıs 1960'da başkanlığını Orgeneral Cemal Gürsel'in yaptığı ve Milli Birlik Komitesi adı altında toplanan bir subay grubu, emirleri altındaki askeri birliklerle birlikte Ankara ve İstanbul'daki bazı önemli yerleri ele geçirdi ve Türk Silahlı Kuvvetleri adına yönetime doğrudan el koyduğunu açıkladı…
27 Mayıs sabahı, Silahlı Kuvvetler adına radyodan yayınlanan bildiride, "Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgalarına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini eline almıştır" deniyordu.
Menderes İdam Edildi
Toplam 202 oturum yapılırken, binin üzerinde tanık dinlendi. DP'nin önde gelenlerinden 31 sanık ömür boyu hapis cezasına çarptırılırken, 418 sanığa altı ayla 20 yıl arasında değişen çeşitli hapis cezaları verildi. 123 sanık beraat etti. Beş sanık hakkında dava düştü.
16 ay boyunca Yassıada'da kalan Adnan Menderes, hakkında açılan 6 davadan birinde beraat ederken, diğerlerinden mahkum edildi. Yüksek Adalet Divanı Menderes'in de bulunduğu 15 kişiyi idama mahkum etti.
MBK bunlardan sadece Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'nun kararlarını onayladı. 65 yaşını geçmiş olan Bayar ile oy çokluğuyla ölüm cezasına çarptırılan öteki 11 sanığın cezaları ömür boyu hapis cezasına dönüştürüldü.
Polatkan ve Zorlu'nun cezası 16 Eylül'de, Menderes'in cezası ise kararın açıklanmasından bir gün önce intihar girişiminde bulunduğu için tedavisi tamamlandıktan sonra 17 Eylül'de infaz edildi.
38 kişiden oluşan Milli Birlik Komitesi üyelerinin 5'i general, 8'i albay, 7'si yarbay, 10'u binbaşı ve 8'i yüzbaşı idi. Komite, izleyen günlerde Türkiye'nin siyasi yaşamına egemen oldu ve 25 Ekim 1961'e kadar görevini sürdürdü.
***
Tarih tekerrür eder mi?
TAHA KIVANÇ (YENİ ŞAFAK)
"Türban yasağının medyadaki savunucuları hafta sonu karşıt eyleminin '222A' adıyla yapıldığını duyunca ayılacaklar mı acaba?"
Zihnime takılan bu soruya dün gazete sayfalarında cevap aradım. Bir-iki zaten demokrat yazar dışında, bugüne kadar kendisini 'demokrat' olarak tanıyalım diye yapmadığı numara kalmamışlar arasından 'ironi'ye dikkat çeken ve "Benden bu kadar" diyen tek kişiye rastlamadım. Demek ki, '222A' arkasından da benzer bir 'olay' gelse gıkları çıkmayacak...
Bizde 'tarihin tekerrür ettiğine' dair inanç tamdır. Rahmetli Mehmet Akif, "Hiç ibret alınsa tekerrür mü ederdi" diye sormuş ya, biz de kabulün gerçekliğine bir kez inanmışız. Bu sebeple de 'gez-göz-arpacık' gibi 'determinist' bir yaklaşıma sahibiz: 'Gerici bir ayaklanma' olarak yansıtılabilecek herhangi bir girişim, ardından karşıt kitle eylemleri ve sonunda da o meşum olay, darbe!
31 Mart vakası 'gerici ayaklanma' idi, ardından Hareket Ordusu İstanbul'a girdi ve iktidar el değiştirdi. Demokrat Parti'nin 'Tahkikat Komisyonu' kurması bir 'gerici girişim' sayıldı; ardından 28 ve 30 Nisan karşı kitle hareketleri ve '555K' olayı geldi, sonra da 27 Mayıs oldu... Dizin 28 Şubat'a kadar uzatılabilir: Televizyonlardaki görüntüleri 'gerçek' sayıp 'bir dakika aydınlık' eylemleri yaptılar, 28 Şubat gerçekleşti...
Şimdi de aynı dizinin tekerrür etmesi bekleniyor. 27 Mayıs'ın '555K' eyleminin benzeri olarak sahneye konulan karşı kitle eylemi sonrası için geri sayıma başlayanlar herhalde vardır. '555K' eyleminden 22 gün sonra askerler yönetime el koymuştu 1960'ta.
'555K' eylemi nedir mi?
İlkokul sonrası başlayıp üniversite bitene kadar 'Devrim Tarihi' dersi okutulan Türkiye'de 27 Mayıs öncesinin en önemli olaylarından birini bilmeyenler çıkması tuhaftır, ama yine de normal karşılamamız lâzım. Bazı noktaları zihinlere sokmak için her yıl tekrarlatanlar, bazılarını da unutulmaya terk ediyorlar. '555K' unutulmaya terk edilenlerden...
İnternet ansiklopedisi Wikipedia '555K' olayını şöyle anlatıyor: "555K, 5 Mayıs 1960 tarihinde, Ankara Kızılay'da Demokrat Parti aleyhtarı öğrencilerin yaptığı protesto eylemidir. Adını 5. ayın 5. günü saat 5'te Kızılay'da gerçekleşmesinden alan eylem Cumhuriyet tarihinin ilk 'sivil itaatsizlik' eylemi olarak da anılır. 28 ve 30 Nisan 1960 tarihlerinde polisle öğrenciler arasında çıkan çatışmalarda iki öğrencinin hayatını kaybetmesi ülkedeki ortamı iyice germişti. DP mitingi için Kızılay Meydanı'na gelen dönemin başbakanı Adnan Menderes, bir anda kendini protestocuların arasında buldu. Rivayete göre, o zamanlar öğrenci olan, şu anki CHP lideri Deniz Baykal, şair Cemal Süreya'nın aktardığına göre ise Vedat Dalokay, Menderes'in 'Ne istiyorsunuz?' sorusu üzerine başbakanın yakasına yapışıp 'Hürriyet istiyoruz!' demişti. Menderes ise şu soruyla cevap vermişti: 'Başbakanın yakasına yapışıyorsun, bundan büyük hürriyet olur mu?' 555K eyleminden 3 hafta sonra 27 Mayıs İhtilali gerçekleşti."
Olayın pek çok görgü tanığı var, bazısı gördüğünü kitaplaştırdı da. Olayın üç aşağı beş yukarı Wiki tarafından aktarıldığı biçimde geçtiği söylenebilir. Menderes göstericiler içerisine girer. Kendinden emindir. Ancak orada toplananlar da ne yaptıklarını ve niçin yaptıklarını bilmektedirler. Karşılıklı restleşmeler yaşanır ve bir delikanlı başbakanın yakasına yapışır.
O delikanlının kim olduğu tartışmalıdır işte. Çoğu kişi "Deniz Baykal'dı" derken, başka isimler veren de çıkmıştır. Doğru veya yanlış, o olaydaki rolü Deniz Baykal'ı bugüne kadar izlemektedir.
50 yıl önce olan bir olaya ismi karışan birinin isminin bugün de pek farklı olmayan bir olayda anılmasındadır gariplik... '555K' eylemi ile '222A' eylemi arasında derhal kurulması beklenen süreklilik görüntüsünü sağlayan nedir sizce? Rakam ve harften oluşan bir şifre mi, yoksa Deniz Baykal ismi mi?
Bizde sürekliliği sağlayan başka benzerlikler de bulunabilir.
27 Mayıs öncesinde Türk basınında yeni filizlenmeye başlayan bazı isimler bugün ağır yazar konumundalar. Çoğu 80'li yaşlarını sürdürüyor, bazısı 80'ine merdiven dayamış durumda... Onların 27 Mayıs öncesi yazdıklarıyla bugün hâlâ korudukları sütunlarında yazdıkları arasında da müthiş benzerlikler bulunuyor. Kimleri kast ettiğimi herhalde anlamışsınızdır; okuyun yazdıklarını, gözlerinizi kapatıp 27 Mayıs öncesine zihinsel bir yolculuğa çıkın; evet, o zaman da benzer şeyler yazmışlardı...
Tarihi tekerrürden ibaret sayıyor bazıları. Evet, yakın zamana kadar öyleydi, tekerrür ederdi. 'Zamanın ruhu' ve 'egemen siyasi akıl' eskisinden değişik bugün. İnşallah avuçlarını yalayacaklar...

30 Nisan 2014 Çarşamba

MİLLETE ADANMIŞ BİR HAYAT... Son Lider, Son Baş Vekil...

MİLLETE ADANMIŞ BİR HAYAT...
ADNAN MENDERS 'İN SIRRI ORTAYA ÇIKTI
Tarihçi Mehmed Niyazi, “Teşkilat Refik, rahmete erdi” başlıklı yazısında Adnan Menderes’in bilinmedik bir sırrına değindi.
Yazıda şöyle denildi: “Marmara Kıraathanesi’ne ilk gençlik yıllarımızda gitmeye başladık. Orada Ziya Nur Aksun, Erol Güngör, Nuri Karahöyüklü, Saip Atademir, Mükremin Halil Yinanç gibi değerli büyüklerimizle birlikte Refik Demir ağabeyimizi de tanıdık. 
27 Mayıs darbesinden sonra herkesin yüzü asıktı; milletin sevgilisi olan Adnan Menderes bir darbeye kurban gitmişti. Milletin geleceği, Demokrat Partililerin durumu kamuoyunda ciddi bir endişe kaynağı idi.
Refik Demir daha çok Ziya Nur Aksun, Erol Güngör ağabeylerin masasına otururdu. Refik ağabey Yalova’nın Güney köyünden idi; o köyden de Milli Birlik Komitesi’nden üyeler, subaylar vardı. Onlardan haber getireceği için Refik ağabeyin masasına otururduk. Bazı münasebetsiz adamlar Refik ağabeyin masasına oturunca Refik ağabey, karşısındakini ona gösterip; “Bu teşkilattandır” diyerek adamı uyarır; o da biraz oturduktan sonra kaçar giderdi. 
Böylece daha rahat bir konuşma ortamı doğardı. Adam kaçırmaları bu şekilde devam ettikçe Refik ağabeyin ismi de 'Teşkilat Refik' olarak kaldı. 
Aslen Dağıstan kökenli bir aileye mensuptu. 1925 yılında Yalova’nın Güney köyünde dünyaya geldi. Aslında o köyün asıl adı Reşadiye idi; herhalde Sultan Reşat’ı çağrıştırdığı için Cumhuriyet döneminde adını değiştirip Güney köyü yapmışlar.
Emekli General Mehdi Sungur ağabeyimiz, kardeşi Abidin Sungur Bey gibi pek çok muhterem insan o köyden çıkmıştır. Refik ağabey, Devlet Hava Meydanları Meteoroloji Müdürlüğü’nden emekli oldu. Eski Türkçeyi ve Fransızcayı çok iyi bilirdi; dünyası kitaplardı. Onu arayan, Sahaflar’da, Cağaloğlu’ndaki kitapçılarda bulurdu. Emekli olmakla hayattan elini eteğini çekmemişti.


II. ABDÜLHAMİT'İN KIZINA ZİYARET


Rahmetli Muzaffer Ozak Hocamız da Marmara Kahvesi’nin müdavimlerindendi. II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu’yla yakın tanışıklığı vardı. Bir akşam hoca, Ayşe Osmanoğlu Hanımefendi’nin bir hatırasını nakletmişti: “Türkiye’ye dönen Osmanoğlu’nun kızlarına bir mühendis sahip çıkarak kendilerine bir dairesini tahsis etmiş ve her ay da düzenli olarak maddî yardımda bulunuyormuş. 
Bir Sabah erken saatlerde kapıları çalınmış, Ayşe Hanım kapıyı açınca şık giyimli bir adamla karşılaşmış. Adam; “İnşallah rahatsız etmemişimdir, size ve annenize hoş geldiniz demek için ziyaret ettim.” demiş. Ayşe Hanım içeriye buyur etmiş, karşılıklı hal hatır ederlerken kapıcı günün gazetelerini getirmiş. Gazeteyi alan Ayşe Hanım “Menderes İstanbul’da” manşetini görünce karşısındakinin Adnan Menderes olduğuna iyice kanaat getirmiş ve “Beyefendi, niçin geleceğinizi önceden haber vermediniz, sizi elimizdeki bütün imkanlarla ağırlamak isterdik.” demiş. Menderes de “Valide Hanım, bizler politikacıyız; sevenimiz kadar sevmeyenimiz de var. Haberli gelseydik buraya gazeteciler doluşur, muhtemeldir ki nahoş hadiseler cereyan edebilirdi.” cevabını vermiş.
EVİN KİRASINI VE MADDİ DESTEĞİ SAĞLAYAN 
MENDERES'MİŞ
Epeyce sohbet ettikten sonra kalkarken Menderes bir ihtiyaçları olup olmadığını sormuş, Ayşe Hanım da kendilerine bir mühendisin sahip çıktığını, ihtiyaçlarının bulunmadığını söyleyerek teşekkür etmiş. 27 Mayıs darbesinden hemen sonra Menderes’in mallarına el konulunca, mühendis, Berin Hanım’a gelip ya kirayı ödemelerini ya da evi boşalttıracağını söylemiş. Evin kirasını ve maddî desteği sağlayan aslında  Menderes imiş...
BERİN HANIM PARMAĞIN’DAKİ YÜZÜĞÜ SATMIŞ
Berin Hanım, parmağındaki yüzüğü çıkarıp oğlu Mutlu’ya vermiş ve kuyumcuya gidip bozdurmasını istemiş.  
Böylece Ayşe Osmanoğlu’nun geçimi Berin Hanım’ın üzerinde kalmış. 
Rivayet edilir ki Menderes’in geçirdiği uçak kazasından sonra Berin Hanım kendisine uçak düşerken aklından neler geçtiğini sormuş, Menderes de cevaben Berin Hanım’ın Ayşe Osmanoğlu’nun kirasını ödeyip ona yardımcı olmaya devam edip etmeyeceğini düşündüğünü söylemiş... 
Bu dramatik sohbetin ardından Teşkilat Refik’in gözleri doldu; “Yassıada mahkemesinde şu husus açıklandı; on yıl boyunca başbakanlık yapan Menderes bir tek kez dahi maaşını almamış, maaş için gelen çeki imzalayarak Hazine’nin tahsil etmesi için geri göndermiştir.” dedi ve gözyaşlarını silerek masadan kalktı. Onun bu hali masada bulunan herkesi derin bir hüzne boğmuştu.
 
(Saygılarımla... / M. Ali ER / ADNAN MENDERES DEMOKRASİ PLATFORMU)

7 Nisan 2014 Pazartesi

Önemli bir hatırlatma!.. 25 NİSAN 1994, ANKARA "Fatma Berrin MENDERES" Vefat etti.

F. Berrin Menderes’ten Adnan Menderes’e mektuplar...
25 Nisan 1994 günü Hak'ın Rahmetine Kavuşan "Bir Efsane İnsan" anısına...
Adnan Menderes’in eline son geçen mektup 10 Eyül tarihini taşıyordu. Bu mektup kendisine yarısı yırtılarak verilmişti. Eğer mektuplar elli kelimeyi geçerse yada mektuta sakıncalı bir yer(!) görülürse yırtılıyordu. İşte Adnan Bey eşinin el yazısısı son kez yırtılmış bir mektupta gördü. Ölümüne birkaç gün kalmış bir insana mektubunu tam olarak vermek çok görülmüştü.
Sitemizin yazarlarından Ayşe Sevim tarafından araştırılan Mendereslerin mektuplarını sunuyoruz. Başbakan Adnan Menderes ile Berrin hanım idam gününe kadar mektuplaştılar. Mektupları ise sadece elli kelime ile sınırlı idi.Elli kelimeyi geçen her mektup sansürleniyordu…..
Berin Menderes 1960 darbesine kadar belki de hayatının ilk bölümünü yaşamıştı. Daha çok mutluluk ve ihtişamla örülü bir ömür sürmüştü. Sağlıklı üç oğlu, milyonların hayranlığını kazanmış başarılı bir eşi vardı. Hayatında kimi kırgınlıkları barındırsa da bu yaşadıkları yaşayacakları yanında sevimli anıcıklar halini alıyordu. 1960 ihtilalinin ardından sürdürdüğü hayat bir kum saati gibi tersine çevrildi. Güzelikler teker teker kendini Berin Hanım’ın hayatından çıkardılar. Sırada Berin Menderes’i uzun uzun hırpalıyacak kara günler vardı. Berin Hanım yalnızlığa alışkın değildi.Yapılacak bütün işlerde, alınacak tüm kararlarda Adnan Menderes’e danışıyordu. Adnan Menderes’in yokluğu bir sürü mali işlerle, hukuksal konularla tek başına uğraşmasını gerekli kılmıştı. Hatta bundan duyduğu sıkıntıyı Adnan Bey’e yazdığı bir mektubunda ’erkeksizlik ne kadar da zormuş’ diye belirtmişti. 27 Mayıs 1960 darbesinin ilk günlerinin ardından sıkıntılı anlar gelmeye başlamıştı. Berin Hanım çevresinde olan biteni şaşkınlıkla anlamaya çalışıyor eşi için de büyük endişe duyuyordu. 1 Haziran 1960 tarihli mektubunda eşine Vekalet Köşkünden çıkarıldıklarını haber veririken ne yapacağını bilemez bir hali vardı; www.netpano.com
’Köşkü tahliye etmemiz lazım. Bana ne tavsiye edersin? Acaba bir apartman katı mı aratayım? Yoksa İzmir veya Aydın’a mı gideyim? Bir fikir verirsen çok sevineceğim.’
Daha önce bu tür mevzuularla uğraşmamış olan Berin Hanım’ın şaşkınlığı, üzüntüsü ne yapacağını bilemez hali yazdığı mektuplardaki satırlara sızıyordu. Güzel günlerinde yanlarında olan insanlar birdenbire kaybolmuşlardı. Desteği umulan, nasihatıne ihtiyaç duyulan insanlar bir sihirbazlık gösterisi sonucu yok olmuş gibiydi. 27 Mayıs darbesi Menderes ailesinin çevresindeki dostlara hokus pokus etkisi yapmıştı.
Artık ne kadar yalız kaldığımı tahmin edersin. Aydın’ımla beraber her an sana,sıhhatine dua ediyoruz. Telefonda olmadı. Çıkıp dışarıdan etmek bana zor geliyor,pek güç oluyor’
Berin Hanım eşinin Yassıada’ya götürüldüğünü gazetelerden öğrenmişti. Bu karmakarışık günlerde haberleşme de zorluk çeken çift gazetelerden malumat alıyolardı. 13 Haziran 1960 tarihli mektubunda Berin Hanım şöyle sesleniyordu eşine;
Adnancığım,3 gündür senden bir haber alamadığım için çok meraktayım. 2 gündür gazeteler Yassıada’ya götürüldüğünü yazıyor,fakat katiyetle bir şey öğrenemediğim için büyük üzüntüdeyim. Buradayken, her gün senden el yazınla tezkere alıyor, seviniyorduk. Bugün posta ile mektup gönderebileceğimizi söylediler. Hemen bir telgaf çektim. Senin de bana telgrafla sıhhatini bildirmeni rica ederim.Akşam gazetesinde senin bana çektiğin bir telgraf yayınlandı. Fakat bana böyle bir telgraf gelmedi. Daha doğrusu Ankara’dan gittikten sonra, hiçbir mektup ve telgrafın gelmedi. Bu merak beni harap ediyor. İnşaaallah sıhhattesindir ve haberini alır sevinirim.’
Darbenin ardından ilk günler karışıklık ve şaşkınlık içinde geçiyordu. Yapılacak işler ,yerine getirilmesi gereken hukuksal işlemler vardı. Ama tüm bu yoğunluk Berin Menderes’i eşi için endişelenmekten alıkoymuyordu. Adnan Menders’in Yassıada’daki ilk gününden son gününe kadar Berin Hanım’ın kalbi eşi için çarpmıştı.
Yassıada’dan ilk sıhhat haberini gece aldık. Ne kadar sevindik bilemezsin. Buradayken her gün haberini alıyorduk. Meğer benim için ne büyük teselliymiş. Dört gündür habersiz kalınca adeta harabolduk. Gazetelerden Yassıada’da olduğunu öğrenince hemen her gün mektup ve telgraf göndermeye başladım. İnşaallah sen de dün benimkini almışsındır. Gazetelerde geceyi gömlekle geçirdiğini öğrenince çok üzüldüm. Ne ise, ihtiyacın olan valiz arkandan gelmiş. Çamaşır para göndereceğim ama nasıl bilemiyorum. İstediğini bana hemen yaz. Aydın metin, bana büyük destek oluyor yavrucak. Her an sana dua ediyoruz. Sıhhat ve selametle bize seni kavuşturması için Allah’a yalvarıyoruz. Burada ikimiz pek yalnız kaldık.’
Berin Hanım eşine sürekli neye ihtiyacı olduğunu soruyor, istediği her şeyi o anda alıp yolluyordu. Tespih, saat, kolanya gibi ufak şeyler birbir Yasıada’ya ulaşıyordu. Aynı zamanda banka işleriyle uğraşıyor neticeleri eşine bildiriyordu. Elli kelimeden fazla yazmasına müsaade olunmadığı için sevgi ve teselli sözcüklerine mektuplarda az yer kalıyordu.
İş Bankası ve Zıraat Bankası ile konuştum. Pamuk mahsulu idrak edilince öderiz dedim. Benim bütün üzüntüm senin üzüntünü bilmek. Orada sen bari bu işleri düşünmeseydin diye kendi kendimi kahrediyorum. Söyliyeceklerimi elli kelimeye sığdıramıyorum. Tahassürler sevgiler…’
Berin Hanım 14 Temmuz tarihli mektubunda eşine hasretini şöyle dile getiriyordu;
’Aydın ve benim için yegane teselli mektupların. Yalnızlığımızı bunlarla gidermeğe çalışıyoruz. O 50 kelimeyi günde kaç defa okuyoruz bilemezsin. Postacıdan Aydın almışsa, heyecanla açıp okumuyor, adeta su içer gibi içimize akıtıyoruz defalarca. Her an dua ediyor, Cenab-ı Hak’dan sıhhat ve selametle kavuşmamızı diliyoruz.’
İlk aylar da hasretin son bulacağı gün iple çekildi. Her an yalnışlık yapıldığı anlaşılacak ve bu kabus son bulacaktı sanki. Ama günler geçtikçe Menderes ailesi bu yalnışlık ve hasretin içine iyice gömüldü. Önceleri daha çok yapılması gereken işler, Yassıada’ya gönderilmesi gereken eşyalar söz konusuyken daha sonraları mektupların asıl ve tek konusu ’hasret’ olacaktı. Menderes çifti birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini belki de en iyi Yassıada günlerinde anlayacaktı.
Adnancığım, her gün sabah ilk işim sana yazmak. Çoğu uykusuz geçen gecelerin şafağında kalkar,sana sıhhat, selametine dua eder ve mektup yazarım. Ekseriya da öğleden sonra ikinciyi yazarım. Beni habersiz bırakmamak için her gün yazışın beni minnnettar ediyor. Zaten her an nemli gözlerimden yaşlar akarken, sıhhatine , selametine bütün varlığımla Cenab-ı Hak’a dualar ediyor, seni bize kavuşturmasını niyaz ediyorum. Elbette hakikatler anlaşılacak, selametle çıkacaksın. Gün geçtikçe hasret ve iştiyakımızın ne derece olduğunu söylemek luzumsuz. Allah artık çilemizi kafi görecek. Seni bize selametle kavuşturacak.’
Berin Hanım eşinin çektiği sıkıntıları tahmin ediyor, onun yalnızlığını,acılarını azaltmak için her gün yazıyordu. Her yeni gün postaya yeni bir mektup atılıyor her yeni gün postacının yeni bir mektupla zile dokunması bekleniyordu. Berin Hanım’ın hayatı Yassıada’dan gelen mektuplar üzerine bina edilmişti artık. Menderes ailesinin küçük oğlu Aydın’la birlikte 27 Mayıs’ın onlara sunduğu zorluklara karşı bu mektuplara dayanarak sabrediyordu.www.netpano.com
Cenab-ı Hak seni başımızdan eksik etmesin. Rabb’im sıhhat ve selametle seni bize bağışlasın. Kendimi kolsuz kanatsız kalmış kuşa benzetiyorum. Bütün hayatım boyunca sana sormadan bir şey yapmadım. Şimdi danışacak kimsem yok.’
Mahkemeler 1960 yılının Ekim ayında başlamıştı. Berin Hanım şartların aleyhte olması sonucu avukat bulmakta hayli zorlanmıştı. Kimse darbecileri karşısına almak istemiyordu. Avukat işini güç bela halleden Berin Hanım bambaşka bir sorun karşı karşıya kaldı. Mal varlıklarına el konulduğu için avukatların paralarını ödeme güçlüğü doğmuştu.
7-8-9 tarihlileri gözyaşları ile okuduk!
Üzülmen için pamuk paralarına el konulduğunu ve Zıraat Bankası’nda bloke edildiğini sana bir türlü bildirememiştim. Ne yapalım, sıhatte olalım da her şey düzelir. Ben Yüksek Soruşturma Kurulu’na müracaat ettim. Sen de edersen belki daha müessir olur. Benim için üzülme. Yeter ki sen metin ve soğukkanlı ol. Mahkemenin adaletine inanırken, her şeyin üstünde Allah’ın adaleti olduğuna inanıyoruz. Seksenbeş yaşına yaklaşan annemiz her an Cenab-ı Hakk’a niyaz ederken , mektuplarıyla da beni teselliye uğraşıyor.’
Berin Hanım 22 ekim tarihli mektubunda da eşine şöyle seslenmişti;
’Paralar bloke vaziyette bir şey satma imkanıda yok. Evde eşyamız yok. Fakat bir iki şeyimize, giyeceğim kürke kadar tesbit edildiğine göre, avukatlara vermemiz için herhalde bir şeyler düşüneceklerdir. Ben avukat ücreti için yazdığım dilekçeye cevap alamadım. Belki seninkine cevap verirler.’
Berin Hanım bir yandan kendisi için yeni bir durum olan maddi sıkıntılarla uğraşıyor diğer yandan ise eşi için sürekli endişeleniyordu;
’Dünkü gazetelerde soruşturmada ifade verirken çekilmiş resimlerinden çok zayıfladığın anlaşılıyor. Ne hale geldiğimizi söylemek lüzumsuz. Ben hep seni ayrıldığımız günkü güler yüzünle tahayyül ediyordum. Ne olur kendine iyi bak. Daha fazla zayıflamamaya gayret et. Yemek ye. Çektiğimiz ıstırapların sonu gelmiştir inşaaalah. Adaletin tecellisini beklerken de her şeyin üstünde Allah’ın adaletine inanıyorum… istediğin ropdöşanbırın ( sabahlığı) dün aldım derhal postaladım.’
Menderes çifti aylardır görüşmeyi umut ediyor mektuplarında hasretlerini dile getiriyorlardı. Nihayet altı ay sonra görüşmeye izin verildi. Adnan Menderes gibi Berin Menderesin de görüşme sonrası mektuplarında ki tek konu yaşadıkları bu yarım saatlik görüşme olmuştu.
Çok şükür Allah’a seni gözlerimizle gördük, kucaklaştık. Elini tutabildik demek? Allah’ım bizim için ne büyük saadet. Altı aydır hasret olduğumuz güzel yüzünü gördük, karşı karşıya oturduk. Sakın bu bir rüya olmasın? Uyanacağım bu bir rüya imiş diyeceğim gibi geliyor. Yarım saat ne kadar çabuk geldi geçti. Ayrılık ne hazin, ne kadar güçtü. Vücudum ayrıldı fakat benliğim orada kaldı. Orada göstermeğe gayret ettiğim metanetim burada kalmadı, artık hıçkırıklarla istediğim kadar ağladım. Çok şükür seni tahayyül ettiğim kadar zayıf bulmadım, çok şükür iyisin. Seni şimdi Mutlu’ya benzetiyorum ben. Biraz gayret eder yemek yersen toplanırsın. Sıgarayı da az içmeye gayret et yalvarırım. Aydın’da yaşından umulmadık metanet gösterdi.’
Mahkemeler devam ediyordu. Berin Hanım duruşmaları gazete ve radyodan takip ediyordu. Adnan Menderes’e belkide üzülmemesini, halkın onun ardında olduğunu söylemek istiyordu. Ama sıkı sansür sebebiyle içine atıyordu düşüncelerini. Aklı duruşmadan duruşmaya çıkan eşindeydi hep. Eşinin sıkıntısını sanki azaltabilirmiş gibi kendisi de onun kadar yoğun yaşıyordu bu azabı.
’Her gün bir iskemle üzerinde oturduğunu, iki üç mahkeme olduğunu düşündükçe, Allah’a aklımı muhafaza et diye yalvarıyorum. Ne olur imkan olduğu kadar kendine iyi bak. Kantinden meyva filan aldırabiliyor musun acaba? Ne olur müsaade etseler de hiç olmazsa meyva yollayabilsek. Elma portakal gibi. Odada durur istedikçe yersin. Üç yüz lirayı telledim. Gönderdiğim yeni pijama işe yaradı mı? Daha sıcak tutacak pazen gibi bir pjama ister misin? Başka eksik neyin varsa söyle rica ederim. Pardösü paketimi almadın mı? Meraktayım. kendi elimle İstanbul’dan postaya vermiştim.’
Berin Hanım bir başka mektubunda eşine şöyle seslenmişti;
’Dün gece radyodan müdafaanı hıçkırıklar içinde dinledim. Kalbim duracak zannediyordum. Çok güzel söylüyordun. Tabii tamamını değil bazı yerlerini veriyorlar. İşlemediğiniz, en küçük kabahatınız olmayan davaların müdafaalarını yapmak. Buna mecbur olmanız beni nasıl kahrediyor bilemezsin. Allah sana sabır,metanet, kuvvet versin. Hakimlerimize de insaf versin. Elleri vicdanlarında öyle hükmetsinler artık. Çünkü sizin kadar bigünah sanık olmamıştır.’
Berin Hanım’ın yazdığı bu mektupda ki ’bigünah’ ifadesi sansür kurulunca hoş karşılanmamıştı. Adnan Menderes’in eline bu mektup ’bigünah’ kelimesinin üzeri kırmızı kalemle çizilmiş olarak geldi. Mahkemelerin başı olmasına rağmen Adnan Menderes’in ’bigünah’ olup olmadığına çoktan karar verilmişti aslında.
Şefkatine muhtacım diyorsun… Şu birkaç kelimen beni ne kadar mesud etti. Ben de ne kadar muhtacım bilsen… Seninle kıyas edilemez tabii,fakat ben de bazen o kadar yalnız hissediyorum ki kendimi… Sana istediğin şefkat ve alakayı ne kadar fazlasıyla gösterdiğimden şüphe yoktur…’’Birarada yaşamaya başladığımız günden beri iki aydan fazla senden uzak kalmamıştım. Yarabbi tam on ay bitiyor!.. İçimiz nasıl bir hasret ve iştiyakla dolu. Bayramda olsun ailelerin birbirlerini görmesine müsaade etselerdi… Çocuklarımızı sevindirselerdi… Ne kadar dua edecektik.’
Ankara’dan her gün Yassıada’ya mektuplar postalanıyordu. Avukatlardan, hastalıklardan, ekonomik sıkıntılardan, mevsimlerden, çocuklardan, en çok da hasretlerinden bahsediyorlardı. Ramazan Bayram’ı gelmişti. Yalnızlığın en fazla can yaktığı günlerden olan bayram Menderes ailesine hüzün dağıtmıştı.
Adnancığım, zaten mahzun,kederli geçen günlerimiz bu Ramazan Bayramı’nda büsbütün hüzünle doldu. Etraf günlük güneşlik. Fakat ben bu güzel havayı görmek istemiyorum. Çünkü, sen çok sevdiğin açık havadan mahrumsun. O halde ben neyleyeyim güzel havayı?’
Menderes çifti yaşadıkları sıkıntılara maziyi hatırlayarak karşı koymaya çalışıyorlardı;
Yirmialtı tarihliden otuza kadar beş mektubunu birden alınca, bayram çocuklarına döndüm. Kaç günlük yakıcı intizardan sonra, bu mektupları almak ne büyük memnuniyet oldu. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Gözümden boşanan yalarla ıslattım onları. Senin söylediğin gibi günlerce susuz kalan,çatlayan toprak suya nasıl kanamazsa, ben de onlara kanamıyorum işte. Kaçar defa okuyorum bilemezsin!… benim de hayalimde yalnız ilk günlerimiz canlaıyor. Ne tuhaf değil mi hep gözümün önünde çiftliğe gidişimiz. İlk defa atla Çine Çayını geçişim ve düşmekten korkum. Kağnı arabasıle yine çayı geçerken yağmura tutuluşumuz. Bizim emekter Hatice Hanım hasta olmasın diye üzerine yorganları yığışımız, ne asude ne güzel günlermiş!… Cenab-ı Hak’dan sıhhat selametle feraha kavuşmamızı ve sukun içinde çocuklarımızla birarada yaşamamızı niyaz ediyorum.’
Mahkemeler sonuçlanmıştı. Anayasa Mahkemesi Adnan Menderes için idam talebinde bulunmuştu. Berin Hanım belki de ortamın aylardır süren gerginliğinden böyle bir sonucun çıkacağını tahmin ediyordu. Ama bu haberi duymak ’tahmin’ etkisinin çok üzerinde bir etki yaptı kendisinde. Çünkü karar açıklanana değin bu ihtimal aklına gelse bile onu düşünmek istememiş kendisinden uzaklaştırmıştı. İdam kararı Berin Hanım’ı yıktı ama o bu durumda bile yapılması gereken en doğru şeyi yaptı ve mektuplarında eşine kuvvet vermeğe çalıştı.
Hayatımda çok heyecanlı ızdıraplı günler yaşadım, amma dünkü günü ömrüm oldukça unutamayacağım. Gazetede, akıl havsalanın alamayacağı iddianameyi gördüğüm andaki hayret ve şaşkınlığımızı tariften acizim!.. Başına hiç beklenmedik bir anda müthiş bir darbe yiyen insan ne olursa, biz de Aydın’cığımla o haldeydik!.. Bizi o anımızda teselli edecek bir kimsemiz de yok. Allah’ın bir lutfu olacak. Yine kendi kendimi toplayabildim. Böyle bir iddianame hiç şüphesiz hukuk hakiminden varid olamaz, dedim kendi kendime. Yüksek Adalet Divanı mutlaka adilane bir karar vericek. Ve hiç şüphesiz bu beraat olacak!.. buna inanıyoruz aynı zamanda Allah’ın ilahi adaletine de sığınıyor ve güveniyoruz. İmanının kuvvetli olduğunu, metin ve sabırlı olacağını da biliyorum. Fakat bu yalnız halinde tek başına olduğun için de maneviyatının yüksek olması lazım. O halimde sana derhal yıldırım çektim. Büyük Allah bu çektiğimiz büyük ızdırapların mükafatını verecek, seni bize selametle kavuşturacak inşallah.’
Gene bana teşekkür ediyor, minnetlerini söylüyorsun. Bir daha bunu tekrarlama rica ederim. Sana hayatım müddetince bağlandım, ölünceye kadar da seveceğim. Fakat ne kadar elimki sana her yazdığımı alamıyorsun, şu birkaç satırla teselli vermeye gayret ediyorum. Biraz olsun muvaffak oluyorsam, elem, ızdıraplı anlarında, mektuplarım oyalayabiliyorsa, benim için ne büyük bir teselli!.. Kısacık mektuplar diyorsun? Biliyorsun ki uzun yazmamak lazım, yoksa sana sabahtan akşama kadar sahifeler dolusu yazardım. Madem ki biraz olsun oyalanıyorsun…’
Berin Hanım ve Adnan Menderes her gün birbirlerine mektup yazıyorlardı. Ama Yassıada’daki keyfi uygulama belli ki ne Adnan Bey’in her mektubunu postaya atıyordu ne de Berin Hanım’ın ulaşan her mektubunu Adnan Bey’e iletiyorlardı. Adnan Menderes Yassıada’da bulunurken Berin Hanım’ın annesi vefat etmişti, büyük oğulları Yüksel yurd dışındaki görevinden merkeze gönderilmişti. Ortanca çocukları Mutlu ekonomik sebebler yüzünden Avrupa’da ki üniversite tahsilini üçüncü sınıftan yarım bırakmıştı. Berin Hanım’ın erkek kardeşi Samim Bey’i devlet erkenden emekliye ayırmıştı. Dostları Menderes ailesiyle ilişkilerini tehlikeye girmemek için kesmişti. Sıkıntılar sürüyor,mahkemeler devam ediyordu. Sona doğru her gün biraz daha yaklaşıyordu Menderes ailesi. Ağustos ayına girilmişti. Mahkeme sonucunun açıklanacağı 15 Eylül’e sadece bir ay vardı. Adnan Bey’in idam günü olan 17 Eylül’e de. Ağustos ayı mektuplarının tek ve en önemli konusu ise Yassıada’da yapılacak olan ikinci görüşmeydi. Menderes çifti birbirlerini o denli özlemişlerdi ki her an görüşme duygusunun heyecanını yaşıyorlardı. Berin Hanım belkide içten içe kendisi de haberdar olarak eşinin son kez yüzünü görecekti. 15 ay boyunca sadece yarım saat birbirlerini görmüşlerdi. Şimdi ikinci ve son bir fırsatları vardı.
Cenab-ı Hak dualarımızı kabul etti. Allah’ın inayetiyle, Pazartesi sabahı seni göreceğiz!.. Bu sabahtan beri halimiz görülecek bir şey, delilere döndük!.. Allah razı olsun müsaade ve izin verenlerden. Ne yapacağımızı bilemiyor, hepimizden bir ses çıkıyor,oradan oraya sebebsiz gidip geliyoruz… Allah’a hem teşekkür ediyor, hem de daima böyle memnun etmesi,bizi feraha çıkarması sana kavuşturması için de dualar ediyorum. Sen de kimbilir ne kadar memnun olacaksın bu haberi alınca… Dün 12,13 bugun de 9 ve 10 tarihli mektuplarını aldım. Bir mektubu çok perişan yazdığımı söylüyorsun. Başka türlü olamama imkan ve ihtimal var mı Adnanım? Sana aksini yazsam inanır mısın ki? Evet bazen gayretle kendimi topluyorum. Fakat bazen de imkan bulamıyorum. Allah ömür versin üç yetişmiş erkek çocuk ve bütün evi yükü üzerimde. Maddi durumumuz malum. Sonra bunların hepsi bir yana, Allah hiç kimseyi bu hale koymasın. Üstüne titrediği, hayatından çok sevdiği kıymetli varlığın yardımına koşmamak ne büyük ıstırab Yarabbi!.. yine de Allah sabır veriyor aklımı kaybetmiyorum. Yarın Allah isterse İstanbul’a hareket edeceğiz. Sıhhat selametle pazartesiye seni kucaklamak nasip olur inşaaallah.’
Menderes çifti birbirlerini dokuz aydır görmüyordu. 21 Ağustos’taki görüşme gerçekleştiğinde hasretleri artık dayanılmaz bir hal almıştı. Menderes ailesi o gün tam olarak son kez bir araya geldiler. Adnan Menderes, Berin Hanım ve oğulları Yüksel, Mutlu ve Aydın. Bir saatlik bir mutluluğu doya doya yaşadılar.
’Buraya geldiğimizden beri her an artan heycan ve sabırsızlığımız seni görünceye kadar durmadan arttı. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyor, hiçbir surette teskin edemiyordum. Çocuklarda benden farksızdı. Nasıl motora bindik,nasıl adaya çıktık,odaya alındık bilemiyorum. Biraz sonra kapı açılıp da seni görünce çocuklarla beraber kışup sana nasıl sarıldık, nasıl kucaklaştık. Sen de bizi bağrına bastın. Güzel yüzünü ellerini öpmeye doyamıyorduk. Sen de yavrularımızın birini kucaklıyor, bırakıp diğerine srılıyor,öpüyor,öpüyordun! Büyük Allah’a çok şükür, müsaade verenlerden de Allah razı olsun. Bu kadar zamanlık hasretten sonra konuşacak bir şey bulamıyor,yalnız sevimli, güzel yüzünü doya doya görelim istiyorduk. Hele Mutlu… O bir saat nasıl çabuk geçti Yrabbi! Yüreklerimiz parçalanarak ayrılışımız, Allah kimseye böyle günler göstermesin. Rabbim sıhhat ve selametle seni bize kavuştursun inşaaallah.’
Ağustos ayının geçen her günü Menderes ailesi için hüzünlü sona atılan adımdı. Ama menderes çifti artık teselliyi devam eden zamanda değil geçmişte aramaya başlamıştı. Onların ortak ve güzel mazisi evliliklerinin sukunetli zamanları tahammül edebilmeleri için bir ilaç vazifesini görüyordu.
Görüşmemiz esnasında bana müşterek hayatımızın ilk günlerinden bahsetmen beni ta içimden sarstı. Benim de gözümün önünde hep o güzel günler sinema şeridi gibi geçiyor,canlanıyor… Karşıyaka’da bir gün arabamız çamura saplanmıştı. Bir türlü kurtaramadık, yürüyerek eve döndük,güldük,söyledik. Bir kere de çiftlikte anneciğimle beraber yine benzinimiz bitti ve komşu bir çiflikte akşam yemeği yedik. Hep tatlı hatıralar! Boğaz’da sandala biner karşı sahilden denize girerdik. Mutlu denizi ne kadar severdi. Bir iki gün hastalanmış deniz banyolarına götürememiştik. Sana hep ’ Küçük oğlunuz yok, buranın neşesi kalmadı’ demişler. ’Babacığım, ne olur artık denize gireyim,atıverin beni’ diye yalvarırdı. Ne olurdu Allah’ım hep o günlerimiz deva etseydi. Büyük Allah yine bize rahat, sakin günler nasip edecek. Dağdağalı hayatında çocuklarımızla olamadık. Torunlarına inşaallah ata binmesini, denizde yüzmesini, sporu sen gösterirsin. Yeter ki sıhhati koru Adnan’ım. Kavuşunca bu ızdıraplı günler hep unutulur inşaallah.’
15 Eylül’de mahkeme kararını verecekti. Bu tarih yaklaştıkça heyecan artıyordu. Berin Hanım eşine bu endişeli bekleyişte moral verebilmek için kalem ve keğıda sarılmıştı.
Daima sabrın sonu selamet olmuştur. Allah kimseye böyle ızdırap böyle acı günler göstermesin. Fakat metin ve gayretli olmak lazım. İnşaallah sıhhat ve selametle kavuşacağız.zaman zaman Allah sevdiği kullarına böyle ızdırap veriyor işte. Hikmetinden sual aolmuyor. Fakat senin gibi müstesna, senin gibi iyi bir kimsenin bu kadar acı çekmesi, eşim olduğun için değil, iyi ve kusursuz olduğunu bildiğimden beni perişan ediyor. Adnan’ım sen Allah’a inanmış bir insansın. Onun dediğinden başka olmuyor. Biz de ona sığındık. İlahi adaletine güveniyoruz. Yüce Divan’ın senin hakkında hayırlı karar alacağına da içimizde bir his var!.. Sen kabahatsizsin çünkü. Büyük Allah selamete çıkaracak seni, bize kavuşturacak inşaalah. Bu intizar devresinin ne kadar güç olduğunu biliyoruz. Biz de senden farksızız Adnan’ım. Fakat metin olmaya gayret ediyoruz. Sen de sakin olmaya gayret et. Vicdanen müsterihsin çünkü.’
Sonunda Eylül ayı geldi. Geri sayım başlamıştı. 2 Eylül Menderes çiftinin evlilik yıldönümleriydi. Sonbaharda başladıkları evlilik hayatlarını 33 yıl sonra yine sonbaharda bitireceklerdi. Berin Hanın 2 Eylül tarhli mektubunda eşinin evlilik yıldönümünü son kez tebrik etti.
Bugün iki Eylül. Seninle müşterek hayatımıza başladığımız mesud gün. Güzel Karşıyaka’mızın latif,ılık bir gününde rahmetli anneciğimiz, kardeşlerimiz ve iki şhidimizle sesiz, sedasız, alayişsiz nikah oluvermiştik!..gürültülü merasimlerden hoşlanmadığını söylediğin için ben de hemen senin istediğin gibi olsun demiştim. İşte o andan itibaren başlayan otuz üç senelik hayat arkadaşlığımızın tatlı,acı hatıraları sinema şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Durmadan gözümden yaşlar akıyor. Rabbim’den gelecek birçok seneleri birarada geçirmemizi niyaz ediyor, ve bu azaplı ızdıraplı günlerimize nihayet vermesini feraha çıkarmasını seni bize sıhhat selametle kavuşturmasını yalvarıyor,dualar ediyorum. Büyük Allah bu dualarımızı kabul eder inşaallah. En derin sevgi,hasret ve iştiyakla seni kucaklar,yüzünden, gözlerinden öperim canım Adnan’ım.’
Adnan Menderes’in eline son geçen mektup 10 Eyül tarihini taşıyordu. Bu mektup kendisine yarısı yırtılarak verilmişti. Eğer mektuplar elli kelimeyi geçerse yada mektuta sakıncalı bir yer(!) görülürse yırtılıyordu. İşte Adnan Bey eşinin el yazısısı son kez yırtılmış bir mektupta gördü. Ölümüne birkaç gün kalmış bir insana mektubunu tam olarak vermek çok görülmüştü. 
İşte Berin Hanım’ın eşine ulaşan son sözleri;
Elimde kalem düşünüyorum. Bu tarifi imkansız muzdarip günlerimizde sana ne yazayım… Sen orada yapayalnız kıvranırken sana ne söyleyeyim. Her laf manasız geliyor bana. Havadan sudan bahsedilince kızıyorum. Bu kadar büyük ızdırap karşısında hala böyle manasız konuşulur mu diyorum. Halbuki seni biraz oyalayabilecek, kendini unutturacak ne söyliyebilirim ki? İşte bazen kendimizden,çocuklardan,derslerden anlatıyorum o kadar. Allah bu güne kadar sabır ve metanet ihsan eyledi. Yalvarırım sana metin ve sabırlı ol. Huzur-ıkalp içinde olman lazım…’
Tarih 30 Ağustos 2006 - Netpano.com
Ayşe Sevim
Bu araştırmanın devamı siz netpano okurlarından gelecek tepkilere göre yayınlanacaktır.İlginiz için şimdiden teşekkürler…….