DP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2018 Pazartesi

Fazilet anlamında cumhuriyetin hayat bulduğu ve demokrasi ışığının yandığı "ŞANLI GÜN" 7 Ocak 1946-7 Ocak 2018, 72.Yıl

TÜRKİYE'DE DEMOKRASİ IŞIĞININ "İLK KEZ" YANDIĞI GÜN: 
07 OCAK 1946!.. 
(ANCAK, BU IŞIK 27 MAYIS 1960 İSYANI İLE ALÇAKÇA, HUNHARCA, ŞANTAJ, TEHDİT, BASKI, ŞİDDET VE KUMPASLA SÖNDÜRÜLMÜŞTÜR)
TARİHİ, HAKİKİ VE KADİM DEMOKRAT PARTİ, BUNDAN 72 YIL ÖNCE 07 OCAK 1946’DA KURULDU
Demokrat Parti 72 yıl önce 1946’da bu gün kuruldu...
Demokrat Parti, 7 Ocak 1946'da kurulan ve dört yıl sonra yapılan seçimlere (14 Mayıs 1950'de) 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren, Türkiye Cumhuriyeti'nde ilk defa serbest seçimle iktidarı kazanan Türk siyasi partisidir. Sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve on yıl boyunca (1950-1960) iktidar olmuştur. Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ile iktidardan düşürülmüş ve 29 Eylül 1960'ta kapatılmıştır. Demokrat Partinin kısa adı "DP"dir.
DEMOKRAT PARTİ'NİN KÖKENLERİ
Tarihi, Hakiki ve Kadim-Gerçek Demokrat Parti'nin kökenleri, Osmanlı döneminde ifa ve icra edilen 1902 tarihli "Jön Türkler kongresi"ne kadar uzanır. Bu kongrede Jön Türkler, merkezi otoritenin güçlü olmasını savunanlar (devletçiler) ile (daha serbest, katılımcı ve karma ekonomiye dayalı, demokrasi odaklı) liberal bir yönetim biçimini savunanlar şeklinde ikiye ayrılmıştı.
Bunlardan birinci grup Ahmet Rıza liderliğinde İttihat ve Terakki adını aldı. İkinci grup ise (dönem itibarıyla) Prens Sabahattin çevresinde toplandı ve Osmanlı Ahrar Fırkası'nı oluşturdu.
İttihat ve Terakki anlayışı I. Dünya Savaşı ve ardından başlayan Kurtuluş Savaşı yıllarında TBMM'de Birinci grup ve sonradan Halk Fırkası'nı en sonunda da Cumhuriyet Halk Partisi'ni ortaya çıkardı. İkinci Grup, Ahrar Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile cumhuriyetin ilanı sonrası (ilk demokrasiye geçiş denemeleri olan ve bizzat Mustafa Kemal ATATÜRK himayesinde oluşturulan) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası adlarıyla partileşti. İşte 1946'da kurulan Demokrat Parti bu İkinci Gruptan nüvelenmiş ve sonunda doğmuştur. (Kaynak: Wikipedia)
DEMOKRAT PARTİNİN KURULUŞU
İsmet KOYUNCU - ismet.koyuncu@bursahaber.com
7 Ocak 1946 yılında kurulan Demokrat Parti Cumhuriyetimizin en köklü çınarı olan iki partiden biridir, Demokrat Parti ülkemizin değişimine, gelişimine ve üretime en büyük katkıyı koyan partidir. 07 Ocak 2018 Pazar günü Ankara'da 72 kuruluş yıl dönümü kutlamalar genel başkan’ın konuşması ile başlayıp partililerin yanısıra üst düzey siyasilerin, bürokratların, tv ve gazetecilerin katılımı ile gerçekleşti.
Demokrat parti nasıl kuruldu CHP'nin tek partili dönemin de uyguladığı yanlış politikalar neticesinde buna karşı çıkan milletvekilleri vardı ve bu itirazlar CHP yönetimini rahatsız etmekteydi yanlış uygulamalara şiddetle itiraz eden vekiller tarihe Dörtlü Takrir olarak geçen önergeyi verirler.
Dörtlü Takrir, 12 Haziran 1945'te CHP'li Celal Bayar, Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü'nün meclis grubunda açık olarak görüşülmek üzere verdiği önergedir. Dört kişi verdiği için Dörtlü Takrir diye anılır. Amacı, Türkiye'nin tek parti yönetiminden çok partili hayata geçmesi, serbest seçimlerin yapılması, üniversite özerkliği, tek dereceli seçim sistemi, yürütme erkinin CHP'nin tüzel hamiliğinden çıkarılması idi. Menderes ile Köprülü Vatan Gazetesi’nde muhalif yazılar yazmaya başlayınca 21 Eylül 1945'te ikisi de partiden ihraç edildi.
Buna tepki göstere Refik Koraltan'nın partiden ihraç edilmesi takip etti.
Gelişen olaylar doğrultusunda Celal Bayar ise hem milletvekilliğinden hem de partiden istifa etmiştir. Partiden ayrılan bu dört kişi, 7 Ocak 1946'da Demokrat Parti'yi kurmuşlardır. Demokrat Parti, 7 Ocak 1946'da kurulan ve dört yıl sonra yapılan seçimlerde (14 Mayıs 1950'de) 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren, Türkiye Cumhuriyeti'nde ilk defa serbest seçimle iktidarı kazanan Türk siyasi partisidir. Sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve on yıl boyunca (1950-1960) iktidar olmuştur. Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ile iktidardan düşürülmüş ve 29 Eylül 1960'ta kapatılmıştır.
14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler Türkiye'de 27 yıllık tek parti devrini sona erdirdi. 1923'ten beri tek başına ülkeyi idare eden Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı halkoyu ile Demokrat Parti'ye devredecekti. Seçim sonuçlarına göre DP %52.7 oy alarak 408 milletvekilliği kazanmıştı. CHP %39.4 ile 69 milletvekili ile temsil edilme hakkı kazandı. Millet Partisi 1, bağımsızlar 9 milletvekiline sahip oldular. Atatürk'ten sonra 11,5 yıldır cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan İsmet İnönü artık ana muhalefet lideriydi. 22 Mayıs 1950 günü TBMM açıldı. Refik Koraltan başkanlığa seçildi. Ardından yapılan cumhurbaşkanlığı oylamasında DP Genel Başkanı, İzmir milletvekili Celâl Bayar 453 milletvekilinin katıldığı oylamada 387 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi. Hükumeti kurmakla DP Aydın Milletvekili Adnan Menderes görevlendirildi. Aynı gün Menderes kendisinin ilk Cumhuriyet'in 19. hükumetini kurdu. 2 Haziran'da güvenoyu aldı. 9 Haziran 1950'de DP Genel İdare Kurulu Adnan Menderes'i genel başkanlığa seçti. Dünyada belki çok nadir görülen bir olay gerçekleşmişti. Uzun yıllar boyu ülkeyi kendi otoritesi ile yöneten iktidar, tamamen serbest, hür, kansız ve hilesiz bir seçim ile yerini bir başka partiye bırakmıştı. Bu yüzden 1950 seçimleri, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’nde "Beyaz Devrim" olarak adlandırılmıştır. 1950-1954 VE 1957 Seçimlerini açık ara kazanan Demokrat Parti'nin oy yüzdeleri günümüzde dahi geçilememiştir %57 ve%54 olarak tarihe geçmiştir Demokrat Parti’yi anlatmaya kitaplar yetmez...
Link=> http://www.bursahaber.com/demokrat-partinin-kurulusu-makale,15554.html
Bursa Haber Gazetesi

30 Kasım 2017 Perşembe

DÖNEM ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLEN NEGATİF KAMPANYALAR, YALAN-İFTİRA, SANSASYON VE SPEKÜLÂYON FURYASINA CEVAP YERİNE KAİM BİR ÇALIŞMA: "TÜRKİYE NATO’YA (KUZEY ATLANTİK PAKTI'NA) NEDEN?.. VE NASIL?.. GİRDİ?"

TÜRKİYE NATO’YA NEDEN VE NASIL GİRDİ?
Hasan Emre OKTAY 
NATO’nun Norveç’te düzenlediği komuta kontrol amaçlı Trident Javelin adlı tatbikatta, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarının düşman taraf, dolayısıyla hedef olarak gösterilmesi skandalı üzerine, Türkiye tatbikata katılan 41 askerini geri çekti.

Tüm vatandaşlarımızı çileden çıkaran bu olay üzerine Türk basınından, muhalefetten ve hükümetten büyük tepki geldi. Bu tepkiler üzerine ‘NATO, Norveç Ortak Harp Merkezi Komutanlığı’ yetkililerince Türkiye’den özür dilendi, bu nankör kumpası organize eden NATO görevlileri işten uzaklaştırıldılar. Ancak bu olay bardağı taşıran son damla mahiyetindedir. Artık Türkiye Cumhuriyeti, son derece haklı olarak NATO’daki varlığını sorgulama ve NATO’dan hızla kopma sürecine girmiştir. Zira 27 Mayıs 1960 Darbesi felaketi dâhil tüm darbelerin arkasında NATO’nun olduğu belgeleri ile ortaya çıkmıştır. Ayrıca Türk Savunma Sanayiinin 10 yıllar boyu süren bağımlılığının arkasında da NATO vardır. NATO bir yerde ABD demektir. ABD ise 15 Temmuz Darbe girişimin müsebbibi Fetullah Gülen’i, darbede yaşamını kaybeden 250 şehidimize, 2.000 gazimize rağmen ki bunların önemli bir kısmı malul gazidir, sırça köşkte prensler gibi yaşatmaktadır. Gönderilen sandıklar dolusu belgeleri değil okumak, eline bile almamışlardır. Şimdi de büyük bir pişkinlik ile Rıza Sarraf davası ile ekonomik olarak Türkiye’yi sıkıştırmaya hazırlanmaktadırlar. Bu davanın sonunda, büyük bir olasılıkla Türkiye’ye karşı ya bir ambargo, ya da milyar dolarlık tazminat talebinde bulunacaklardır.

ABD ve NATO ülkelerinden paramızla kendimizi savunmak için silah alma talebinde bulunduk, asla kabul etmediler. Bulgaristan’a, Hırvatistan’a ve birçok ülkeye kolaylıkla sattıkları silahları Türkiye’den titizlikle esirgediler. Bizde Rusya’dan S 400 füzelerini, teknolojisi ile birlikte almaya kalkınca da çılgına döndüler. Kısaca ifade edecek olursak görünen köy kılavuz istemez, ne NATO, ne ABD Türkiye’ye dost değil hatta düşman gibi davranmaktadır.       

Bu satırları kaleme almamın amacı NATO’ya giriş sebebimizin aydınlatılmasıdır. Zira Hafızayı beşer nisyan ile maluldür. Her olay meydana geldiği dönemdeki şartlarla değerlendirilmelidir.

CHP muhalefeti NATO skandalını üç gün boyunca eleştirdi ve sonra mutat üzere tekrar eleştiri oklarını Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Ak Parti hükümetine çevirdi. Sanki Atatürk ile Erdoğan’ın birlikte hedef gösterilmeleri bir Ak Parti tezgâhı imiş gibi tuhaf yaftamalar yapıldı ve bu eleştiri okları 1952 yılı rahmetli Menderes dönemine kadar uzandı. Birkaç televizyon programında da izledim, bizi NATO’ya sokan Menderes’tir. Menderes bu eylemi ile kendi dâhil birçok faili meçhule neden olmuştur gibi bilgi eksikliğine dayanan yanlış ifadeler kullanıldı.

O halde ‘önce bilgi sonra fikir’ diyelim ve NATO’ya bizi rahmetli Adnan Menderes’in nasıl ve niye soktuğunu kısaca irdeleyelim.

Yıl 1946, Tek Parti CHP dönemi, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Şükrü Saraçoğlu, 10 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinden aktarıyorum,

“Dört gün süren ve halkımızın kalbinde pek tatlı hatıralar bırakan ziyaretlerinden sonra dost Amerikalı denizciler dün sabah saat ondan sonra limanımızdan ayrıldılar… Gemilerin geldiği Cuma gününden beri adeta bir bayram yerini andıran şehir, misafirlerini aynı şevk ve heyecanla uğurluyor. Beylerbeyinden, Üsküdar’a, Beşiktaş’tan Sarayburnu’na kadar bütün sahiller kadın, erkek, çoluk çocukla dolu. Bu yalnız bir devletin diğer devlete karşı gösterdiği dostluk değil, bütün bir milletin diğer bir millete karşı duyduğu kardeşçe hislerin en samimi ve en canlı tezahürüdür. Bu gün İstanbul halkı için başlıca iş dört günden beri başımızın değil, kalbimizin üstünde taşıdığımız misafirlerimizi aynı konukseverlikle uğurlamaktır… Misafir gemicilerin şehre çıkış noktası olan Dolmabahçe Meydanı sabahın yedisinden itibaren dolmaya başlıyor. Misafirlerin İstanbul2da kaldıkları kısa müddet içinde edindikleri dostları kendilerine hediyeler getirmişler. Türk gazeteciler de misafir meslektaşlarına hediyeler hazırlamışlar… Denizyolları idaresi dost Amerikan denizcilerini İstanbul halkının daha rahatça uğurlayabilmesi için hususi vapurlar tahsisi etmiş. Amerikan kolejine ayrılan Moda vapuru Kabataş’tan, Üniversiteye ayrılan Şuvat yolcu salonu önünden, Ülev ile 68, 75 ve 76 numaralı vapurlar Galata rıhtımından 65 numaralı vapur Üsküdar’dan, Göztepe de Kadıköy’den saat tam 9,30’da hareket ediyorlar. İstanbul halkının Amerikalı denizcileri ne kadar sevdiğini anlamak için bu vapurları dolduran kalabalığı görmek kâfi… Bu sırada Providence demir alarak Sarayburnu’na doğru ilerliyor, onu Power muhribi ile dostlarımızı Çanakkale açıklarına kadar teşyi edecek olan torpido muhriplerimiz takip ediyor… Dünyanın en büyük harp gemisi Yavuz’un önünden geçerken bandomuz Amerika milli marşını çalıyor ve denizciler flamalarla selamlaşıyorlar… Sahillerde biriken halk, gemileri hararetle alkışlıyor, hayırlı yolculuklar temenni ediyor. Denizyolları vapurları Sarayburnu ve Selimiye önlerinde bekliyor, içerlerindeki kalabalık, harp gemileri geçerken mendiller sallıyor ve uğurlar olsun, güle güle diye sesleniyor… Gemiler Sarayburnunu dönünce Missouri kefilenin başına geçiyor. Providence , Power ve bizim harp gemilerimiz onu takip ediyorlar. Denizyolları vapurları kafilenin iki tarafından gidiyorlar. Sirkeci’den Yeşilköy’e kadar uzanan sahiller aynı heyecanlı kalabalıkla dolu. Misafirlerimiz müthiş bir alkış tufanı arasında İstanbul’u arkalarında bırakıyorlar… Yeşilköy açıklarında Denizyollarının on vapuru düdük çalarak dostlarımızı selamlıyor ve dönüyorlar. İki kardeş milletin yeryüzünde ebedi barışı kurmaktan başka gayesi olmayan donanmalarına mensup gemiler bir gelin alayı halinde Marmara’nın berrak suları üzerinde yavaş yavaş uzaklaşıyorlar… Yolunuz açık olsun dostlarımız”

İnanılır gibi değil, değil mi?
Şimdi bu tezahüratın nedenini anlamak için İkinci Dünya Savaşının bitimi olan 1945 yılından itibaren gelişen olayları kısaca hatırlayalım.

19 Mart 1945, Türkiye Moskova Büyükelçisi Selim Sarper ve Başkâtip Adnan Kural Rus Dışişleri Bakanı Molotof tarafından çağrılırlar. Savaş bitmek üzeredir ve Rusya galip tarafta bulunmaktadır. Türkiye, Almanların yenileceği anlaşıldığı halde, sizde savaşa dâhil olun, savaş daha çabuk bitsin ve daha az insan ölsün gibi ısrarlara rağmen İnönü’nün çekimser politikaları yüzünden bir türlü savaşa girmemiştir. Girse Türkiye de savaş galipleri arasında yerini alacaktı. Ancak Türkiye, silahlar bırakıldıktan sonra sembolik olarak Almanya’ya savaş ilan etmekle yetinmiştir. İnönü Dönemi kitabımızda bu konuyu ayrıntılı olarak irdeledik.

Muhtemelen Selim Sarper’in aklına çağrılmalarının sebebi olarak,  süresi bitmek üzere olan, 17 Aralık 1925 tarihli ‘Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması’ gelmiştir. Birinci Dünya Savaşında, Sarıkamış felaketinden sonra Rusya Doğu vilayetlerimizi işgal etmiş, Erzurum’a kadar topraklarımıza girmiştir. Ancak 1917 yılında Rusya’da Bolşevik İhtilali başlar ve iç çatışmalar dolayısıyla Rusya topraklarımızdan çekilir ve Anadolu’da bir süre sonra başlayacak milli mücadeleyi destekler. Zira İngilizler ’in Doğu bölgelerimize hâkim olmasını kendi güvenlikleri bakımından istemezler. Daha sonra da Türkiye ile söz ettiğimiz 1925 Dostluk ve Tarafsızlık anlaşması, Türkiye adına Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve SSCB Dışişleri Halk Komiseri Jorj Çiçerin tarafından Paris’te imzalanır. Anlaşmaya göre, taraflardan biri askeri saldırıya uğrarsa diğeri tarafsız kalacak, iki taraf birbirlerine saldırıda bulunmayacak ve karşı tarafın aleyhinde hiç bir ittifaka girmeyecektir. Sonradan bu anlaşma 17 Aralık 1929’da Ankara’da, 30 Ekim 1931’de yine Ankara’da, 7 Kasım 1935’de tekrar Ankara’da yapılan protokollerle üç defa uzatılmıştır ve son uzatma 10 yıl içindir. Son protokole göre, eğer anlaşmanın bitiminden 6 ay önce, yani 7 Mayıs 1945’e kadar taraflardan biri herhangi bir itirazda bulunmazsa anlaşma iki yıl daha yürürlükte kalacaktır. 7 Mayıs uzatma protokolü esas alındığında, anlaşmanın bitimine 8 ay vardır.

Molotof, Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Selim Sarper’e diplomatik bir lisanla SSCB olarak, Türkiye ile yapılmış olan17 Aralık 1925 tarihli tarafsızlık ve dostluk anlaşmasını fesh ettiklerini bildirir. Molotof, gerekçe olarak da anlaşmanın çok eskidiğini belirtir. Molotof, savaş sonrası değişen dünyada artık bu anlaşmanın anlamının kalmadığını ifade eder. Ona göre, anlaşma ya feshedilmeli ya da yeni şartların ışığında iyileştirilmelidir. 

Paris Anlaşması Birinci Dünya Savaşı döneminde Sovyet Rusya ile yapılan 3. Anlaşmadır. İlk anlaşma hemen savaş sonunda 3 Mart 1918’de yapılan ‘Brest-Litovsk Barış Anlaşması’dır. Osmanlı Hükümeti, Sovyet Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan ile birlikte imzalanan bu anlaşmanın Osmanlı devletini ilgilendiren dördüncü maddesine göre, Sovyet Rusya işgal etmiş olduğu Doğu Anadolu’yu tahliye ederek Osmanlı Devletine iade edecektir. Bu anlaşmadan 3 sene sonra 16 Mart 1921’de Sovyetler Birliği ile Türkiye Moskova Anlaşmasını imzalarlar. Bu anlaşma, iki devlet arasındaki hududu saptamıştır. Anlaşmaya göre Batum Sovyet Rusya’da, Kars, Ardahan Türkiye’de kalacaktır.

Brest-Litovsk anlaşması ile güya hudutlar sorunu bitmişti. Ama şimdi Molotof gururla sınır sorununu tekrar raftan indirmiştir. Ayrıca alınan duyumlara göre Sovyetler Birliği, Boğazların statüsünü tayin eden 1936 tarihli Montreux Anlamasından da memnun değildir.

Ankara’ ya dönen Selim Sarper Molotof’un deklerasyonunu, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine bildirir. Ancak İnönü’nün damadı gazeteci Metin Toker’in o dönemlerle ilgili anlatımlarından anladığımıza göre, ‘ülkede dış politika sahası hala sıkı bir kayıtlamanın altındaymış.’ Devletin kontrolünde olan Anadolu Ajansından başka, diğer gazeteler hiçbir şey yazamamaktalarmış. Dış basında yayımlanan her haber, sadece Anadolu Ajansı vasıtasıyla verilebilmekteymiş. Dolayısıyla yine Metin Toker’e göre, 1945 yılı ile ilgili gazeteleri karıştıran araştırmacılar Sovyet Rusya’nın Türkiye’ye karşı tutumu hakkında fikir sahibi olamazlarmış. Hâlbuki Türkiye son derece ciddi, tehditkâr bir durumla karşı karşıyadır.

Sovyet Rusya’nın Molotof’un ağzından Selim Sarper’e ifade ettiği deklerasyonunun, bu günkü
ABD’nin, FETO, PKK, YPG konusunda Türkiye’ye karşı aldığı tavırdan pek de farkı yoktur.  PKK’nın Suriye’deki kolu olan YPG’ye 3500 TIR dolusu silah, hatta ağır silahları DAEŞ ile savaşıyor bahanesiyle veren ABD, DAEŞ’in işi bittiği halde hala silah sevkiyatına devam etmektedir. Anlaşılan ABD, tarumar ettiği Irak ve Suriye’de YPG ve PKK teröristlerini kullanarak Türkiye’ye karşı bir ordu oluşturmakla meşguldür. Son Trumb-Erdoğan konuşmasında, Trumb silah sevkiyatını artık yapmayacaklarını söylemiş. Söylemiş de zaten giden silah gitti. Bu silahlar ne olacak? Son gelen haberlere göre, YPG’ye verilen silahların bir kısmını ABD geri alacakmış, inşallah diyelim. Soçi’deki Türkiye, İran, Rusya işbirliği ABD’yi hayli rahatsız etmişe benziyor. Tekrar konumuza dönelim.

4 Nisan günü, Türkiye Hariciye Vekili Hasan Saka, SSCB’nin Ankara’daki Büyükelçisi Vinogradof’a Türkiye’nin mukabil deklarasyonunu bildirir.

“…Türkiye Cumhuriyeti Türk-Sovyet dostluğuna bunca değerli hizmetler yapmış olan adı geçen anlaşmaya verdiği kıymeti belirtmek ister. Cumhuriyet Hükümeti Sovyet Hükümetinin vadesi biten bu anlaşmayı her iki tarafın bugünkü menfaatlerine daha uygun ve ciddi iyileştirmeler ihtiva edecek başka bir anlaşma ile değiştirmek telkinini müsait karşılar ve bu maksatla kendisine yapılacak teklifleri gereken bütün dikkat ve iyi niyetle incelemeye hazır bulunduğunu bildirmekle şeref duyar.”

Cevap deklerasyonu ne kadar soğukkanlı ve iyimser bir üslup içerse de, ilgili devlet kademelerinde bir telaş başlamıştır bile. Zira Sovyet Rusya, Ermenistan’ı, Gürcistan’ı, Azerbaycan’ı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine katarak doğu sınırımıza dayanmış vaziyettedir. Bir taraftan da Doğu Avrupa’da işgal ettiği Polonya’dan çıkmamış, Macaristan, Bulgaristan, Çekoslovakya’ya, Asya’da Türki devletlere rejimini ithal etmek, dolayısıyla bu ülkeleri Sovyetler Birliğinin bir uydusu haline getirmek çabasındadır. Özel sektörün ilga edildiği, her kuruluşun devletleştirildiği, dinin afyon telakki edilerek yasaklandığı, ateist Marksizm’e dayanan Sovyet rejimi şimdi de Türkiye Cumhuriyetini gözüne kestirmiş görünmektedir.

Zaten, 16-26 Aralık 1945 tarihinde Moskova’da düzenlenmiş olan dışişleri bakanları konferansında, Stalin yaptığı konuşmada, Sovyetlerin Türkiye’ye yönelik toprak ve Boğazlarda üs taleplerini açıkça ifade etmiş durumdadır. Alman Nazilere karşı Rusya ile müttefik olan ABD ve İngiltere dışişleri bakanları da bu toplantıya katılmışlar. Toplantının tutanaklarında, Stalin’in bu saldırgan talepleri bulunmaktadır. Bu belgeler, ‘Foreign Relations Of The United States. Diplomatic Papers’ adlı yayın (FRUS) içerisinde kamuoyuna açılmış. Belgelere göre,

“Toplantıda önce Bakü petrolleri ve İran konuşulmuş, daha sonra Türkiye ele alınmış. Stalin İngiliz Dışişleri Bakanı Bevin’e, Boğazların yönetiminin sadece Türkiye’ye bırakılamayacağını, Boğazlarda bir Sovyet üssü kurulmasının şart olduğunu söylüyor ve Türkiye’nin Doğusundaki Kars ve Ardahan’ın tıpkı Batum gibi Sovyetler Birliği sınırlarına katılması gereğinden bahsediyor. Sebep olarak da bu iki vilayetimizi Türkiye’nin işgal ettiği topraklar olarak gösteriyor. 1921 Kars ve Moskova anlaşmaları öncesi sınıra geri dönülmesini istiyor. O dönemde ihtilalin getirdiği iç çatışmalardan dolayı Sovyet yönetiminin zayıf olduğunu ve Türkiye’nin bundan istifade ederek Lenin’i ikna ederek Kars, Ardahan’ı bir nevi işgal ettiğini ve bu haksızlığın giderilmesinin gerektiğini ileri sürüyor. ”

Hatırlanacağı üzere, 1870'ten itibaren Çarlık Rusya’sının denetimine giren Kars ve Ardahan, Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk ve Lenin yönetimlerinin mutabakatı sonucu 1921 Kars ve Moskova antlaşmalarıyla geri alınmıştı. Tutanaklara göre toplantıda, İngiltere Dışişleri Bakanı Bevin Boğazlar konusunda karasız gibidir. Zira Bevin Stalin’e evet Boğazlarda bir Sovyet üssü kurulması konusu daha önce konuşulmuştu, diyor ve Stalin’de Boğazlar ’da üs isteklerinin sürdüğünü söylüyor.  

Aziz Dostlar görüldüğü gibi tek dişi kalmış bu canavarlar, koskoca Osmanlı İmparatorluğunu aç kurtlar gibi paramparça ettikleri yetmiyormuş gibi, gözlerini hala Türkiye Cumhuriyetinin güzel coğrafyasının, güzel topraklarına dikmişlerdir.

Gerçekte, Molotof, Sarper’e ne kadar diplomatik bir dille 1925 anlaşmasını fesh ettiklerini ifade etse de, takındığı maskenin arkasındaki görüntü dehşet vericidir.    
 
Yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyetinin o zamanki imkânları ile Sovyet Rusya ile baş edebilmesi mümkün değildir. Çare olarak bir taraftan İngiltere ve ABD’ye hissedilir bir yakınlaşma da başlamıştır.  Ancak Sovyetler Birliği Boğazların kontrolü ve idaresi işini bir Karadeniz meselesi olarak görmekte ve hatta Montrö (Montreux) anlaşmasında Karadenizli olmayan tarafların imzasının bulunmasını yadırgamaktadır. Boğazlarda üs kurma işini Türkiye ile karşılıklı olarak kolaylıkla halletmek istemektedir. Nitekim Sovyet Rusya Türkiye’ye baskı yapmaya başlarken, İngiltere, ABD gibi ülkelerle iyi geçinmeye de dikkat etmektedir. Yani günümüzde 2017 yılında ABD’nin Türkiye’ye karşı sürdürdüğü düşmanca tutumu, o günlerde Sovyet Rusya üstlenmiş görünmektedir.

Ancak Sovyetler birliği ne kadar ABD’ye yakınlaşmak istese de, uygulamakta olduğu yayılmacı politikaları büyük tedirginlik yaratmaktadır.  Ayrıca Sovyetler Birliği hem kantite hem de kalite itibariyle askeri gücünü hararetli bir şekilde arttırma yoluna girdiği de gözlerden kaçmamaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Rusya’nın da kayıpları ağır olmuştur, şehirleri harap olmuş, yolları, fabrikaları yıkılmıştır. Ama tüm bunlara rağmen Sovyet Rusya nerdeyse bütün gücünü işgaller yapabilecek bir ordu oluşturmaya harcamaktadır.  Soğuk Savaş dönemi başlamak üzeredir.

Haziran ayı içinde Rusların girişimleri somutlaşmaya başlar. Haber 26 Haziran’da BBC tarafından dünya kamuoyuna açıklanır.  Sovyetler Birliği Boğazların idaresinde imtiyazlı mevki istemektedir. Ayrıca 1921’de Türkiye’ye terk edilen Kars ve Ardahan’ın da iadesini talep etmektedirler. Sovyet Rusya taleplerinin hemen ardına, kendine göre uydurduğu gerekçeleri sıralamaktadır. Onlara göre, esas amaçları Karadeniz’in güvenliği. Bu günkü rejimle Türkiye Boğazları Sovyetlere kapayabilir, Sovyetlerin düşmanlarına açabilirdi. Sovyetler Birliği bu sistemin devamına güvenlikleri açısından izin veremezmiş. Ruslar taleplerinde iyice Türkiye’nin iç işlerine karışmaktadırlar. Zira Türkiye’de daha demokratik ve daha temsili bir Türk hükümeti kurulmasını da arzuladıklarını belirtiyorlar.

Türkiye Sovyetler Birliğine verdiği cevaplarda, Rusya’nın somut isteklerine hiç değinmeden, sadece 1925 anlaşmasının iyileştirilmesi ve iyi ilişkilerin sürdürülmesi şeklinde ifadelerde bulunmaktadır. Ancak gerçekte, Sovyet Rusya’nın talepleri Türkiye’nin üzerine tam bir kâbus gibi çökmüştür. Bu ortamda Sovyetlerin Ankara Büyükelçisi ile Türkiye Dışişleri Bakan Vekili Nurullah Esat Sümer arasında bir konuşma cereyan eder. Rahmetli Sümer, Büyükelçi Vinogradof’a sormuş, ‘Bu kadar geniş topraklara sahip olan Sovyetler Birliği hala niye toprak istiyor?’  Cevap hem tuhaf, hem öfkelendiricidir, ‘Ek toprağa ihtiyacı olan Sovyetler Birliği değil, Ermenistan Sosyalist Cumhuriyeti pek ufak, toprağa muhtaç’

17 Temmuz 1945 günü Berlin’de Potsdam Konferansı’nın çalışmaları başlar. Savaşın üç büyük galibi ABD adına Başkan Truman, Sovyetler Birliği adına Mareşal Stalin, İngiltere adın Başbakan Churchill konferansta bir araya gelmişlerdir. Boğazlar meselesinin bu konferansta konuşulacağı kesin gibidir. Dolayısıyla Türkiye’nin gözü, kulağı Berlin’dedir. Sarper-Molotof görüşmesinden sonra ki, gelişmeler muvacehesinde İngiltere Türkiye’ye daha yakın bir tutum sergilemiş ama ABD kararsız bir izlenim vermiştir. Dünya Batı ve Doğu olarak ikiye ayrılmak üzeredir. Batı’nın lideri ABD’dir. Dolayısıyla Postdam’da ABD’nin özellikle Boğazlar konusundaki tutumu, yaşamsal derecede önem kazanmış vaziyettedir.


Çok ilginç ve üzücüdür. O dönemle ilgili anıları okuduğumuzda öğreniyoruz, tıpkı bugün olduğu gibi bir takım çevreler ‘canım Rusya’nın talepleri de o kadar kötü değil, nasıl olsa onlarla başa çıkamayız, bu taleplerin hiç olmazsa bir kısmını kabul edelim’ gibi kendi rahatlarını düşünüp, Sovyet Rusya’ya boyun eğme taraftarı oluvermişler. Bu günde sayıları az da olsa hain ve korkak karakterli kişilerin Güney Doğu’yu kolaylıkla gözden çıkardıklarını unutmayalım. Hâlbuki Allah korusun Güneyimizde toprak kaybetsek akabinde yeni talepler gelecektir. O tarihte Sovyet Rusya’nın gerçek niyeti, Türkiye’yi Polonya yapmaktır.  Şüphesiz ki, İngiltere veya ABD’nin Türkiye’nin yanında olması demek tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi pastayı tamamen Rusya’ya kaptırmamak içindir.

Postdam kongresi devam ederken Türkiye çok endişelidir. Zira Sovyet Rusya, Romanya ve Bulgaristan’a yığınak yapıyor, bir taraftan da Moskova’nın sesi radyosu sürekli komünizm propagandalarına başlamıştır. İleriki tarihlerde bu tür radyoların CIA faaliyeti olduğu falan ileri sürülecektir. ABD de, İngiltere de Boğazlardan Karadeniz de kıyısı olan ülkelerin savaş gemilerinin serbestçe geçmesi taraftarıdır. Ruslar ise Süveyş kanalı nasıl İngilizlerin, Panama Kanalı da nasıl ABD’nin hâkimiyeti altındaysa, Boğazların da Sovyetlerin hâkimiyeti altında olmalıdır, düşüncesinde direniyorlardı.  Ayrıca 1921 Anlaşmasından yakınıyorlar, biz ihtilalimiz yüzünden iç işlerimizle uğraşırken ve zayıf düşmüşken Türkiye Sovyet Ermenistan’ının ve Sovyet Gürcistan’ının birer parçasını koparmıştır gibi garip iddialarda bulunuyorlardı. Boğazlarda ise Türk askeri üslerine ilaveten, Sovyet askeri üslerinin kurulması, Karadeniz devletlerine karşı saldırgan maksatlarla başka devletler tarafından Boğazların kullanılması tehlikesinin önlemesi bakımından şarttır, diyorlar ve Boğazların kontrolünü tamamen Türkiye’ye veren 1936 Montrö ( Montreux) anlaşması fesh edilmelidir dibi görüşler dile getiriyorlardı.

Saldırgan Sovyet devleti adeta bir melek gibi tavırlar içine girmiş, mağdur edebiyatı yaparak Türkiye’den yakınmaktadır. Sonuçta ABD ve İngiltere, Sovyetlerin Boğazlarda askeri üs kurmasına yanaşmasalar da tüm ticari ve askeri gemilerin Boğazlardan serbestçe geçebilmeleri (seyrüsefer) görüşünde olduklarını belirtirler.  Bu durumda Montrö anlaşmasının tadil edilmesi gerekiyordu. Ancak Stalin bu görüşe karşı çıkar. Ona göre, eğer Panama, Süveyş dâhil bütün su geçitlerine seyrüsefer serbestliği getirilirse, Boğazlar ile ilgili görüşlerine katılabileceklerini ifade eder. Ancak henüz Türkiye’nin görüşünü almak konu bile edilmemiştir. Uzun tartışmalardan sonra Postdam Konferansının sonuç bildirgesi yayımlanır.  Bildirgede Türkiye ile ilgili bölüm şöyledir,

“Üç Hükümet, günün şartlarına artık uymadığından dolayı, Montrö’de imzalanmış Boğazlar sözleşmesinin tekrar gözden geçirilmesini kabul etmiştir. Bundan sonraki safhada boğazlar konusu her 3 hükümet ile Türk hükümeti arasında doğrudan doğruya yapılacak görüşmelere konu olacaktır. “

Bu bildirgeye göre de Türkiye zor durumdadır. Zaten Lozan ve Misak-ı Milli konusu pek tatminkâr değildir. Bu yüzden de Montrö anlaşması yapılmıştır. Ancak şimdi Montrö anlaşmasının da ya tadili ya da feshi söz konusudur.  Eğer Türkiye İkinci Dünya Savaşına, Almanların yenileceklerinin belli olduğu iyi bir zamanlama ile katılsaydı, gıyabında yapılan toprakları ile ilgili üç süper gücün pazarlıklarına büyük bir olasılıkla muhatap olmayacaktı. Belki de Postdam’da masalardan birinde Türkiye temsilcisi de oturacaktı. Ayrıca eğer Türkiye askeri bakımdan yeteri kadar güçlü olsaydı, bu pazarlıklar yine yapılamazdı. Hani derler ya orman kanununa göre, güçlü zayıfı yer. Bu kanun asla sadece ormanda geçerli değildir. Şekil değiştirmiş, diplomatik bir kibarlığa büründürülmüş bir şekli ne yazık ki insanlar, topluluklar ve devletlerarasında da geçerlidir.

Türkiye için iki şans vardır. Birincisi savaş yorgunu, galip gelse de savaştan perişan çıkmış ülkelerin bıkkınlığı ve savaştan çekinmeleri, ikincisi de yayılmacı politikalar izlemeye başlamış olan Sovyet Rusya’nın yayılmacılığını, kendi güvenliği için durdurmak isteyecek kapitalist ABD’nin Türkiye’nin yanında yer alması.  Nitekim ortaya çıkan durumdan son derece tedirgin olan Türk hükümeti ABD’ye ve İngiltere’ye durumu, görüşlerini anlatan bir nota verir. Nota’ ya göre, Sovyetlerin Boğazlar üzerindeki talepleriyle, Kars ve Ardahan üzerindeki talepleri aynı meselenin bağlantılı parçalarıdır. Bunlar birbirinden ayrı mütalaa edilemezler. Çünkü tehdit edilen hem Türk bağımsızlığı, hem de Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür.

Baştan beri çekimser, sessiz görünen ABD’yi, kendi geleceğini de işin içine sokacak gibi görünen bazı gelişmeler, aniden canlandıracaktır. Şöyle ki, Boğazların tarafsızlaştırılması veya beynelmilelleştirilmesi Birleşmiş Milletler içinde, Panama ve Süveyş kanalları içinde aynı işlemin yapılmasına yol açacaktır. Ayrıca Boğazlar meselesi esas mesele değildir. Zira bir savaş esnasında Girit’te üslenecek bir hava kuvveti Boğazları Rusya’ya derhal kapatabilir. Bu bağlamda Boğazlar ’da Rusya’nın üssü olması veya olmaması önemli değil. O halde esas mesele Türkiye’nin iç rejimini değiştirmektir. Sovyetlerin Baltık’tan Karadeniz’e kadar kurdukları zincirde Türkiye Sovyet rejimi ile yönetilmeyen tek farklı ülkedir. Türkiye’de kurulacak dost bir Sovyet rejim zaten Boğazların kontrolünü otomatik olarak Sovyet Rusya’ya verecektir. Hepsinden önemlisi Türkiye’deki bu rejim Türk-İngiliz-ABD ittifakını kısaca Ortadoğu’daki batı tesirini sonlandıracaktır.

Nihayet ABD tarafı gerçekleri görmeye başlamıştır. Nitekim 2 Kasım günü Wilson Dışişleri Bakanı Hasan Saka’ya ABD’nin Montrö sözleşmesi ile ilgili görüşlerini bildirir. ABD’ye göre, Boğazlarda tarafsızlaştırılma yoktur. Türkiye Boğazların bekçisi olmaya devam edecektir. Ancak Türkiye, harp zamanında Boğazlardan Sovyet savaş gemilerinin geçişini kabul edecektir. Montrö sözleşmesinin gözden geçirilme süresi de 1946’dır zira sözleşme 1936’da imzalanmıştır. 1946’da bu amaçla bir komisyon toplanırsa, ABD’de memnuniyetle katılacaktır.

Hükümet çevrelerinde büyük bir ferahlama yaratan ABD’nin görüşleri, aynı zamanda Türk notasına da cevaptır ve İngiltere ile Sovyet Rusya’ya da bildirilir.  Ancak Sovyet Rusya taleplerinden vaz geçmez. Nitekim 7 Kasım’da,  Sovyetler Birliği tarafından 1925 anlaşmasının sona erdiği Türkiye’ye bildirilir. Artık Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ne dostluk ne de saldırmazlık anlaşması vardır.

1946 Ekim ayında Rus birlikleri Balkanlarda tatbikatlara başlar. Kafkaslara da yeni tümenler gönderilmiştir. Türkiye’de ciddi bir endişe varken, İngiltere ve ABD’nin de telaşa kapıldığı kayıt altındaki yazışmalardan anlaşılıyor.  Bu arada Sovyet Ermenistan’ın kapıları Türkiye’deki Ermenilere açılır ve tanınmış iki Gürcü Profesör Doğu Anadolu topraklarını Gürcü toprağı ilan eden bir makale yayımlarlar. Çankaya’da uykusuz geceler başlamıştır.

Dış tehditlerin yarattığı bu ürkütücü atmosfer devam ederken, Türkiye Cumhuriyetinde önemli olaylar gerçekleşmeye başlar. Üçüncü Dünya Savaşını demokrasi ile idare edilen, seçimle iktidarların değiştiği, İngiltere, ABD, Fransa gibi liberal düzene sahip ülkeler kazanmıştı. Kaybedenler ise Führer Hitler’in Almanya’sı, Duçe Musolini’nin İtalya’sı ve İmparatorun Japonya’sı idi.  Kazananlar arasında bir Sovyet Rusya anti-demokratik tek parti Komünist Partisinin yönetiminde, Stalin’in tek adamlığında bir rejime sahipti ve bu Rusya gözünü Türkiye’ye dikmişti. Türkiye’de Tek Parti CHP, Milli Şef İsmet İnönü yönetimi vardı. Ayrıca Milli Şef İsmet İnönü partinin değişmez genel başkanı idi. Bir nevi şef anlamındaki Führer, Duçe yönetimlerinden pek farkı olmayan Milli Şef yönetimi ile batıya yaklaşmak mümkün değildi. Fakat böyle bir yaklaşım da Sovyet Rusya yüzünden, artık zorunlu hale gelmişti.

Türkiye’nin durumunun vahametini anlayan İsmet İnönü’nün izniyle, Mayıs 1946 yılında toplanan CHP Olağanüstü İkinci Genel Kurultayında Milli Şeflik payesi kaldırılır. Böylece bu tarihten itibaren CHP Genel Başkanları seçimle tayin edilecektir. Ancak tek parti düzeni asla demokratik bir düzen olarak kabul edilemezdi. Daha önce Atatürk döneminde 1924 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkaları kurulmuş ancak hemen kapatılmıştı. Meclisimizde İsmet Paşa yönetimine karşı en ufak bir muhalefet yapmak cesaret işiydi. Nihayet milletvekilleri arasından dört cesur adam çıkar ve tarihimize ‘Dörtlü Takrir’ adı ile geçen bir takrir (önerge) ile hükümeti eleştirirler. Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü takrirlerinde hükümetin Meclis tarafından denetlenmesini talep ederler ve demokratikleşme, liberalleşme taraftarıdırlar. Eleştiriye hiç alışık olmayan CHP Tek Parti Hükümeti bu takrire Menderes Koraltan ve Köprülü’yü partiden ihraç edecek kadar büyük tepki gösterir. Bayar da önce milletvekilliğinden sonra da kurucularından olduğu CHP’den istifa eder. Bu dört cesur adam daha sonra Demokrat Partiyi kurarlar. Temmuz ayında da 1946 genel seçimleri yapılır. Seçimler son derece şaibelidir. Açık oy, gizli tasnif gibi tuhaf bir yöntem kullanılmış, DP’nin kazanması kesin olan yerlerde sandıklar tahrip edilmiş ve sonuçta CHP, İsmet İnönü güya seçimle iktidarını sürdürmüştü. 1946 seçimleri ülkedeki huzuru bozar, ciddi bir hoşnutsuzluk havası tüm ülkeyi kaplar. Ancak birdenbire çok önemli bir haber bir bahar havası yaratır.

ABD’nin Missouri zırhlısı İstanbul’u ziyaret edecektir. Missouri savaş sonunda Japonya’nın tesliminin imzalandığı dev bir savaş gemisidir. Missouri’ye Providence savaş gemisi de eşlik etmektedir. Makalemizin başında Cumhuriyet gazetesinden aktardığımız Missouri’yi uğurlama şenlikleri işte bu ziyaret sonunda yaşanmıştır. Zira ziyaret çok önemlidir, açık seçik Sovyet Rusya’ya bir gözdağı verme amacındadır. ABD Türkiye’nin arkasında biz varız demek istemektedir. Ayrıca bu ziyarette önemli bir jest de vardı. Türkiye’yi Washington’da uzun yıllar temsil etmiş olan Büyükelçi Mehmet Münir Ertegün 11 Kasım 1944’de Amerika’da ölmüş ve cenazesi orada kalmıştı. Şimdi ABD nezaket gösteriyor cenazeyi Missouri gibi sansasyonel etkisi olan bir zırhlı ile Türkiye’ye gönderiyordu.

Bu ziyaret sonrasında Sovyet Rusya’nın tavırlarında bir değişiklik görülmez, bilakis bir hırçınlık gözlenir. Bu sefer Ruslar, Ermeni, Gürcü isteklerinin yanına Kürt meselesini de eklerler. Rus gazetesi Trud durup dururken ‘Bağımsız Kürdistan’ konusunu işlemeye başlamıştır. Hepsinden tehlikelisi Ruslar artık Boğalar konusundaki taleplerini resmen açığa vururlar. Türkiye Dışişleri Bakanlığına 7 Ağustos tarihini taşıyan bir Sovyet Rusya notası verilir. Üstelik nota içeriği ABD ve İngiltere’ye de bildirilir. Rus notasında Türkiye, İkinci Dünya Harbi sırasında Boğazları iyi kontrol edememekle suçlanıyor ve yeni bir Boğazlar rejiminin gereğinden bahsediliyordu.  Bu rejime göre sadece Karadeniz’de kıyısı olan devletler Boğazların yönetimi ile ilgili yetkiye sahiptirler ve Boğazların güvenliği için Türkiye ve Sovyetler Birliği ortak olarak hareket etmelidir. 

Dikkat edilecek olursa Rus notası ABD ve İngiltere’yi dışlamaya yöneliktir.  Doğal olarak bu nota Türkiye’nin işine yarayacak ABD’yi daha çok işin içine çekecek, hatta taraf yapacaktır. Bu sırada Türkiye’de seçim sonuçlarına istinaden Recep Peker Hükümeti kurulmuştur. Hasan Saka Dışişleri Bakanıdır. Nitekim ABD derhal Rus notasını ret eder. Sovyetler Birliğinin esas hedefinin Türkiye’nin kontrolünü ele geçirmek olduğu artık iyice anlaşılmıştır.

ABD ve İngiltere ile yapılan bir dizi diplomatik temastan sonra, Türkiye Sovyetler Birliğine cevabi notasını 22 Ağustos 1946 günü verir. Türkiye’nin notasında, savaş sırasında Boğazların kontrolü ile ilgili Sovyet suçlamaları ret ediliyor, Türkiye’nin bağımsız bir ülke olduğu vurgulanıyor. Boğazların kontrolüne hiçbir Karadeniz ülkesinin katılmasına gerek olmadığı da belirtiliyordu. Ancak Montrö sözleşmesinin tekrar gözden geçirebileceği de ifade ediliyordu. Türk notasının ardından hemen cevabi Rus notası gelir ve bu durum bir sağırlar diyaloğu halinde, notalaşarak bir süre devam eder. Ancak durum hala son derece tehlikelidir. Zira ne ABD ile ne İngiltere ile Türkiye arasında herhangi bir pakt bulunmamaktadır. Rusya aniden Türkiye’ye bir saldırıda bulunsa ABD hangi gerekçeyle müdahale edecektir? Hâlbuki ABD ve Avrupa ülkeleri arasında Sovyet yayılmacılığına karşı, sonunda NATO’ya dönüşecek ittifak faaliyetleri çoktan başlamıştı.  Daha Paris konferansından hemen sonra, gitgide güçlenen Sovyetler Blokuna karşı Batı Federasyonu kurma fikri oluşmuştu. Nitekim 1948 yılında İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg arasında ekonomik, kültürel ve savunma işbirliğini ön gören Brüksel Anlaşması yapılacaktır. Ancak bu ülkelerin gücü Sovyet Bloku karşısında yetersizdir. Bunun üzerine Kanada, ABD, İzlanda, İtalya, Portekiz’in de katılımıyla Kuzey Atlantik Paktı (North Atlantic Treaty Organization) 4 Nisan 1949 tarihinde imzalanacaktır. Bu anlaşmalar Sovyetler tehlikesinin büyüklüğünün bir belgesidir. Zira Polonya, Doğu Almanya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, tüm Türki devletler Sovyet etkisine girmiş ve askeri güçleri ile dev bir ordu meydana getirmişlerdir. Sovyet Rusya’nın gözü şimdi de Türkiye üzerindedir.

 Geçen kısa sürede Kuzey Atlantik Paktı, 4 Nisan 1949’da NATO (Atlantic Treaty Organization) adını alacaktır. Diğer tarafta Sovyetler Birliği güdümündeki ülkeler de, bir süre sonra aralarında askeri güce dayalı Varşova Paktını 1955 yılında imzalayacaklardır. Böylece dünya amansız bir soğuk savaşın içine girecektir.

Türkiye böylesine yaşamsal tehlikeler altında olmasına rağmen bir türlü NATO’ya davet edilmez. Hatta İsmet İnönü yönetimi NATO’ya girmek için çeşitli mesajlar gönderir, ancak nafiledir. Tıpkı bugün Avrupa Birliği konusunda olduğu gibi Türkiye’yi tam manasıyla NATO’ya almak istemezler. Türkiye’nin isteği karşısında Türkiye’ye sadece Ortadoğu komutanlığı gibi yarı üyelik tekliflerinde bulunulmuş, Türkiye’de bunu kabul etmemiştir. Bu teklif aynen Merkel’in ‘İmtiyazlı Ortaklık’ teklifi gibidir.

ABD, Sovyet Birliği karşısında Türkiye’nin yanında yer almıştır ancak bu yer alış tamamen kendi çıkarları sebebiyledir. Zira savaş sonrası ortamda Türkiye kanaatimizce İnönü’nün çekimser, kararsız politikaları yüzünden tam manasıyla bir yalnızlığa itilmiştir. Avrupalılara göre, Türkiye savaşta Almanlara yakınlık göstermiştir. Müttefiklerin ısrarına rağmen savaşa müdahil olarak katılmamıştır.
Bu arada ABD’deki Ermenilerde boş durmazlar, Türkiye aleyhine propagandalar ayyuka çıkar. Zira eğer Türkiye Demirperde ülkesi olursa Ermenistan ile Doğu Anadolu’nun birleşmesi mümkün olacaktır, hayaline kapılırlar.

NATO oluşumu süreci içinde batı âleminin, bırakın Türkiye’yi aralarına almayı 21 Şubat 1947 tarihinde İngiltere, Türkiye ve Yunanistan hakkında bir muhtırayı ABD Dışişleri Bakanlığına verir. Muhtıraya göre ekonomik bakımdan sıkışık olan İngiltere Türkiye’ye ekonomik ve askeri yardım yapamazmış. O tarihte Truman doktirini çerçevesinde Marshall Planı yardımları, Sovyet tehdidi altında olan ülkelere de yapılıyordu. İngiltere bu yardımlardan rahatsız olmuş olmalı.

14 Mayıs 1950 tarihinde Türkiye’de genel seçimler yapılır ve seçimleri Demokrat Parti büyük bir çoğunlukla kazanır. Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes başbakan olmuştur. Eski Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve partisi CHP artık muhalefet sıralarına yerleşmişlerdir. Menderes tabiri caizse sefalet içinde bir Türkiye devir alır. Halkımızın % 80’i köylerde yaşamaktadır ama köylerde yol yoktur, su yoktur, elektrik yoktur. Kadın, erkek, çocuk mandalar arasında yıkanmaktalar, bit, tifüs, verem salgın halindedir. Sağlık hizmetleri sadece bazı şehir merkezlerindedir.  O zamanki Türk köylerinin halini bir köy öğretmeni olan Mahmut Makal, ‘Bizim Köy (Varlık Yayınları) adlı kitabında ayrıntılı anlatmıştır.

Türkiye savaş yıllarında ordusu için bazı yardımlar almıştı. Bu batı yardımları esasen Türkiye’yi savaşa sokmak için verilmişti. Ancak bu yardımlarla CHP hükümeti altın ve dolar stoku yapmış, bazı kayıtlara göre 245 milyon dolarlık altın stoku varmış. Dış tehditler için alınan ve Merkez Bankası kasalarında bir savaş hali için stoklanan bu altınlar elbette karın doyurmuyordu.

Konumuzla ilgili olarak ifade edecek olursak, Rus tehditleri tüm şiddetiyle devam etmesine rağmen Türkiye NATO’ya hala kabul edilmemiştir. Birinci Menderes Hükümeti de ilk işlerinden biri olarak
NATO’ya başvurur. Ama yine sonuç alınamaz.

1950 yılında Kore Savaşı patlar.  Kuzey Kore ve Güney Kore arasında meydana gelen bu iç savaş Türkiye için büyük bir öneme sahiptir. Zira ABD ve Birleşmiş Milletlerin Güney Kore yanında,  Çin Halk Cumhuriyet ve Sovyet Rusya’nın Kuzey Kore tarafında yer almalarıyla savaş uluslararası bir boyuta taşınmıştır. Komünizm yayılmacılığından öcü gibi korkan ABD, Birleşmiş Milletleri de devreye sokmaya çalışır. Koca bir dev Çin ve Kuzey Kore de komünist bir rejime girmişlerdir. Şimdi de Kuzey Kore Güney Kore’ye rejimini ithal etmek istemektedir.

Görüldüğü gibi Kore gerçekte, emperyalist güçlerin oyunları ile tam ortasından 38. Paralelden itibaren ikiye bölünmüş ve şimdi de bölünen bu iki parça iç savaşa sürüklenmiştir. Yakın gelecekte aynı bela Vietnam’ın da başına gelecektir. 2017 yılında PKK terörü, Ermeni Soykırım tasarısı, FETO yapılanması 15 Temmuz darbe girişimi derken emperyalist güçlerin Türkiye’ye yapmak istedikleri de farksızdır.

ABD Kore savaşı münasebetiyle, tüm Birleşmiş Milletler ülkelerinden asker yardımı ister. Rahmetli Menderes siyasal bir öngörü ile bu isteği ilk değerlendiren ülkenin Türkiye olmasını sağlar. Türkiye Kore Savaşı’na 241. Piyade birliğini Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında gönderir. Türkiye bu savaşta çok fazla askeri kayba uğramasına rağmen büyük bir başarı göstermiş ve çok faydalı olmuştur. Tüm hür dünyada yalnızlığa itilmiş olan Türkiye’nin prestiji bir anda tavan yapar. Kahraman Türk piyadeleri hür dünya için canlarını hiçe saymış ve saldırgan Komünist Kuzey Kore ile göğüs göğüsse süngü savaşları yapmış şehitler, gaziler vermiş ve Kuzey Kore’nin, Çin’in durdurulmasında önemli rol oynamıştır.

Rahmetli Menderes Türkiye’nin itibarının son derece yükseldiği bu ortamda, ikinci bir hamle yapar ve NATO’ya yeniden müracaat eder. Artık Türkiye’nin NATO nezdinde ret edilmesi mümkün değildir. Böylece 18 Şubat 1952 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti NATO’ya tam üye olur. Akabinde 8 Eylül’de İzmir’de Müttefik Kara Kuvvetleri Karargâhı (Landsoutheast) kurulur ve karargâhın başına ABD’li bir Korgeneral getirilir. 

Artık Türkiye Cumhuriyeti topraklarından talepte bulunmak veya Türkiye’ye saldırmak ABD ve NATO devletlerine saldırmak ile eş değerdir. Dolayısıyla Rusların Kars, Ardahan’ı istemeleri ve Boğazlarda üs kurma talepleri bıçak gibi kesiliverir.

Aziz dostlar, o tarihin şartları göz önüne alındığında Menderes’in akılcı politikaları sayesinde NATO’ya girmemiz milli bir zafer olmuştur.
MENDERES VE KORE TÜRK TUGAYI

10 Mart 1954 tarihli ve 6375 sayılı kanunla, ‘NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi’ Türkiye tarafından kabul edilmiştir. Bu sözleşmenin kabulünden itibaren ABD’nin Türkiye topraklarında askeri tesisler ve üsler kurması, askeri personel bulundurması başlamıştır.  Ancak 1954’den itibaren hele Sovyetler Birliğinin 1991 yılında dağılması, soğuk savaşın sona ermesi ve yayılmacı Sovyet tehlikesinin ortadan kalkmasından sonra kanaatimizce NATO mahiyet değiştirmiştir. Zira Varşova Paktı ortadan kalkmış ve ABD ile NATO dünyada tek güç haline gelmiştir.

Artık öyle bir noktaya gelinmiştir ki, 2017 yılında NATO’nun Türkiye için faydalı mı zararlı mı olduğunu tartışmaktayız. Zira Türkiye’mize büyük zarar veren, kalkınmasını, demokratikleşmesini durduran askeri darbelerin arkasında hep NATO izlerini gördük. NATO bir yerde ABD demektir. Türkiye’yi NATO’ya sokarak Sovyet tehditlerinden kurtaran Adnan Menderes’in 1960 yılı Temmuz ayında Kruşçev ile Moskova’da randevusu olduğunu düşünürsek 27 Mayıs Darbesi felaketinin ve infazların arkasında da ABD izlerini bulabiliriz.

Kurtlar sofrasında bağımsızlığın tek yolu güçlü bir ekonomiye ve güçlü bir orduya sahip olmaktan geçer.

HASAN EMRE OKTAY
Fenerbahçe, 28.11.2017

6 Eylül 2017 Çarşamba

YALÇIN BAYER (HÜRRİYET) Sami Selçuk, bize de sitem eden bir açıklama gönderdi ve “Yassıada’da Başkan Başol’un yargılama biçimi elbette tartışılabilir; özellikle gereksiz sorular sorması eleştirilebilir. Ancak yargılamanın temel ilkelerinden birini dile getirmesi, utanılası değil, tam tersine övülesi bir durumdur” dedi.

Sayın Yalçın Bayer,
Yassıada Mahkemeleri 1961, ‘Devlete ait ancak, çok partili siyasal yaşama geçildiği halde hala CHP’nin envanterinde ve kullanımında olan devlet mallarının, hazineye intikali’ davası görülüyor. Davanın adı ‘CHP Mallarının Yasayla Hazine’ye Aktarılması Davası’ şekline getirilmiş. Bu mallar arasında eski TBMM binası bile var ve bu bina CHP Genel Merkezi olarak kullanılmakta. Tek Parti döneminde, devlet-parti birlikteliği uygulaması içindeyken, bu mallar CHP kullanımındadır. Ancak 1946’da çok partili hayata geçildiği, 1950’de iktidarın CHP’den başka bir parti DP’ye geçtiği halde, CHP bu malları hazineye iade etmiyor. Bunun üzerine DP Hükümetinin çıkardığı bir yasa ile devletin malı, bir parti inhisarından çıkartılıp devlete yani hazineye intikal ettiriliyor. Tarihi TBMM binası da müze yapılıyor. Yassıada’da Demokrat Partisi Hükümet mensupları bu son derece yerinde girişimden bile suçlu bulundu ve yargılandılar. Mahkeme esnasında şöyle bir olay cereyan eder,
Demokrat Partili sanıklardan Manisa Milletvekili, Başbakan yardımcısı, Bakan rahmetli Samet Ağaoğlu, söz konusu yasaya olumlu oy verenlerden merhum Fethi Çelikbaş’ın neden sanıklar arasında olmadığını Başyargıç Salim Başol’a  soruyor. Zira Fethi Çelikbaş mahkeme tarafından suç telakki edilen bu yasaya imza atmış ama sonradan DP’den ayrılmış, Hürriyet Partisinin kurucularından olmuş ve sonunda CHP’ye geçmiş. Eğer bu yasa suç ise Fethi Çelikbaş’ın da suçlular arasında olması gerekmez mi? Çelikbaş’ın CHP’ye geçmesi onu nasıl mahkeme gözünde masum kılıyor. İşte Samet Ağaoğlu bu soruyu Başyargıç Salim Başol’a yöneltiyor. Başol’un cevabı Yassıada Mahkemelerinin yapısını ifşa edici mahiyettedir ve tüyleri diken diken eder. Başol,
“Sizi alıp Yassıada’ya tıkan kudret böyle istemiş, onu biz bilemeyiz.’  
6 Eylül 2017 günü, Sayın Yalçın Bayer’in sütununda okuyoruz.  Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sayın Sami Selçuk, Salim Başol’un bu sözünü adeta savunmuş ve şu ifadelerde bulunmuş.

Yassıada’da Başkan Başol’un yargılama biçimi elbette tartışılabilir; özellikle gereksiz sorular sorması eleştirilebilir. Ancak yargılamanın temel ilkelerinden birini dile getirmesi, utanılası değil, tam tersine övülesi bir durumdur
Yazınızda geçen (Bayer’e hitap) ve Merhum Başkan Başol’un utanç verici olduğunu belirttiğiniz “Sizi buraya tıkayan kuvvet böyle istiyor” sözleri her şeyden önce eksik ve bu sözlerle ilgili değerlendirmeniz ise, ne yazık ki, hukuksal açıdan doğru değildir. Olay aşağıdaki gibidir.

Dikkat ederseniz yazınızda söylenen sözlerin “.. onu biz bilemeyiz. Divan, huzuruna getirilen davayabakar” kesimi unutulmuştur. Bu nedenle eksiklik söz konusudur. İkinci olarak bu sözlerin anlamı sizin anladığınız gibi, “Sizi buraya tıkan kuvvet sizin mahkûm edilmenizi bizden istedi. Biz de buna boyun eğiyoruz” demek değildir. Merhum Başol, tam bu noktada Roma hukukundan bu yana ceza yargılamasında benimsenen tarihsel ve temel bir ilkeyi dile getirmektedir. O da şudur:

‘Davasız yargılama olmaz” ya da “yargıç, dava açılmadan yargılama yapamaz”
yahut da “yargıç kendiliğinden olaya/davaya el koyamaz” (ne procedat index ex officio).’

Evet, Yassıada yargılamaları doğal yargıç ilkesine aykırıdır. Başkan Başol’un yargılama biçimi elbette tartışılabilir; özellikle gereksiz sorular sorması eleştirilebilir. Ancak yargılamanın temel ilkelerinden birini dile getirmesi, utanılası değil, tam tersine övülesi bir durumdur. Bu yüzden alışılmışa uyarak yaptığınız eleştiri ne yazık ki yerinde değildir. Bu vesileyle bir yanlışı düzeltme olanağını verdiğiniz için teşekkür eder ve düzelteceğinizi umarım.”

Sayın Yalçın Bayer, karşımızda saygıdeğer bir Yargıtay Onursal Başkanı bir Profesör var ve bu sözleri saf ediyor. Bendeniz ise sade bir vatandaş olarak düşünüyor ve soruyorum.
Eğer, CHP üzerinde ve kullanımında olan devlet mallarının hazineye intikalini sağlayacak yasa bir suç ise ve bu yasa altında o zaman hayatta olan Fethi Çelikbaş’ın imzası varsa, Başyargıcın veya Başsavcının Fethi Çelikbaş’ı mahkemeye çağırması ve suç telakki ettikleri bu yasaya niye imza attığını sorgulaması gerekmez miydi? Diyelim ki, bir grup bir yerde, bir tarihte bir hırsızlık yaptı veya cinayet işledi. Bu eylemlerde grupla birlikte bulunan bir şahıs, daha sonra şehir değiştirir veya başka gruba girerse o söz konusu hırsızlık veya cinayet suçundan muaf tutulabilir mi? Yani Salim Başol’un sözü ile, Sayın Yargıtay Onursal Başkanımızın belirttiği, ‘davasız yargılama olmaz, yargıç dava açılmadan yargılama yapamaz, yargıç kendiliğinden olaya el koyamaz’ kuralı arasında, bir ilgi yok ki! Örneğin FETO davasında yeni suçlular sorgulamalar ile saptanıyor ve akabinde gözaltına alınıyorlar, gerekirse tutuklanıyorlar.      

Sayın Bayer, Sayın Prof. Dr. Sami Selçuk haklı olarak bize de sitem eden bir açıklama gönderdi, diyorsunuz. Dikkatle okudum ve Sayın Sami Selçuk’un değindiği kural ile, Fethi Çelikbaş’ın mahkemede olmaması arasında bir bağlantı kuramadım.
Sayın Bayer, Atatürk’ün İktisat Vekili, Başvekili ve Türkiye Cumhuriyetinin 10 yıllık Cumhurbaşkanı rahmetli Celal Bayar’ın Yassıada Mahkemelerinin yapısı hakkındaki ifşa eden şu ifadelerine ne demeli (Kayseri Cezaevi Günlüğü’ kitabının 27 Haziran 1962 tarihli anlatımı),

“Yassıada davaları bu plan esası üzerine yürütüldü ve kararlaştırıldı. Mahkeme reisi Başol bile aldığı talimata uyarak duruşmada BEN SİZİN CEZALARINIZIN DERECESİNİ TAYİN EDEMEM sözünü ağzından kaçırdı. Hakikatte bu plan orduyu siyasete sokan ve ayaklanmayı temin eden Halk Partisi ve liderinin (İsmet İnönü) eseridir. MBK vasıtasıyla YAD’nına bir direktif olarak verilmiştir. Aynen tatbik olunmuştur.”

Çok değerli hocamız Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskalı de bu mahkemelerin karakterini, bir cümlede özetlemiş (Emine Gürsoy Naskali, Örtülü Ödenek Davası),
“Yassıada Mahkemeleri gülünç, mantıksız, kin dolu ve utanç veren, ne var ki, son tahlilde Cumhuriyet tarihimizin hazin bir tiyatro sahnesiydi.”
Sayın Bayer, 2. Dünya Savaşında dünyayı kana bulayan, 50 milyon insanın ölmesine, daha fazlasının sakat kalmasına sebep olan Hitler ve arkadaşlarının yargılandığı Nürnberg mahkemelerinden 12 idam kararı çıkmıştır. Salim Başol’un baş yargıçlığını yaptığı Yassıada Mahkemeleri, Yüksek Adalet Divanından ise 15 idam kararı çıktı.
Yassıada Mahkemeleri kararlarını, duruşmaları merakla ve hatta üzülerek yazıyorum eğlence duygusu ile izleyen DP düşmanları bile şaşkınlıkla karşılamışlardı. Hâlbuki sonradan öğreniyoruz ki, Yüksek Adalet Divanı üyeleri 15 idam, 43 müebbet hapis cezası vermekle Bayar, Menderes ve arkadaşlarına adeta bir lütufta bulunmuşlar. 1975 yılında YAD üyesi Hıfzı Tüz ile Nazlı Ilıcak’ın yaptığı söyleşi dönemin garabetini göstermektedir. (N. Ilıcak, 27 Mayıs Yargılanıyor)

“Nazlı Ilıcak: Yalnız burada önemli bir husus şu, MBK oy birliği ile verilen idam cezalarını tasdik etmiştir. Öyle olunca bir tek kişiye bile büyük mesuliyet düşmüş oluyor.
Hıfzı Tüz: Anlıyorum efendim anlıyorum. Siz niye muhalif kalmadınız, diye soruyorsunuz.
Nazlı Ilıcak: Belki o zaman başka esas bulunacaktı. Çünkü yüzde yüz idam isteniyordu. Ama bu durumda bir tek kişinin oyu dahi idama sebep olmuştur.
Hıfzı Tüz: O zamanki havayı, içinde bulunduğumuz havayı şimdi izaha lüzum görmüyorum. O ihtilal havası içinde üç beş kişi değil 70-80 kişinin idamı bekleniyordu.
Nazlı Ilıcak: Kim bekliyordu?
Hıfzı Tüz: Bekleniyordu.
Nazlı Ilıcak: Hâkim mi bekliyordu?
Hıfzı Tüz: Hâkimler beklemiyordu, hâkimlerden belki de isteniyordu. Böyle bir karar vermeleri belki düşünülüyordu.
Nazlı Ilıcak: İsteniyordu!
Hıfzı Tüz: Fiilen bir isteme değil. Öyle bir hava vardı. Biz elimizden geldiği kadar adaletin tecellisi için gayret ettik. Şahsen ben ve birkaç arkadaşım da bu fikirdeydik. Gerek Selman Yörük, gerek Abdullah Üner cezalardan birçoğunu hafifletme imkânını bulduk.
Nazlı Ilıcak: Kararlarda bir hâkimin idam cezası verdiği bir şahsı, bir diğeri beraat ettirmek istemiş. Bu kadar farklılıklar oluyordu hâkimler arasında değil mi?
Hıfzı Tüz: Olmuştur…
Nazlı Ilıcak: Aynı suçtan dolayı bu kadar büyük fark?
Hıfzı Tüz: Efendim olmuştur. Bunun benden izahını istemeyin. Ben sadece vicdanımın sesini dinledim ve ona göre karar verdim.
Nazlı Ilıcak: Ama şimdi olsa belki bu idamları vermezdiniz değil mi?
Hıfzı Tüz: O zamanki politik şartların memleket üzerindeki ağır baskısı bize tesir etmiştir. O günkü havaya uygun olarak etkilendik. Aslında ben idam taraftarı değildim. BEN ÇOK AZ İDAM KARARI VERDİM. Çoğunu kurtardım bunun huzuru içindeyim.
Nazlı Ilıcak: Demek siz 70-80 idam olacak, birkaç idam kararı vererek çoğunu kurtardım huzuru içindeydiniz.
Hıfzı Tüz: Bu da bir etkidir tabii. Bir de suçların mahiyeti icabı böyle bir idamı gerektirecek kadar ağır bir durum görmediğim için diğerlerine idam cezası vermedim. Politik hayatta idam biraz ağır bir cezadır. Çünkü o kadar çok hatalar yapılıyor ki, her birini böyle mahkeme edecek olsak suçsuz adam kalmaz. Politik hayatta böyledir, idari hayatta böyledir. Suçlamak gayet kolaydır…”

Sayın YAD üyesi Hıfzı Tüz, 70-80 kişinin idamı bekleniyordu, diyor. Peki, kim bekliyordu? Hâkimler mi bekliyordu? Yassıada Mahkemeleri hâkimlerinden, YAD üyesi Hıfzı Tüz’ün cevabı. HÂKİMLER BEKLEMİYORDU. HÂKİMLERDEN BELKİ DE İSTENİYORDU, ÖYLE BİR HAVA VARDI!
Sayın Bayer, evrensel hukukun değişmez bir kuralı vardır. Mealen yazıyorum, suç telakki edilen bir eylem, ancak suçun işlendiği andaki yasalarla yargılanabilir. 1924 Anayasasında da bu kuralı vurgulayan madde var. Ancak 27 Mayıs’ta 65 yaş üstündekilerin infaz edilemeyeceği yasası dahil bir çok yasa iptal edildi, yenileri çıkarıldı ve makabline şamil kılındı (geçmişe uygulandı) 1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu 41 Madde ’ye göre Cumhurbaşkanı, vatan hainliği halinde sadece TBMM’ne karşı sorumludur.
İnsan düşünüyor acaba Salim Başol bunları bilmiyor muydu? Olamaz tabii. Aslında dua etmek lazım, zira 27 Mayıs’ta darbecilerin kafalarındaki senaryoya göre, gerçek bir katliamdan zor kurtulmuşuz. Gazeteci Güngör Yerdeş anlatıyor (Güngör Yerdeş, Başkentte Önemli Olaylar ve Yazamadıklarım, S. 39),
“Milli Birlikçiler sağda ve solda diye taksim olmuşlardı. Genç genç insanlar artık bütün Türkiye’ye hükmediyorlardı. Orhan Erkanlı da öyleydi. Bir gün kendisini makamında ziyaret ettiğimde masasının üzerinde ‘A-1 Hedefleri’ diye bir kitapçık gördüm. Erkanlı bir ara yan odaya geçtiğinde de alıp şöyle bir göz attım. İzin alınmadan yapılması elbette çirkindi. Ama kendimi tutamadığımı itiraf ediyorum. Kitapçıkta, Yassıada’da süren duruşmalarda gelinecek sonucun önceden tespit edildiği açıkça görülüyordu. ’55 İdam’ Çalıştığım Vatan gazetesi ertesi gün sekiz sütuna bu manşetle çıkmıştır. Yassıada’da 55 kişinin idamı isteniyor… Tabii ortalık toz duman olmuştu. Beklediğim telefonda çalmakta gecikmedi. ‘Yerdeş, minareyi çaldın kılıfını hazırla’ Erkanlı konuşuyordu. Demek istiyordu ki, neticesine katlanacaksın. Ama hakkımda infaz kararı bir türlü çıkmadı…”
Güngör Yerdeş’in bahsettiği 8 sütuna ’55 İdam’ şeklinde çıkan Vatan Gazetesini siz kolaylıkla buldurabilirsiniz, Sayın Bayer.
27 Mayıs 1960 Darbesi genel seçimlere (Temmuz 1961) bir yıl gibi bir süre kalmışken yapılmıştır. 1957 seçimleri erken seçim idi. Ve rahmetli Menderes Eskişehir’de darbeden 11 gün önce ‘yolumuz seçim yoludur, demokratik ülkelerde iktidarlar sokak olayları ile değişmez’ şeklinde bir ifade ile seçimleri adeta ilan etmiştir. Ama bu ilan darbeyi çabuklaştırmaktan başka işe yaramadı.
27 Mayıs’ı, Yassıada’yı, Yassıada Mahkemelerini, Yassıada Zulmünü, menfur infazları konuşurken, yazarken mutlaka elimizi vicdanımıza koymalıyız
6.9.2017, Fenerbahçe
HASAN EMRE OKTAY
***
(YASSIADA MAHKEMELERİ NAM TİYATROLARIN (!) MENFUR BAŞKANI; EMİR KULU, ADALET VE HUKUKUN UTANCI, OLABİLDİĞİNCE REZİL BİR YÜZ KARASI)
***
SALİM BAŞOL GERÇEĞİ
YALÇIN BAYER
(HÜRRİYET, 06 EYLÜL 2017)
Sami Selçuk: Hiçbir toplum hukukun ve adaletin dışında yaşayamaz...
Salim Başol gerçeği nedir
23 AĞUSTOS 2017 tarihli köşemizde ‘Toplu siyasi davalar ve unutulan bir söz: ‘Sizi buraya tıkayan kuvvet böyle istiyor’ başlıklı bir yazı yer almıştı. (06.09.2017-10:39Hürriyet Haber)
Yassıada duruşmalarında mahkeme başkanı Salim Başol’un isminin yer alması üzerine, Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk haklı olarak bize de sitem eden bir açıklama gönderdi ve “Yassıada’da Başkan Başol’un yargılama biçimi elbette tartışılabilir; özellikle gereksiz sorular sorması eleştirilebilir. Ancak yargılamanın temel ilkelerinden birini dile getirmesi, utanılası değil, tam tersine övülesi bir durumdur” dedi.
Selçuk şöyle diyor:
“Köşenizde önemli olaylara dikkat çekiyorsunuz. Ancak şu anda en önemli sorun, kanımca hukuktur. Hiçbir toplum hukukun ve adaletin dışında yaşayamaz. Ben de karınca kaderince çabalarımı bu yoldu gösteriyorum. Sözgelimi 16 Nisan halkoylaması hukuka aykırı olarak gerçekleşmiştir.
1 Eylülde Cumhuriyet’te haber olarak çıkan “16 Nisan halk oylamasına ilişkin bilimsel görüş”te hukuksuzluğa ilişkin vardığım sonuç ve yaptırımı, kamuoyu demokrasilerinin yaşandığı ülkelerde iktidarları düşürecek boyuttadır. CHP tarafından yayımlanan kitabı lütfen okuyunuz ve görüşlerinizi yazınız. Yanılıyorsam eleştiriniz ve sizin yazınız aracılığıyla hukukçular eleştirsinler.
“Yazınızda geçen ve Merhum Başkan Başol’un utanç verici olduğunu belirttiğiniz “Sizi buraya tıkayan kuvvet böyle istiyor” sözleri her şeyden önce eksik ve bu sözlerle ilgili değerlendirmeniz ise, ne yazık ki, hukuksal açıdan doğru değildir.
Olay aşağıdaki gibidir.
“CHP Mallarının Yasayla Hazine’ye Aktarılması Davası”nın duruşması sırasında sanıklardan Manisa Milletvekili Merhum Samet Ağaoğlu, Divan Başkanı Salim Başol’a söz konusu Yasa’ya olumlu oy verenlerin neden hepsinin değil de sadece 36 milletvekilinin yargılandığını, özellikle o dönemde Yasa’yı savunan sözcü Merhum Fethi Çelikbaş’ın neden sanıklar arasında bulunmadığını sorunca Merhum Başol, “Sizi alıp Yassıada’ya tıkan kudret böyle istemiş, onu biz bilemeyiz. Divan, huzuruna getirilen davaya bakar” diye yanıt vermiştir.
Dikkat ederseniz yazınızda söylenen sözlerin “.. onu biz bilemeyiz. Divan, huzuruna getirilen davaya bakar” kesimi unutulmuştur. Bu nedenle eksiklik söz konusudur.
İkinci olarak bu sözlerin anlamı sizin anladığınız gibi, “Sizi buraya tıkan kuvvet sizin mahkûm edilmenizi bizden istedi. Biz de buna boyun eğiyoruz” demek değildir.
DAVASIZ YARGILAMA OLMAZ
Merhum Başol, tam bu noktada Roma hukukundan bu yana ceza yargılamasında benimsenen tarihsel ve temel bir ilkeyi dile getirmektedir. O da şudur:
“Davasız yargılama olmaz” ya da “yargıç, dava açılmadan yargılama yapamaz”
yahut da “yargıç kendiliğinden olaya/davaya el koyamaz” (ne procedat index ex officio).
Evet, Yassıada yargılamaları doğal yargıç ilkesine aykırıdır. Başkan Başol’un yargılama biçimi elbette tartışılabilir; özellikle gereksiz sorular sorması eleştirilebilir. Ancak yargılamanın temel ilkelerinden birini dile getirmesi, utanılası değil, tam tersine övülesi bir durumdur.
Bu yüzden alışılmışa uyarak yaptığınız eleştiri ne yazık ki yerinde değildir.
Bu vesileyle bir yanlışı düzeltme olanağını verdiğiniz için teşekkür eder ve düzelteceğinizi umarım.”
GÜNÜN SÖZÜ
“Türk kimliği mi, ümmet kimliği mi? Adı konmayan bir milletin ferdi, olsa olsa Halifesine bağlı bir ümmetin kuludur.” Tuncay ERCİYES
SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ VE BAROLARI KONUŞTURMAMAK
ADİL bir yargılama faaliyetinin olmazsa olma şartı; ‘Silahların eşitliği’dir.
İtham ve savunma taraflarından birinin, velev ki, algı düzeyinde de olsa, diğerine üstün olmasına yol açabilecek, her türlü müdahale, yargılamanın adil olması, bağımsızlığı, tarafsızlığı, üzerinde bir risk oluşturur.
Adli yargı yılı açılışına, Barolar Birliği’nin sadece hazırun/dekor olarak davet edilip, ‘savunmanın’ Adliye meseleleri üzerine konuşmasının engellenmesi, silahların eşitliği kavramınınTürkiye’deki durumu hakkında ciddi bir soru işaretini ortaya koyuyor.
Anayasa Mahkemesi Başkanının, Cumhurbaşkanının karşısında, abartılı nezaketi, Danıştay Başkanının, Ana Muhalefet partisine getirdiği aleni politik eleştiri,
ve de Yargı Yılı açılışında, Yargıtay’ın Barolar Birliği’ni konuşturmaması, yargı üzerinde ‘haketmediği’ ‘fonksiyon kaybı’ tereddütleri yaratıyor.
Kendi ağır iş yükünün yanında, bir sürü zorlu politik davalar hakkında da, özveri ile yargılama faaliyeti yürüten yargının, Adli yılın açılışında, manzarası ne yazık ki bu...
Manzara bu olunca da, Yargıtay Başkanının sözleri makes bulmuyor. S.Ö.
SABANCI ÜNİVERSİTESİ’NDEN:
AKADEMİK ÖZGÜRLÜK İLKELERİNE BAĞLIYIZ
SABANCI Üniversitesi Kurumsal İletişim Birimi bir açıklama göndererek, Alman Potsdam Üniversitesi’nde ‘Ermeni Soykırımı’ konusunda çalıştaya ev sahipliği yaptığı bilgisinin doğru olmadığını bildirdi ve “Öğretim üyelerimiz Sabancı Üniversitesi Akademik Özgürlük İlkeleri çerçevesinde yürüttükleri araştırmalarda ulaştıkları araştırma sonuçlarını yayınlama, tartışma ve yorumlamada özgürdürler. Sabancı Üniversitesi öğretim kadrosu ve yönetimi, her üniversite üyesinin bireysel bilimsel görüş ya da sanatsal ifade hakkını korumakla yükümlüdür. Bununla birlikte kamuoyu önünde ifade edilen görüşler hiçbir biçimde üniversiteyi bağlamaz. Konuyu sizlerin de bilgisine sunarız.” dendi.
PANO
- LAİKLİĞİ savunmak neredeyse faşistlikle özdeşti. Kemal OKUYAN
- YAŞAR Alptekin’in, ailesi CHP kökenlidir. Şarköy’de bir lokalleri vardır; abisi çalıştırır, ama şimdi yerlerini devrettiler galiba. Alptekin her yaz buralarda gözükür, şortuyla gezer tabii. Onu herkes tanır. Ne zaman 1 Eylül geldiğinde bizim Yaşar ‘dindar olduğunu’ hatırlar.. Hatta eskiden FETÖ’cü olduğunu söylüyor şimdilerde. Gazeteleri de alet eder. Kanmayın, inanmayın... L.Y.
BİLİYOR MUSUNUZ
CHP Genel Başkan Yardımcısı Çetin Osman Budak’ın “İşsizlik fonu, işsizlere değil; AKP’nin bütçe açıklarını kapatmak, siyasi ömrünü uzatmak için gündemde tutulan, iş üretmeyen dolayısıyla büyümeye katkısı olmayan projelere fon olarak kullanıyor, başvuran 1,874 bin kişinin işsizlik ödeneği alamadığını” söylediğini... CHP Ankara Milletvekili Dr. Mustafa Emir’in, Bakan Ahmet Eşref Fakıbaba’nın, kendisinden önceki bakanlar döneminde Bakanlık bünyesinde yolsuzluk yapıldığına ilişkin açıklamaları için “İdari bir idari işlem başlattınız mı? Yolsuzluğun parasal büyüklüğü ne kadardır; yolsuzluk hangi illerde olmuş ve bunlar kimlerdir” diye sorduğunu... 10 EYLÜL 1920’de kurulan Türkiye Komünist Partisi’nin, 97. yaşını 5 kentte (İzmir, Ankara, İstanbul, Bursa ve Eskişehir) bir araya gelecek partililerle kutlayacağını... MERHUM Vali Recep Yazıcıoğlu’nın 8 Eylül Cuma günü ölümünün 14. yılında Aydın Söke’deki mezarı başında anılacağını...
PANO
DİL Derneği olarak 30. yılımızda; Ankara’da Çankaya Belediyesi; İstanbul’da Avcılar ve Bakırköy Belediyeleri; İzmir’de Konak ve Karşıya Belediyeleri; Bursa’da Nilüfer Belediyesiyle birlikte 85’inci Dil Bayramını, Harf Devriminin 89’uncu, Söylev’in de 90’ıncı yılını kutluyoruz. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, devrimlerin yapıcısı, eşsiz Söylev’i ile bugünümüzü de aydınlatan önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü saygıyla anıyoruz! Sevgi ÖZEL