17 Nisan 2017 Pazartesi

TAHKİKAT KOMİSYONU (18 Nisan 1960) Türk siyaset tarihinin en onurlu ve sorumlu teşebbüsü; (döneminde) Kanun, adalet ve hukuk dışı tertip ve teşekküllerce maruz bırakıldığı hücumlar ve menfur isyan: 27 Mayıs!..

27 Mayıs İsyanı ve İhanet Hareketinin Tetikleyici Unsuru, 18 Nisan 1960 Tarihli “TAHKİKAT KOMİSYONU” Önerge Sunumu, Müzakeresi, Kabulü ve İçtüzük Değişikliğine Dair Kanun Hakkında Bir İnceleme
Araştırma,  Derleme ve Değerlendirme:
Mustafa Nevruz SINACI
            2 Mayıs 1954’de yapılan Milletvekili Genel Seçimlerinde DP, kullanılan oyların % 58. 42'sini alarak, “Milletin itimat, takdir ve teveccühüne mazhariyet” bakımından Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. Sonuçta: 503 milletvekili çıkardı. Bu seçimlerde oyların % 35.11'ini alan CHP 31 milletvekilliğine kadar düştü. Cumhuriyetçi Millet Partisi de % 5.28 oranında bir oy ile 5 milletvekilliği kazandı. Bağımsızlar % 0.62 oyla 2 milletvekili çıkardı.
            Seçimlere katılım oranı da, % 88.63'ü buldu.
            27 Ekim 1957 tarihinde yapılan “bir sonraki” seçimler, hem Kadim Demokrat Parti iktidarı ve hem de, 14 Mayıs 1950’den itibaren “siyaseten yok olma kaygısı yaşayan” ana muhalefet yönünden çok olaylı, zorlu ve sıkıntılı geçti. CHP Başkanı İsmet İnönü, iktidarın seçimlerde izlediği, (kendince) yanlı tutumu yakınma konusu yaparak, DP Genel Başkanı Adnan Menderes'i; Gönderdiği bir telgrafla, kamuoyu huzurunda protesto etti. Buna mukabil, Menderes, İnönü ve partisini "yıkıcı, darbeci ve saldırgan yöntemlerle" çalışmakla suçladı.
            Olaylar bununla da kalmadı. CHP öncülüğünde muhalefet çığırından çıktı.
            Demokrasi, hakkaniyet, kanunlara riayet, hukuk ve medeni siyaset bir kenara itildi.
            Muhalefet zihniyetinde derin bir kompleks, kıskançlık, kin ve nefret dönemi başladı.  
Bu minval üzere; CHP önderliği, tahrik ve teşvikçiliğinde mevcut muhalefetin tamamı ile bağımsızları da içine alacak biçimde; 1957 seçimlerinden önce hırs, ihtiras, kin ve nefretle oluşturulmaya çalışılan “Milli Muhalefet Cephesi” (1956) ilgi görmedi. Bu teşebbüs akamete uğrayınca, ağırlıklı olarak CHP partizanlarınca ‘Güç Birliği Ocağı’ adıyla tertip ve teşekkül ettirilen “Husumet Cephesi” (1957) öncelikle halk içinde, dahası bu paralelde kamu kurum ve kuruluşları ile genel olarak cemiyet hayatında çok büyük tahribatlara yol açmaya başladı. Esas itibarıyla partiye dayanan ve fakat halka parti (CHP) dışı gibi lanse edilmeye çalışılarak faaliyet gösteren organize gruplar, tıpkı yasa dışı bir anarşi, terör-tedhiş örgütü gibi hareket ediyorlardı. Buna karşı, DP tarafından “zorunlu bir tepki ve/veya Nefsi Müdafaa refleksi, inisiyatifi olarak” Vatan Cephesi (1957) kuruldu.
Bu arada, Menderes 1957’de olduğu gibi, yine erken seçim açıklamaları yaptı.
Kendisi de “erken seçim” söylemleri ortaya atan İsmet İnönü, 1 Nisan 1959 tarihinde, sandıktan ümidini kesmiş, Muhalefet Cephesi ve Güç Birliği organizasyonlarından ağzı yanıp pişmanlıkla çıkmış bir halde tüm muhalefeti ve basını peşine takarak ‘Bahar Taarruzu’ adını verdiği propaganda gezilerine Trakya’dan başladı. CHP yandaşları,, Kırklareli’nin Kocasalih bucağında tantanalı bir miting yaptıktan sonra, burada bir ocak açtılar. Bu ocağa ‘Güç Birliği Ocağı’ adını verdiler. Daha sonra, İnönü ve ekibi gezileri esnasında gittikleri ve uygun zemin buldukları yerlerde güç birliği ocaklarını açmaya devam ettiler.
Diğer taraftan “Vatan Cephesinin” çığ gibi büyümesi, halk içinde samimi bir karşılık bularak, muazzam bir dayanışma, ahenk, intizam, işbirliği ve heyecanla çoğalarak yayılması; CHP kadrolarının hırçınlığı, küstah saldırıları, hükümete karşı artarak süren tahrik, yalan ve iftiralarından bıkmış, usanmış, yılmış olan halkı Demokrat Parti saflarına sürükledi ve burada kenetledi. Giderek hırçınlaşan ve saldırganlaşan muhalefetten ayrılarak, gelip DP’ye katılanlar sayesinde Parti, inanılmaz derecede bir üye potansiyeline ulaştı. Bu beklenmeyen gelişmeler ile inanılmaz büyüme muhalefeti dehşete düşürüyor, özellikle CHP yaklaşan genel seçimlerde bütünüyle erime, yok olma, tefessüh etme korkusundan kaynaklanan panikle kontrol edilemez bir azgınlık ve taşkınlık girdabının ortasına doğru sürüklenip gidiyordu.
En büyük haset ve kıskançlık nedeni ise:, Hemen her şeye, bütün olumsuzluk ve kasıtlı engellemelere, çirkin iftira, komplo ve hain kumpaslara rağmen “kalkınma, gelişme, ilerleme, çağdaşlaşma ve modernleşmenin” durdurulamamış olması idi. Dostları memnun-mutlu, halkı ümitli kılan bu istikrar, kararlılık ve bilinç; Başta iç muhalefet olmak üzere, özellikle dâhili ve harici bedhahlar ile ülkemizin müzmin ezeli dış düşmanlarını mahvediyor, kahrediyordu... 
İşte bu nedenle “dâhili ve harici düşmanlar” DP’ye karşı ittifak cephesi haline döndü.    
Tarihi ve Kadim Demokrat Parti yöneticileri bu “şer ve şeamet cephesi” ile menfur emel ve mel’un niyetleri çok iyi biliyor, fakat çareyi “demokrasi, adalet, hukuk ve meşruiyet” dairesinde bulup, millete zarar ve halel gelmeden, “yasal olarak” uygulamak istiyorlardı. Zira Demokrat Partinin “Hukuk Devleti ve İnsan Haklarına Saygı” prensibi çok önemli, öncelikli ve kesinlikle vazgeçilmez idi.
Ancak bu sıralar, (mutlak düşmanlığı 27 Mayıs isyanıyla apaçık ortaya çıkan) CHP’li bazı bozguncular bir takım DP il Başkanları ve il, içe yöneticilerine kanca atarak, ileri gelen ve fakat aslında zayıflıkla malûl Demokrat Partililere hırs aşılayıp, fitne fesat bulaştırmıştı. Bu menfur tuzağa acizlik, zayıflık, gafletle ve dalaletle düşen, bir kısım üst düzey partililer, bire bir markajla kendilerine ustaca ve sinsice telkin edilen propagandaya kandı. Sanki “yaklaşan seçimlerde CHP’yi siyasetten silmenin verdiği heyecanıyla” Genel Merkezi zorluyor ve o güne kadar kesinlikle izin verilmeyen esaslı bir ilkeyi çiğneyerek “partili il başkanları, bu seçimde 1. sıradan Milletvekili adayı olsun” istiyorlardı. Buna Genel Merkez yanaşmadı ve bilerek kumpasa gelinmesine, tuzağa düşülmesine müsaade etmeyince, Partide huzursuzluk baş gösterdi. İlle de Adaylık illerden aday gösterilmedi. Böylece ve nihayetinde 17 veya 19 il “DP’nin Milletvekili adayı gösterilmediği için” DP yönünden, “sanki seçime bu illerde hiç girilmemiş gibi” devre dışı kaldı.
Bu vahim hata ve düşman tuzağına düşmenin doğal sonucu olarak:         
1957 genel seçimlerinde DP,1954 yılına göre % 10.72 oy kaybetti. Beklenenin aksine bu defa 424 milletvekili çıkardı. DP içinde yaşanan rekabetten olağanüstü oranda yararlanan ve büyük ölçüde kârlı çıkan CHP, bir önceki seçime oranla bu kere oylarını % 5.71 artırarak, 178 milletvekili kazandı. Hürriyet Partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Bağımsız adaylar da 4’er vekillik kazanarak; Hiç beklemedikleri halde büyük başarı sağladılar. Başta Demokrat Parti içinde husule gelen haksız rekabet ve ilkelere riayetsizlik problemi ile uygulanan Seçim mevzuatının bozukluğundan kaynaklanan bu  adaletsizlik, “Temsilde adalet ve yönetimde istikrar” ilkesine aykırı idi. Sonucun “Türkiye Büyük Millet Meclisi” aritmetiğine çok farlı biçimlerde yansıdığı bir defa daha açıkça görüldü. (1957 seçimlerinde TBMM'ne toplam: 610 milletvekili seçilmişti.)
Sonuçta: Milletvekili sayısı, neredeyse sıfırdan 178’e çıkan CHP, bu defa adeta bir zafer sarhoşluğuna kapılarak taşkınlaştı; Daha büyük bir kin, nefret, fetret, hırs ve hırçınlıkla Demokrat Parti örgütleri ve Hükümete karşı saldırılarını arttırdı. Yandaş medyası, husumet cephesi, irtibat ve iştirakleri iyice küstahlaştı. Başta Meclis Grubu, başkanı ile vekilleri olmak üzere, bütün örgüt adeta zıvanadan çıktı. Her gün yeni bir hile, iftira, desise ve kumpaslarla; Millete ve devlete çok büyük zararlar, onarılması güç maddi, moral ve manevi, ağır hasarlar vermeye başladı. Bu alçaklık, küstahlık, aleni düşmanlık, acil müdahaleyi zorunlu kılan kritik durum karşısında Başvekil Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Parti Yönetimi ve Bakanlar Kurulu günlerce istişare ettiler. “Hakkaniyet, adalet ahlâkı, hukuk ve hukuk devleti olmanın esas, usul, anayasa, yasa ve kaideleri içinde” makul bir çare bularak, milleti mağdur etmeden, kan dökülmeden uygulanması kabil çözümler üzerinde çalışmaya başladılar.
İHANETİN AYAK SESLERİ VE MENFUR ÖRGÜT SİNYALLERİ
Plânlı ve CHP destekli ihanetten 2 yıl önce bir garip olay yaşandı. Tarihe “9 Subay hadisesi” diye geçen menfur olaydaki askerler: Dündar Seyhan, Orhan Kabibay, Faruk Güventürk, Orhan Erkanlı, Suphi Gürsoytrak, Ahmet Yıldız, Necdet Üruğ, Sadi Koçaş, Osman Köksal, Sezai Okan, Talat Aydemir, Adnan Çelikoğlu”
Gizli hain (dâhili bedhah/kripto) 9 subay sürekli ülkenin 1955'ten beri kötü gidişinden bahisle; Yalan, dedikodu ve iftiralar üreterek iktidar ve hükümet aleyhine menfi propaganda yapıyorlardı. Kendi aralarında gizlice, devlete karşı darbe yapma plânları kuran bu potansiyel ihanet şebekesi müteşebbisi askerler (!) diğer ordu mensuplarını Menderes'in "Ben bu orduyu yedek subaylarla dahi yönetirim" sözünü örnek göstererek tahrik ve ihanete teşvik ediyorlardı.
Orduda görev alan ve şerefli bir Binbaşı olan Samet Kuşçu olayı haber alıp Demokrat Parti Milletvekili Mithat Perin'e "Tıpkı Mısır'da olduğu gibi bazı subaylar Nasır tipi ihtilal ve devlete ihanet hazırlığı içindeler. Başlarında Yarbay Faruk Güventürk var. Beni Başbakan Menderes ile acilen görüştür" demiş, Perin’de konuyu İçişleri Bakanı Namık Gedik'e açmıştı.
En sonunda konu bakanlar kuruluna gitti. Dönemin Milli Savunma Bakanı Şemi Ergin maalesef gaflet içindedir, kandırılmış veya tehdit edilmişte olabilir. Bakanlar kurulunda aynen şöyle der: “Benim subaylarım ihtilal yapmazlar. Subayların böyle bir şeyle suçlanması yüksek rütbeliler arasında rahatsızlık yaratır. Bırakın Ordu kendi disiplini içerisinde çözsün meseleyi”
Cumhurbaşkanı ve kadim Komitacı Celal Bayar her ne kadar "Mesele ciddidir. Bu iş 9 subayın işi değil. Bütün memlekette, ordu içinde şer, şeamet uzantılar uç vermiş ve menfur cuntalar kök salmıştır. Bunların üzerine ciddiyetle ve kararlılıkla gidin, teşkilatlarını meydana çıkarın." dediyse de, maalesef dinlemediler.
Şu kadar ki, şikâyet usulen işleme konuldu ve İsmi geçen subaylar tutuklandı. CHP 9 subaya var gücüyle sahip çıktı. Bütün varlığı ve ağırlığını ortaya koyarak hainlerin müdafaası ve korunması işine girişti. Bu uğurda şeref ve şanla mücadele eden, soylu Türk Subayı Samet Kuşçu, gaflete düşen DP’li Bakanlar ve Milletvekillerince, CHP’nin tavrına rağmen yalnız ve sahipsiz bırakıldı. “İnönü’yü seven subaylar yargılanıyor” deyip konuyu saptırdılar.
Sonuçta: Askeri mahkeme, İsmet Paşa’nın istek, yoğun etki, baskı, güdüm ve telkinleri doğrultusunda “bu vahim, olağanüstü önemli ve menfur” olayın üstünü kapattı. Samet Kuşçu "orduyu isyana teşvik" suçundan yargılandı. Demokrat Parti ve Hükümetle adeta alay edilerek bu soylu, orduya sadık ve vazifeşinas, milliyetçi ve gerçekten sorumlu şerefli Türk Subayının onuruyla oynandı. Ardından ordudan ihraç edildi.
Olayın üstünü, CHP telkinlerine itaat ederek ve İsmet Paşa’ya sadakat göstererek hile, desise ve şaibe ile kapatan askeri hâkim (!) rolündeki Cemal Tural idi. Tural da zaten malum ve menfur cuntacılarla beraber hareket ediyordu. Bu olay önceleri Demokrat Parti camiasında pek fazla önemsenmedi ve üzerinde durulmadı. Fakat bu olaydan cesaret alıp şımaran ihanetin azgınlaşması, giderek daha alçak, pervazız ve küstah girişimlere kalkışması üzerine; Özellikle ve başta Milli Savunma Bakanı, DP’li Bakanlar ve Meclis Grubu’nun aklını başına getirdi.
Hükümet: “Askeri Yargı’nın tarafgir ve Halk Partisi temayüllü olduğunu anladı. Sözde Askeri Hâkimlerin birer cunta fedaisi gibi hal ve hareket ettiklerini açıkça gördü. Daha önce 7 kere vaki kalkışma teşebbüsleri de dâhil olmak üzere BUNLARA (Askeri Yargıya) ASLA İTİMAT EDİLEMEYECEĞİNİ anladı. İşte bu idrak, ihanete uyanış, 9 subay hadisesinden alınan ders, alenen sadır olan tehdit ve muhtemel “CHP himayesinde kalkışma” temayülü dikkate alınarak:, Mustafa Kemal Atatürk, O’nun ilkeleri ve Türk İnkılâbına karşı ihanetle, Cumhuriyete tuzak, demokrasiye kumpas hazırlayanlara TBMM’nin “Milli İradeyi temsil vazifesi icra eden” mes’ul çatısı altında, adalet ahlâkı ve hukukun içinde bir tedbir geliştirmek zaruretine binaen TAHKİKAT KONMİSYONU tasarlandı…   
NİSYAN İLE MALUL HAFIZA-İ BEŞER     
Karar Yazarı, Gazeteci Elif Çakır bu olayı konu edindiği yazısında 9 subayın daha sonra yaptıkları itirafları şöyle açıklıyor; "Adnan Çelikoğlu, Dönemin Milli Savunma Bakanı (zavallı gafil ve dikkatsiz) Şemi Ergin’in yaveri: “9 Subay Olayı’nın arkasındaki kişi bendim. İhbar mektubunun üzerini ben örttüm.”
Faruk Güventürk, kalkışmacı cuntanın çıbanbaşı, menfur bir Türk düşmanı, dessas bir hain: “Delilleri ben yok ettim. Samet Kuşçu muhbir değildi.”
Faruk Güventürk’ü tutuklamakla görevli (sözde) subay Ahmet Türkoğlu: “Belgeleri ben tutanağa geçirmedim.”
Dündar Seyhan: “Boynumuzu iktidar kasabına uzatacak değildik.”
Talat Aydemir: “Evdeki bütün evrakları imha ettim.”
Sami Küçük: “Samet Kuşçu ihbar etmeseydi ihtilal daha önce olacaktı."
Son Baş Vekil Adnan Menderes 1959 yılında Genel Kurul'da yaptığı bir konuşmada bu menfur olaya değinerek; "Adımın Adnan olduğuna inandığım kadar Cemal Yıldırım'ın da suçluluğuna öyle inanıyorum. Fakat Askeri Mahkeme Türk ordusunda böyle bir hadisenin mevcut olduğunun duyulmasını (plânlamakta oldukları kalkışma ve ihanet hareketinin deşifre olabileceği endişesi ve korkusu cihetiyle) zararlı görerek işi (davayı) bu suretle kapattı."
Bu 9 Subay Olayında ismi geçen subayların tamamı 1960 darbesine karıştı.
HAİN YAVERİN iSMİ DE 9 SUBAY ARASINDA VARDI
Çankaya'da Darbe gecesi tanklar Çankaya Köşkü'nün kapısının önüne dayanmış duruyor. Askerler Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ı derdest etmeye gitmişler. Bayar'ın yaveri Kurmay Albay Osman Köksal Bayar'ın yakalanmasına yardım ediyor.Bayar "demek sende onlardansın" diyerek tepki gösteriyor.
İşte bu Yaver Osman Köksal da 9 Subay hadisesinde ismi geçen subaylardan biriydi.
Bayar'ın kızı Nilüfer Gürsoy BAYAR, "Daha önceki komutanın hakkında çeşitli dedikodular çıkardılar. Biz de değiştirmek istedik. Sonradan 3 isim teklif edildi. Meğer 3'ü de cuntacıymış." cevabını verir."
Çare, 1960 yılı Ocak-Mart döneminde bulundu ve derhal uygulamaya konuldu.  
Hukuk Devleti, Meşruiyet ve Saydamlık İlkesi Bağlamında Mutabık Kalınan Adil, Makul, Anayasal ve Yasal Tedbir: “TAHKİKAT KOMİSYONU” idi…  
Devlet, Hükümet, Millet ve Parti olarak maruz kalınan fevkalâde mağduriyet, milli felâket ve haksız saldırılar karşısında; Tarihi ve kadim Demokrat Parti’nin Meclis Grubu ile yetkili kurullarında bu karara varılmasını müteakip:, “Başta Kanun ve kontrol dışı unsurlar olmak üzere; CHP ile bazı muhalefet partileri ve bir kısım basının faaliyetlerine yönelik Tahkikat Komisyonu oluşturulmasına ilişkin önerge” 14 Nisan 1960 tarihinde Meclis Başkanlığına sunuldu. Önerge DP Meclis Grubu Başkanvekilleri Bursa Milletvekili Mazlum Kayalar ile Denizli Milletvekili Baha Akşit tarafından imzalanarak verildi.
Buna göre: 18 Nisan 1960’da tahkikat komisyonu kuruldu.
            TAHKİKAT KOMİSYONU KURULMASINA DAİR MECLİS KARARI
“Bursa Mebusu Mazlum Kayalar ve Denizli Mebusu Baha Akşit’in:, “CHP’nin yıkıcı,  gayrimeşru, gayriahlâki ve kanun dışı faaliyetlerinin, bütün memleket sathında cereyan tarzı ve bunların mahiyetinin nelerden ibaret olduğunu tahkik, tespit ve memleketin her tarafında yaygın bir halde görülen kanun dışı siyasi faaliyetlerin muhtelif sebeplerine intikal etmek, matbuat meselesi ile adlî ve idari mevzuatın ne suretle tatbik edilmekte olduğunu tetkik eylemek üzere Meclis tahkikatı açılmasına dair takriri” ile “neden böyle bir komisyona gerek duyulduğunu” şu şekilde açıklamıştır:
MECLİS KARARI HAKKINDA AÇIKLAMA:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyasetinde, Türkiye'de iktidarın millî hâkimiyet esasına göre, vatandaşın hür iradesiyle tâyin edilmesi prensibi, Demokrat Partinin kuruluşuna temel teşkil etmiş olan ana fikirdir.
Demokrat Parti bilumum siyasi, hukuki, insan hakları, adalet ahlâkı ve demokrasi mücadelesinde bu fikrin tahakkuk etmesini temin ve bu yolla meşru bir iktidarın Türkiye’nin kaderine hâkim olmasını takip ve müdafaa etmiş, 1950 de bu yolla iktidara gelmek suretiyle millete söz vermiş olduğu gayeyi bizzat tahakkuk ettirmiştir. Türk milleti 1950 den sonra, birbirini takip eden iki büyük seçimle Demokrat Partiyi iktidarda bırakmak kararında ısrar ettiğini ve milletin kaderini, zihniyetlerini ve fikirlerini ne kadar tebdil etmiş görünürlerse görünsünler, tek parti nizamının mümessillerine teslim etmek düşüncesinde olmadığını alenen tezahür ettirmiştir. Bu tezahür karşısında, tarih önünde tasfiye edildiklerini bir türlü idrak edemeyen devri sabık adamların, başında ve içinde bulundukları siyasi teşekkülü Türk milletinin meşru iktidarını gayrimeşru ve gayri kanuni yollarla düşürmek fikrine dayanan bir mücadeleye sevk etmeye çalışmışlardır.
1957 seçimlerinin akabinde ve ondan daha sonra bu gayrimeşru teşebbüslerin ileri tezahürlerini tespit eden Demokrat Parti Hükümeti ile Meclis Grubu, Cumhuriyet Halk Partisinin sevk ve idaresini deruhte etmiş bulunanlara 11 Ağustos 1958 tarihli tebliği ile gayrimeşru mücadele usullerini terk etmeleri hususunda katı ihtarını vermiş bulunuyordu.
Buna rağmen, kaybettikleri iktidarın kamçıladığı hırs ve ihtiraslarla gözleri kararmış ve meşru bir seçimle iktidara gelmek ümidini bütünüyle kaybetmiş olan CHP idarecileri;, Bu son (Demokrat Parti) iktidarının Türk milleti adına ifade ettiği azim ve kararın mahiyetini bir türlü idrak edememişler ve 7 Nisan 1960 tarihli Grup tebliğinde de tebellür ettirildiği gibi, 11 Ağustos 1958 tarihli tebliğin neşrini icap ettiren noktadan çok ilerilere geçmişlerdir.
Hiçbir kanuni salâhiyete sahip olmamalarına rağmen, umumi seçimlerin bu ilkbahar ortalarında yapılacağını bizzat ifade ve iddia ederek ortaya atılan bu idareciler, kendi emir ve hizmetlerinde bulundurdukları teşkilâta, bu seçimleri her türlü baskı usullerini, gayrimeşru tedbirleri, kardeş kavgalarını dahi mubah görerek:, Milletin istinatgâhını teşkil eden devletin bütün unsurları ile müesseselerini ya tahrik veya tahrip etmek bahasına da olsa muhakkak kazanmak hedefine göre harekete geçirmiş bulunuyorlar.
Bir kısım basın bu gayrimeşru gayenin tahakkuku uğrunda CHP ile iş birliği ve iştirak halinde bulunuyor. Bu basın umumi efkârı aldatıyor. Hâdiseleri tahrif ediyor. Her türlü yıkıcı faaliyetleri, terör ve tedhişi teşvik ve tahrik eden yazılara sinesinde yer veriyor. Mücrimlerin (suçluların) müdafaasını uhdesine alarak cemiyetin temellerini kökünden sarsıyor.
Gaziantep, Zile, Uşak, İstanbul, Yeşilhisar hâdiseleri gibi Devletin emniyet, huzur ve asayişini birinci derecede tehdit eden, Türk milletinin itibar ve şerefine karşı da birer tecavüz mahiyetinde olan hâdiseler umumi efkâra hürriyet ve demokrasi mücadelesinin şerefli bir sayfası ve bunların tertiplileri birer kahraman gibi takdim olunuyor. Memleketin emniyet ve asayişini korumakla vazifeli olan memurlar, kanunların tatbikatı ile vazifeli mahkemeler ve hâkimler baskı ve tehdit altında veya türlü iğvalarla (ayartma, kandırma, baştan çıkartma) kanunların âmir hükümlerini yerine getirmekten alıkonmak isteniyor. Orduyu siyasete alet ederek fitne fesada karıştırmak, ordu kuvvetlerini emir ve kanun dinlemez bir hale getirmek için gayretler sarf olunuyor.
Türkiye tarafından olduğu gibi NATO’ya dâhil bütün memleketler tarafından kabul edilmiş olan, “Kuvvetler (ayrılığına) statüsüne dair Sözleşme’nin” tatbikatı ele alınarak veya memleketimizde vazifeli bulunan Amerikan kuvvetleri mensuplarının ırzlara ve namuslara tasaddi etmekte oldukları iftirası yaygın bir surette işlenerek, Türk - Amerikan dostluğunun sarsılmasına, dolayısıyla, NATO camiasında mevcut vâhdetin bozulmasına çalışılıyor. Seçimlerde namuslu vatandaşların iradesini tam bir hürriyet içinde izhar etmelerine mâni olmak üzere şerirler ve sabıkalılardan müteşekkil silâhlı siyaset çeteleri hazırlanıyor. Hücre usulüyle çalışan kollar kuruluyor ve bu kolların kurulması meşru bir hareket olarak açıkça müdafaa olunuyor. Yukarda sayılan hususlar C. H. P. nin siyasi mücadelede meşruiyet hudutlarını fazlasiyle aşmış olduğunu tesbit etmektedir.
Türkiye’de devamlı ve müstakar bir demokratik idare kurulması ve bu idarenin sağlam temeller üzerine oturtulması her şeyden evvel meşru bir iktidara karşı gayrimeşru mücadele usul ve imkânlarının tamamiyle bertaraf edilmesine bağlıdır. Bugüne kadar cereyan eden hâdiseler, Türkiye’de mer’i (yürürlükteki) kanunların, suçları tâkip ve tecziye etmekle mükellef müessese ve kurulların bu fenalıkları önleyemediği kanaatini veriyor. Bu sebeple hâdiselere derinden ve bütün teferruatiyle nüfuz ederek, Türkiye’de siyasi huzur ve istikrarın sağlanması için gerekli tedbirleri almak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinin işe el koyması zaruri ve lüzumlu görülüyor.
Memleketin emniyet ve selâmetinin, huzur ve asayişinin yukarda tafsilen izah edildiği şekilde tehlikelere mâruz bırakıldığı bir devrede Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Teşkilâtı Esasiye Kanunu (Anayasa) ile kendisine tanınan bütün haklarını bir anda eline alarak, yukardan beri tadad olunan (sıralanan) son derecede ehemmiyetli meselelere vazıyet etmesi artık kaçınılmaz bir zaruret haline gelmiş bulunuyor. Memlekette hakiki bir adalet ve hürriyet nizamının kurulması, huzur ve sükûnun tesisi, seçimlerin hiç kimsenin şüphe, tereddüt ve endişesine, korkusuna, itimatsızlığına en küçük bir imkân bırakmayacak sâlim, temiz ve dürüst şartlar içinde yapılması, nihayet gittikçe büyüyen hâdiseler halinde kendisini gösteren kanlı kardeş kavgalarını önliyecek kesin çarelerin bulunması buna mütevakkıf görülmektedir.
Bu itibarla, CHP’nin :
A) Meşru iktidarımızı, alelûmum devlet vazifelerini, Türk kadınlarını, dost ve müttefiklerimizi en iğrenç isnatlarla kötüleme usulleri de dâhil olmak üzere, çeşitli gayrimeşru ve kanun dışı yollarla halkı kanunları ihlâle, kanuni tedbirlere karşı mukavemete, Hükümete, idari ve adlî mercilere karşı galeyana ve fiilî tecavüzlere teşvik ve tahrik etmek,
B) Müsait telâkki ettikleri mahallerde kendi partilerine mensup bâzı şahısları silâhlandırmak suretiyle iktidar partisinin mensup ve taraftarları aleyhine münferit veya toplu şekilde baskı yapmaya ve suç işletmeye teşvik suretiyle memlekette kanlı kardeş kavgalarına müncer olan tertiplere başvurmak,
C) Orduyu siyasete karıştırmak teşebbüsleri de dahil olmak üzere, memleketin emniyet ve asayişini korumakla vazifeli olanları çeşitli propaganda, baskı ve vaidler yoliyle vazifelerini ifadan alıkoymağa cüret ve teşebbüs etmek,
Ç) Bizim radyo namındaki komünist radyosunu halk partisine ait bir radyo olarak göstermek suretiyle halkı bu yayınları dinlemeye sevk etmek ve umumi efkârı bu vahim neşriyatın zararlı tesirlerine mâruz bırakmak,
D) Bütün bu kanun dışı faaliyetlerini umumi efkâra karşı haklı gösterebilmek için T. B. M. Meclisinin, onun itimadına mazhar Hükümetin meşruiyetinden halkı şüpheye düşürecek, ve bundan da ileri olarak, gelecek seçimlerin de meşruiyetini şimdiden muallel imiş gibi göstererek kurulmuş ve kurulacak iktidarlar aleyhine vatandaşları gayrimeşru yollarla tahrik etmek suretiyle itimatsızlığa ve huzursuzluğa sevk etmek,
E) Hücre teşkilâtı ile işliyen gizli kollar kurmaya çalışarak, yukarda mâruz faaliyetleri daha müessir bir hale getirmek, Suretleriyle giriştiği yıkıcı, kanun dışı ve gayrimeşru faaliyetleriyle;
F) Aynı maksat ve gayelerle ve neşir yolu ile faaliyette bulunarak, Cumhuriyetimizin ve genç demokrasimizin fikrî ve mânevi temellerini tahrip eden, Devletin ve cemiyetin ana müesseselerini şantaj, baskı ve tehdit suretiyle işlemez bir hale getirmek, hakikatleri tahrif etmek, yalan neşriyatta bulunmak suretiyle memleketin siyasi, iktisadi, malî, içtimai hayatını tehlikeye mâruz bırakan bir kısım basının; Bünyesini; çalışma tarz ve metotlarını ve kanunlar muvacehesindeki tutumunu ve bu kanunları işlemez hale getirmek hususundaki gayrimeşru faaliyetlerinin ve yukardan beri tafsilâtı ile arz edilen ahvalin önlenmesini gayrimümkün kılmakta olan sebeplerin mahiyetini tetkik ederek elde edeceği neticeleri T. B. M. Meclisine bildirmek üzere, Dahilî Nizamnamenin 177 nci maddesi hükümlerine göre 15 kişilik bir tahkikat encümeni kurulmasını; bu encümenin TBMM’nden veya adlî mercilerden ayrıca karar istihsaline lüzum olmaksızın, Dahilî Nizamnamenin 16’ncı babında yer almış bütün salâhiyetlerle teçhiz olunmasını; tahkikatın selametle cereyanımı temin bakımından ve tahkikatın devamı müddetine maksur ve munhasır olmak üzere Türkiye’deki her türlü siyasi hareket ve faaliyetleri durdurma kararı da dâhil olmak üzere lüzumlu göreceği bilcümle tedbir ve kararları da ittihaz etmeye ve icabında Meclis dışında da faaliyette bulunmaya yetkili kılınmasını ve ayrıca mesaisini üç ayda ikmal etmesini arz ve teklif ederiz.”
Takrir okunduktan sonra ilk sözü imza sahibi Bursa mebusu Mazlum Kayalar almış ve tahkikat talebine dayanak teşkil eden olayların milletin gözü önünde cereyan ettiğini ifade etmiştir.
Mazlum Kayalar: “Mülga Takriri Sükûn Kanunu veya ona benzer hükümleri yürürlüğe koymak için Meclis’e teklif getirebilecekken bunu yapmadıklarını, bunun yerine “hukuki, meşru ve Anayasaya hürmetkâr” bir şekilde TBMM’ye başvurarak olaylara el koymasını ve gerekli kararları almasını istediklerini” belirtmiştir.
Kayalar, DP’ye iltihakların artmasıyla birlikte seçimlerin öne alınacağı ihtimalinin muhalefeti telaşlandırdığını ve bu telaşla birlikte Halk Partisinin seçimlerin “medeni iklimini” yok etmeye çalıştığını ve bunda da kısmen başarılı olduğunu ileri sürmüştür.
Takrirle talep edilen tahkikatı açmaya Meclisin yetkili olduğunu tartışmaya bile gerek olmadığını vurgulayan Kayalar: “Mevcudiyet hakkını kanundan alan teşekküllerin Devletin temellerini ve millî birliği sarsmıya müteveccih fiili, aleni ve hafi hareketleri üzerinde bir tahkikat açmak TBMM için gayrikabili münakaşa bir salâhiyet teşkil eyler.”
İSMET İNÖNÜ’NÜN KONUŞMASI
Takrir hakkında şahsı adına söz alan Malatya Milletvekili İsmet İnönü:, “İç politikada huzuru tesis edecek tedbirleri müzakere edebilmek için her şeyden önce bütün vatandaşların Devlet ve kanun önünde eşitliğinin kabul edilmesi gerektiğini, ancak mevcut iktidarın siyasi kanaatlerine bakılmaksızın bütün vatandaşların eşit kabul edilmesi mecburiyetini şimdiye kadar fiilen kabul etmediğini, nitekim müzakere edilen belgenin de “partizan idare zihniyeti” ni yansıttığını ileri sürmüştür.
İnönü, önergenin kabul edilmesi halinde Türk siyasi hayatının “tamir ve deva kabul etmez bir uçuruma” sürükleneceğini ifade ederek iktidarı uyarmıştır. İnönü uyarılarına şu sözlerle devam etmiştir: “Arkadaşlar, şimdi bu salâhiyetlerle teşkil edilen Encümenin bir hususi karakteri vardır. Bu Encümen, Hükümetin üstünde, Büyük Millet Meclisinin üstünde bir baskı rejiminin bünyesi olacaktır. Bu talep gerçekleşirse; hesapsız, mesuliyetsiz, rasgeldiği vatandaşı hapsetmek istiyecek, istediğine söyle diyecek, istediği kâğıtları alacak, bu suretle memlekette bir dehşet idaresi fiilen kurulacaktır.
Önerge bu Devlette hiçbir müesseseye itimadı olmadığını söylüyor. Devlet memurlarına itimadı yoktur, adalete itimadı yoktur, orduya itimadı yoktur. Hiçbir müesseseye itimadı olmıyan bu otorite, bu idare eşit olmıyan seçimlere kararlı olduğu halde seçime gitmeye dahi cesaret edemiyor. Milletin reyleriyle azlıkta kalmış olan bu iktidar, bugün Devletin bütün müesseselerinde ve umumi efkârın katî hükmü ve kanaati karşısında bir kadro halinde kalmıştır. Ne isteniyor? Meclis Tahkikat Encümeni namı altında bir baskı idaresi kurmak istiyorlar. Bu baskı idaresi Anayasaya, İnsan Haklarına karşı teşebbüs edilen gayrimeşru bir darbedir.”
CHP başkanı İnönü’nün konuşmasını tamamlayıp kürsüden inmesinden sonra Samet Ağaoğlu kürsüye gelmiştir. Ancak bu sırada genel kurulda şiddetli gürültüler, atışmalar, tabanca çekmeler ve çanta fırlatmalar gibi olaylar yaşandı. Sırrı Atalay ve Hasan Erdoğan’a takbih cezaları verildi. Atalay’ın Samet Ağaoğlu’na “milyonları çalan adam” dediği iddiası üzerine kendisine 12 inikat (oturum) için Meclisten çıkarılma cezası verilmesi reye sunuldu ve savunması istendi. Atalay, Samet Bey kürsüye geldiğinde kendisine “bugün milyonların sahibisin” dediğini ve demeye de devam edeceğini ifade etmiştir.  “Yıl 1950. Muhterem ablaları Tezer Hanımla mebus seçildikleri zaman Ankara’ya geliyorlar” diye söze devam etmesi üzerine Reis müdafaa için söz verildiği halde aynı şekilde konuşmaya devam ettiğini belirterek kürsüden inmesini istemiştir. Atalay’a 12 inikat Meclisten çıkarma cezası oylanarak kabul edilmiştir.
Daha sonra da bir milletvekiline çanta fırlatan Hasan Erdoğan’a müdafaasını yapmak üzere söz verilmiş, Erdoğan da Gazianteb Mebusu Ali Şahin Bey’in tabanca çektiğini, bunun üzerine çantayı attığını, “Mecliste tabanca çeken adama çantayı atmak tabiî hakkı’na sahip olduğunu belirtmiştir. Bu savunmaya rağmen Erdoğan’a da 6 inikat Meclisten çıkarılma cezası verilmiştir. Gürültülerin devam etmesi üzerine oturum başkanı “Bir mâbedin içinde bulunduğunuzu asla hatırınızdan çıkarmayınız, bu hali gören size acır” diyerek sözü Samet Ağaoğlu’na vermiştir.
Samet Ağaoğlu, önce İnönü’nün ruh haline dair bazı tespitlerde bulunacağını belirtmiş, bu bağlamda İnönü’nün kürsüde “manevi mecalsizlik” içinde olduğunu, kafasının ve kalbinin son isyanlarını haykırmaya çalıştığını ancak bu “pervasız haykırmalara” TBMM’nin azimli kararının asla izin vermeyeceğini söylemiştir. Ağaoğlu’na göre İnönü Meclis kürsüsünden “itaat etmeyeceğiz” diyerek sadece kendisi ve partisi adına değil, Devletin memurları adına da isyancı bir tavrı savunmuş, Anayasanın ve kanunların dışında uyulması gereken toplumsal ve siyasal ahlak kurallarını hiçe saymış, bu ahlâki kurallara kendisini bağlı hissetmemiş, ayrıca takrirde tek tek belirtilen ithamların hiçbirine cevap vermemiştir. Ağaoğlu, konuşmasını takririn verilme sebebi olarak gördüğü memleketin içinde bulunduğu manzarayı tasvir ederek sürdürmüştür. Ağaoğlu’nun milletvekillerinin dikkatine sunduğu “memleket manzarası”nda şu hususlar öne çıkmıştır:
• Memlekette iç politika konuları, tüm konuların önüne geçmiş, şehir meydanlarından köy kahvelerine kadar her yerde görülen iç politika tartışmaları halkı kamplara ayırmış ve “kardeşin kardeşi kırmasına” yol açmıştır.
• “Siyasi mücadelenin silahları” olarak ortaya çıkan iftira, isnat, hakaret ve küfür Devlet ve milletin maddi ve manevi tüm varlığını tehdit eder hale gelmiştir.
• Açık ve gizli güçler, Devlet ve toplumun meseleleri üzerinde akla hayale sığmaz dedikodulara sürekli olarak ihtiyarlardan çocuklara kadar tüm halkın kulaklarına fısıldamaktadırlar.
• Hükümetin ehil olmayanların elinde olduğu, iktidarın memleketi dış güçlere pazarladığı ve “Türk kadın ve kızlarımızın yabancılara peşkeş çekildiği” söylenmektedir.
• Devletin tüm kuvvetlerine hakaretten karşı koymaya kadar varan tahriklere girişilmektedir.
Ağaoğlu memlekette bu manzarasının oluşmasında muhalefetin önemli payının bulunduğunu şu sözlerle ifade etmiştir: “Memlekette bu manzarayı yaratan kuvvetlerin bir kısmının başında, Devleti ve vatanı uzun yıllar idare etmiş insanlar yer almışlardır. Devlet Reisi, Hükümet Reisi, vekil olmuş, mebusluk yapmış insanlar; bu vasıfları ile Devlet mefhumunun ne olduğunu bilen insanlar; 31 Martı, Millî Mücadelenin arkadan hançerleme devirlerini, iç isyanları görmüş insanlar; şu arz ettiğimden çok zayıf kımıldamalar karşısında, bir fes dâvasında, şu veya bu şekilde ufak bir sözden dolayı bütün bir şehrin meydanlarını haklı, haksız sehpalarla donatmaktan çekinmemiş, hususi mahkemelerde suçlu, suçsuz yüzlerce, binlerce insanı mahkûm etmiş ve ettirmiş insanlar, hattâ daha ileri gidilerek, suçlu buldukları birkaç adamı ele alıp o şahsın içinde bulunduğu bütün bir zümreyi toptan yok eden insanlar yer almışlardır.”
Ağaoğlu, İsmet Paşa’nın yurt gezisi sırasında yaşanan bazı olayları “muhasara yarıldı”, “kimin haddine”, “İsmet Paşa Garp Cephesi Komutanlığını hatırlatmakta değil de bir defa daha yaşamaktadır” şeklinde başlık ve yorumlarla aktaran gazetelere dikkat çekerek muhalefet liderinin memlekette huzursuzluk çıkarmaya çalıştığını ima etmiştir. Ağaoğlu İsmet İnönü’nün daha önceki bir sözünden hareketle kendisinin şimdi de kızmış olabileceğini şu cümlelerle ifade etmiştir: “Muhterem arkadaşlar, aklıma geldi. 3-4 sene evvel bir köy imamının affı dolayısiyle İsmet Paşa bu kürsüden;
“Beni kızdırmayın yoksa yapamıyacağım yoktur” demişti.
Şu verdiğim misaller gösteriyor ki, İsmet Paşa kızmıştır, İsmet Paşa kuvvetlerine hazrol emri vermiştir, İsmet Paşa yer yer taarruza da geçmiştir. Kızdınız mı Paşam?..” Ağaoğlu daha sonra İsmet Paşa’nın seçim ve seçim hileleri konusunda iktidarı eleştiren sözlerinden örnekler vererek bunların gerçekte tehdit olduğunu, ayrıca seçimlerde hile yapılıp yapılmadığını tespit yetkisinin İsmet Paşa’ya ait olmadığını, DP’nin bu yetkiyi Meclisten alarak yargı mekanizmasına verdiğini ifade etmiştir. Ağaoğlu İsmet Paşa’ya dönerek konuşmasını şöyle sürdürmüştür: “ve nihayet şu garip beyanat... Okuduğum zaman gözlerime inanamadım, İsmet Paşa, edebiyata mı merak etti, dedim. Ne demek istediğini anlıyamamıştım. Sonradan söktüm, ne demek?  
Ağaoğlu’nun bu sözlerine muhalefet sıralarından müdahale edilmiş, Maraş mebusu Nusret Durakbaşa, hatibin farkında olmadan “Devletin kuruluşunu kötülediği”ni söylemiş, Adana Mebusu Hamdi Öner de “Baban bize çok şeyler öğretmişti, ne yazık ki size bir şey öğretememiş” şeklinde seslenmiştir. Buna cevap olarak Ağaoğlu şunları söylemiştir: “ babamı bırakın, ölmüşleri karıştırmayın, ölmüşlerin dilleri yoktur, söyliyemezler. Fakat hemen ilâve edeyim; babam sağ olsaydı ve bu kürsüde bulunsaydı, muhterem lideriniz hakkında çok şeyler söylerdi. ” istediğini. “27 Ekim 1961 akşamı gün battığında seçimi yenilememiş olurlarsa gayrimeşru olacaklardır. C. H. P. böyle bir idareyi asla tanımıyacak, onun Meclîsinde yer almayı reddedecektir.” Gözümün önüne geldi, 1961 in 27 Ekim günü akşam vakti, güneş batmak üzere, İsmet Paşa güneşe bakıyor, ve dönüyor, «Ey benim silâhşörlerim; seçim yapıldı mı, yapılmadı mı? Haydi silâh başına» diye bağırıyor. Siz, Paşam, affedin, mecburum söylemeye, edebiyat yapmışsınız, ama Donkişot bile Şanso’ya böyle bir emir vermedi.
Ağaoğlu, muhalefet temsilcilerinin her gittikleri yerde “İnkılâplar tehlikede”, “Başvekil yeşil bayrakla karşılandı” gibi sözleri yayarak memleketin huzur ve düzenini bozmaya teşebbüs ettiğini, bu aleni faaliyetlerin bir de gizli/yer altı kısmının bulunduğunu ve bunların da elbette açığa çıkarılacağını belirtmiştir. Ağaoğlu daha sonra da muhalefetin “hesap sorma” söylemini eleştirmiş ve şunları söylemiştir: “Bir de «Hesap sorma tehdidi» var. Muhterem arkadaşlar, hesap sorma bahsinde çeşitli teraneler söylediler, hususi mahkemeler kuracağız, dediler; hususi kanunlar çıkaracağız, dediler; normal kanunlarla mal beyannameleri istiyeceğiz, dediler. Bunlar ehemmiyetli şeyler değil. Ehemmiyetli olan şu, mebuslar kongrelere gittiler, hesap soracağız derken hemen arkasından meselâ, Samed’in sehpası ile Namık’ın sehpasını yan yana dikeceğiz, tehdidini de savurmaktan çekinmediler, çekinmiyorlar... Asacak mısınız efendiler? Öylemi? Bu ölüm tehdidinize cevabımız şudur: Hayır efendiler; bu memleketin sehpalar devrine bir daha dönmesine asla meydan vermiyeceğiz. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bugün varacağı karar ile o melun devirlerin bir daha hortlamasını önliyecektir.
Ağaoğlu bu sözlerin ardından İsmet İnönü’nün 1944-1945 yıllarına ait konuşmalarına atıf yaparak bugünkü muhalefet liderinin o günlerde ifade hürriyetinin halk idaresinin temeli olduğunu, ancak her milletin kendine has bir söze dayanma ölçüsü olduğunu, Alman harbinin bitmesiyle başlayan tartışmaların milletin maneviyatını zayıflatacak, Meclisin itibarını zedeleyecek, dışarıya karşı memleketi zayıf gösterecek ve nihayet bu vaziyet karşısında memleketin şurasından burasından ateş çıkarabilecek boyutlara ulaştığını söylediğini hatırlattı. Ağaoğlu’na göre bu sözleri söyleyen kişinin “demek ki her milletin karakterine göre bir tahammül takatı olduğundan haberi var” ve başında bulunduğu partisinin mebus ve idarecilerinin memleketin her yerinde yaptıkları propagandalardan bir takım neticeler bekledikleri ortadadır. Ağaoğlu, getirilen takririn “memlekette huzur ve sükûnu bozan bir siyasi faaliyetin neticelerinin neler olabileceğini sorup öğrenmek istiyen, bunların Meclis tarafından öğrenilmesini istiyen bir teklif” olduğunu ve bu haliyle de Komisyona verilen yetkilerin hukuk nazariyesine ve Anayasaya aykırı olmadığını vurgulamıştır.
Ağaoğlu konuşmasının sonunda demokrasiyi muhafaza etmek gerektiğine değinerek şunları söyledi: “Demokrasimizi, hakikaten büyük emeklerle kurulan demokrasimizi himaye etmek onu muhafaza etmek ve kurtarmak mecburiyetindeyiz. Demokrasi ince bir sistem, zor bir sistemdir. Demokrasiyi yaşatmak için gönüllerde adalet hissine, dimağlarda Devlet mefhumuna ve nizam fikrine yer vermek, Devlet ve ferdin karşılıklı münasebetlerinin bu his ve mefhumlar içinde âdilâne olması prensibine inanmak lâzımdır. Bu ince rejimi muhafaza etmek ve yaşatmak için en evvel dikkat edeceğimiz husus, demokrasinin demogojinin ve anarşinin eline düşmemesidir. Çünkü, anarşinin arkasından en kısa zamanda istibdat gelir ve memleketin istikbali karanlıklara gömülür. Türkiye Büyük Millet Meclisi bizzat tarihinden misallerle iyi biliyor ki, Türkiye’de anarşiye meydan verildiği gün çok geriye, gideriz, çok kan dökeriz, maddi ve mânevi büyük zararlara uğrarız. Bunun içindir ki, TBMM anarşiye yol açmıyacaktır. Acı ile, elemle itiraf etmek lâzımdır ki, bu anarşi temayülü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüne kadar sokulabilmiş, ve burada Devlet Reisliği yapmış bir zat daha bir saat önce «Meclisin kararlarına itaat etmiyeceğim.» diyebilmiştir,
Memleketi bu anarşi uçurumunun kenarından çekip kurtarmazsanız, istibdadın kapılarını açmış olacaksınız. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu kapıyı ebediyyen açmıyacak ve istibdadın hayattaki son mümessilinin bu kapıdan geçmek emelini hüsrana uğratacaktır.
AĞAOĞLU’NDAN SONRA CHP GRUBU ADINA İSMET İNÖNÜ SÖZ ALDI
İnönü şunları söyledi: “Biz ihtilâlden yetişmiş insanlarız, içimizde bizim yaşımızda olanlar pek azdır. Ama bizim etrafımızda bulunan, teşekküller, fikirler, zümreler bizim geldiğimiz yolu bütün teferruatı ile bilirler. Biz ihtilâlden gelmiş bir nesiliz. Meşrutiyet ihtilâlinden geldik, Cumhuriyet ihtilâline yöneldik. En sonu, Cumhuriyet ihtilâlinden demokratik rejime geçinceye kadar çok gayret sarf ettik ve çok zahmet çektik. Çok güç bir devirdi bu. Ama, sabırla muvaffak olduk. Bu ihtilâl rejimi; eşit haklarla, dürüst yapılan seçimlerle, iktidar değişmesiyle neticelenebildi ve hiçbir kıyamet kopmadı. Bunun milletimizin tarihine, daima örnek olabilecek bir misâl olarak, cesaret verici bir misâl olarak geçmesini istedik. Şimdi, biz tekrar ihtilâl usulünü takibedecek ve ihtilâl yoliyle iktidara geleceğiz; ne olacak? En büyük derece ile âzami derecede muvaffak olsak, 1938 de, 1940 da, 1945 te vardığımız vaziyete varacağız. Bu vaziyetten biz memnun değildik. Bu vaziyet, bu ihtilâl rejimini biz demokratik rejime çevirmek için çok güçlük çektik. Bizim böyle bir harekette tekrar tevessül etmemizde mâna yoktur, mantık yoktur.
Şimdi biz ihtilâl rejimimden gelerek Demokratlık rejim içinde siyasi hayat takip ediyoruz. Etrafımızda olan ihtilâllerin hiçbiri böyle değildir. Büyük inkılâplar, büyük devrimler için yapılmış ihtilâllerden sonra normal iktidarlar teessüs edememiş, etmiyor. Rasgele sokak politikacıları meşru iktidarları altüst etmeye çalışıyorlar. Bu gibi teşebbüslerin yüzde 80 i hiçbir memlekette muvaffak olamıyor. Halk iktidarı haksız görmüyorsa 3-5 kişinin toplanması ile Devletin bütün silâhlı, silâhsız kuvvetlerine karşı hareket ederek ihtilâl vücuda getiremezler. Şimdi, ihtilâl, iktidarı bir defa eline geçirmiş olanlar tarafından yapılıyor; son zamanların modası bu. Seçimle iktidara geliyor, Devletin vasıtalarına el koyuyor; seçimle gitmek ihtimali görüldü mü ben buradan gitmem telâşına düşüyor. Ne oldu telâşınız ne?...”
İnönü konuşmasını ihtilallerin hangi durumlarda gerçekleştiğini ve bir anlamda “meşru” hale geldiğini açıklayarak sürdürmüştür. İnönü’nün iktidara uyarı niteliğinde olan ve daha sonra çok tartışılacak olan sözleri şunlardır: “Şimdi iktidarda bulunanların, iktidarı ellerinde bulunduranların milletleri ihtilâle nasıl zorladıkları insan hakları beyannamesine girmiştir. Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur. Buna mahal vermemek için idarelerin demokratik yolda olması, insan haklarının yürürlükte olması şarttır. Bu fikir Beyannamenin ruhunu teşkil ediyor. Şimdi mevzuubahs olan mesele bu. Demokratik rejim, insan hakları yürütülüyor mu, yürütülmüyor mu? Bu bir. Eğer insan hakları yürütülmez, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulursa ihtilâl behemehal olur. Beni dinleyin... Biz böyle bir ihtilâl içinde bulunmayız, bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda, bizimle münasebeti olmıyanlar tarafından yapılacaktır. Biz demokratik rejim dedik, demokratik rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir.
Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam.
Şimdi arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir haktır. Fakat ihtilâl aslında bir millet hayatının asla arzu etmiyeceği, çetin ve tehlikeli bir ameliyattır. Birçok memleketlerde görüyoruz. Çok iyi niyetlerle, vatanperver hislerle ihtilâl yaparak idare kuranlar, kurdukları idarenin ertesi gününden itibaren, kâbus içinde yaşarlar. Onlar muvaffak oldukları ihtilâli normal bir demokratik rejime devredebilmek için imkân bulamazlar. Bulabilenler tarihte nâdir. Biz bulduk işte. Ama bunu bulamıyan memleket çok zarar görür. İhtilâl niçin yapılır? Eğer ihtilâl vatandaş için başka çıkar yol yoktur, kanaati zihinlere ve bütün müesseselere yerleşirse, meşru bir hak olarak kullanılacaktır. Bundan içtinap kabil değildir. Basiretimiz yerinde ve aklımız başımızda ise normal bir demokratik rejimin icaplarını hulûs ile takibederek, eşit haklarla dürüst bir seçimin neticelerini kabul ederek bu rejimi bu yola götürelim…”
İnönü, olağanüstü bir yönetim kurmaya dair Meclis’ten çıkacak kararı kabul etmeyeceklerini belirterek konuşmasını şu sözlerle tamamlamıştır: “Meclis Tahkikat Encümeni şeklinde 3 aylık fevkalâde bir idare kuracaksınız. Bu idare muhalefet partisini ve basını her yerde takibedecek. Şu kusuru var, bu kusuru var, diye her yerde takibedeceksiniz, şimdiden söylüyorsunuz kusurları. Filân yerde şu beyanatı yapmışım. Hakkımdır, kanuni saydığım takdirde yaptım, kanuni değilse haksız isem, verin mahkemeye. Bunun aksi telâkki asla itibara lâyık değildir. Onun için muhterem arkadaşlarım, bu memleketin seçkin, yetişmiş güzide insanlarısınız, memleketi fevkalâde bir idareye götürmek istenildiğinin arifesinde, eşiğindesiniz, hesaplı olarak düşünmenizi isterim. Bir fevkalâde idare kuracaksınız. Bu idareye verilen salâhiyetler gayrimeşrudur. İtaat etmiyeceğiz dediğimi söylemek yersizdir. Bir defa çıkmış bir kanuna, kanun değil karar, çıkmış bir kanuna itaat etmemek vatandaşın elinde değildir. Ama kabul etmeyiz. Razı olmayız. Ve vatandaşların hepsine bunun haksız olduğunu, buna mukavemet etmek lâzımgeldiğini söyleriz. Hür vatandaşın hakkıdır bu. Memurlara itimat etmez, adalete itimat etmez, orduya itimat etmez, kendisi esasen azlıktadır, bir kadrodur, bu şeyleri yapmak ister, böyle şey olmaz.”
İsmet Paşa kürsüden indikten sonra CHP mebusları da Meclis Genel Kurul salonunu terk etmişlerdir. İktidar sıralarından “Nereye, nereye? Kaçmayın, dinleyin” sesleri yükselmiş, Demokrat Parti Grubu adına konuşmak üzere söz alan Rize milletvekili Osman Kavrakoğlu da “Bırakın kaçsınlar. Dinliyemezler, tahammül edemezler” demiştir.
Kavrakoğlu, muhalefet liderinin müzakereler sırasında “inadından, ısrarından bir milimetre inhiraf etmediğini”, ileri sürülen iddiaları çürütmek adına hiçbir vesika ileri sürmeyip sadece bazı kavramları muğlak şekilde zikrettiğini belirtmiştir. Kavrakoğlu İsmet Paşa’nın ihtilale ilişkin sözlerine de şöyle cevap vermiştir: “Kendileri ısrar ediyorlar, akıllarınca demokrasinin esasını teşkil eden bâzı şartların mutlaka tahakkuk ettirilmesini istiyorlar, aksi takdirde (İsyan hakkını, ihtilâl çıkarma hakkını) tabiî bir hak ve netice sayıyorlar ve böyle bir akıbetten bizleri hattâ kendisinin dahi kurtaramıyacağını ifade ediyorlar. Ne hazin bir tecellidir bu! Neden ve kime karşı isyan olacak? Bize karşı mı?.. Demokrat iktidara karşı mı? Yazıklar olsun Paşa!.. Bunu nasıl söylersin!..”
Kavrakoğlu, DP’nin partizanca davranmadığını, aldıkları oyların “temiz ve helal” olduğunu, demokrasimize bir eksiklik gelmemesi için çırpındıklarını, senelerce mahrumiyet içinde acı çeken ve tabii hakları ellerinden alınan bu asil milleti kısa bir sürede muasır medeniyet düzeyine yükseltmeye çalıştıklarını söylemiştir. Buna karşılık, Kavrakoğlu’na göre, “İsmet Paşa dar bir görüş ve kısır bir mantıkla memlekette huzursuzluğun, anarşi ve ihtilâlin müdafaasını yapıyor”.
Kavrakoğlu, İsmet Paşa’nın konuşmasının Devlete, millete ve demokrasiye karşı “insafsız” bir konuşma olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir: “Meclisimizin tarihi, Devletin mânevi varlığına, aziz ve sevgili milletimize ve genç Demokrasimize karşı bu derece merhametsiz ve insafsız bir konuşma kaydetmemiştir.”
Bu sözler üzerine Kocaeli mebusu Cemal Tüzün “Bir daha, bir daha söyle Kavrakoğlu, asıl biz onu kurtaramayız” demiştir. Kavrakoğlu bunun üzerine İsmet Paşa’nın günümüzde diktatörlerin demokratik yollarla iktidara gelip daha sonra da seçimi reddettiklerine dair sözlerine gönderme yaparak şu cevabı vermiştir: “Biz milletin reyine kaderini bağlamış hürriyete gönül vermiş insanlarız. Hürriyet ve millî irade mefhumları benliğimize o derece yerleşmiş hayatımıza o derece temel prensip olarak girmiştir ki, Allah göstermesin, bunlara arka çevirecek olsak bizi aile muhitimiz bile kabul etmez. Biz milletin güvenine kavuşmanın bir anlık zevkini bir ömre bedel sayanlardanız. Bu zevki, kadir bilen vefalı bir milleti Çankaya'dan (nankörler!) diye itham edenlerin duymasına imkân yoktur. Paşa ömründe milletin helâl reyleri ile bir saniye bile iktidar sürmemiş bir talihsizdir. Onun için bizi rey çalıcı zannediyor. Bu hırsızlık ithamını şiddetle ve nefretle reddederiz. Artık Türkiye'de bundan sonra bu kürsü rey hırsızlarının yedigaspına tevdi edilmiyecektir. Bakın ne ustaca söylenen sözler, asıl maksadı ele veriyor: Diyor ki eşit haklar, dürüst seçim, şunlar bunlar yapılmazsa mutlaka ihtilâl olur. Ne biliyorsun? Sana karşı oldu da mı biliyorsun. Seni millet kan dökerek ihtilâllemi indirdi. Hayır. Şu halde bu ihtilâl ve isyan temennileri niye!..”
Kavrakoğlu, seçimleri mutlaka dürüstçe yapacaklarını, şerefleriyle geldiklerini ve şerefleriyle gideceklerini ve ancak böyle gidenlerin dönebileceklerini, “lekeli” gidenlerin ise bir daha milletin güvenine itimadına mazhar olamayacağını belirtti. Bu arada Kavrakoğlu, devr-i sabık yaratmadıklarını, İsmet Paşa’ya bağlılıkları malum olan kişilerden hiçbirinin işine son vermediklerini ve hepsine güleryüz gösterdiklerini, bunların herhangi bir anarşi ortamında Paşa’ya destek olacaklarını tahayyül etmenin hüsranla sonuçlanacağını, Türk milletinin ekseriyeti arkalarında oldukça bu hayal perdelerinin bir anda yırtılacağını ifade etmiştir.
Kavrakoğlu, Demokrat Parti’ye ve liderine memleketin her yerinde büyük bir teveccüh gösterildiğini vurgulayarak konuşmasını şu şekilde tamamlamıştır: “Siz Demokrat Partinin vatan sathındaki muazzam teşkilâtını hiç duymadınız mı? Siz bu partinin Meclisteki ekseriyetini seçen milyonlarca seçmenin bu milletin bizzat kendisini teşkil ettiğini bilmiyor musunuz?.. Sonra Demokrat Parti Liderine gittiği her yerde Milletçe gösterilen muhabbetten haberiniz yok mu? Yüz binlerin nasıl fevç fevç coşarak Menderes’i bağrına bastığını işitmediniz mi? Bu partinin mebuslarının milletçe nasıl sevildiklerini ve defaatle seçildiklerini görmediniz mi?.. Tarumar olacak bu parti, perişanlığa sürüklenecek bu seçmenler ve fena gidecek olan bu Lider midir! Buna nasıl oluyor da gönlünüz razı olabiliyor? Söyleyin bakalım, dünyanın neresinde iktidarın böyle üstün bir ekseriyete dayandığı bir Parlâmento vardır. Amerika'da mı, Fransada mı, İngiltere'de mi? İtalya'da veya Almanya'da mı, nerede?             Dünyanın neresinde ve hangi partinin başında Demokrat Parti lideri gibi sevilen bir Reis vardır.. Bütün bu hakikatler karşısında siz görülmemiş bir insafsızlıkla tarumar edilmek tehdidini hem de Demokrasi ve Hürriyet havarisi rolünde savuracak ve Meclisten çıkıp gideceksiniz.. Gidiniz, gidiniz, kötü temennilerinizle ebediyen gidiniz! Temennimiz, Büyük Allah’ın bir daha bu kürsiye avdeti size nasibetmemesinden ibarettir.”
Kavrakoğlu’ndan sonra söz alan Antalya Milletvekili Adnan Selekler, son günlerde iktidar ve muhalefet ilişkilerinin buhranlı ve gergin olduğunu, siyasal menfaatlerin değil milli menfaatlerin esas alınması gereken hassas bir dönemden geçildiğini, büyük halk kitlelerini huzur istediğini, partiler arası çekişmelerin ve mevki ihtiraslarının bu memlekete çok pahalıya mal olduğunu ve Yirminci yüzyılın modern demokratik Türkiye’sini ilkel siyaset oyunlarına kurban etmeye hiç kimsenin hakkı olmadığını belirtmiştir.
Selekler, sözlerini şöyle sürdürmüştür: “Demokrat Partinin en büyük kuvvet(i) hâkimiyetini halkoyuna istinaddettirmiş bulunmasındadır. Demokrat Parti bu en kıymetli Hazineden ayrılmamak maksadıyla her hareketini gayet hesaplı olarak yapmak ve her tasarrufunu bu umumi görüşler içinde aramaktadır. Millî Hâkimiyet prensibine karşı koymayı, bir dikta rejimi kurmayı asla aklına getirmemiş bulunmaktayız. Bir dikta rejimi nasıl kurulur? Bunun bilinmiyen tarafı yoktur. Demokrat Parti 10 senelik çalışmalarında daima kuvvetliye karşı mazlum halk kütleleriyle beraber olmuştur. Bir dikta rejimine noktai istinat tenkil eden kuvvetlere, halk aleyhine Demokrat Partinin verdiği hiçbir tâviz yoktur, arkadaşlar. …
Suçlu olmıyanların böyle bir tahkikattan telâş etmelerine hiç lüzum yoktur. Ama suçluların yakasına adaletin kahredici eli yapışacaktır. Bu itibarla yapılacak olan tahkikatın Büyük Milletin menfaatine neticeler vermesi temennisiyle hepinizi hürmetle selâmlarım.”
Konuşmalar tamamlandıktan sonra 15 kişilik Komisyon için oylamaya geçilmiştir.
Aşağıdaki milletvekilleri oluşturulan Tahkikat Komisyonuna üye seçilmişlerdir.
Tahkikat Komisyonu Üyeleri: Osman Kavuncu (Kayseri), Bahadır Dülger (Gazianteb), Nüzhet Ulusoy (Samsun), Said Bilgiç (İsparta9, A. Hamdi Sancar (Denizli), Vacid Asena (Balıkesir), Kemal Biberoğlu (Çorum), Kemal Özer (Kütahya), Hilmi Dura (Kastamonu), Ekrem Anıt (Samsun), Nusret Kirişçioğlu (Sakarya), Turan Bahadır (Denizli), Selâmi Dinçer (Sakarya), Himmet Ölçmen (Konya), Necmeddin Önder (Nevşehir)
TAHKİKAT KOMİSYONLARININ GÖREV VE YETKİLERİ HAKKINDA KANUN
Çorum Mebusu Hüseyin Ortakçıoğlu ve üç arkadaşının kanun teklifi şu şekildeydi: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesinde yazılı Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetleri hakkında kanun teklifi:
Vazife ve Salâhiyet (Görev ve Yetkiler)
MADDE 1. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri ve naib olarak vazifelendirecekleri tâli encümenler; Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, Askerî Muhakeme Usulü Kanunu, Basın Kanunu ile diğer kanunlarda C. Müddeiumumisine, sorgu hâkimine, sulh hâkimine ve askerî adlî âmirlere tanınmış olan bilcümle hak ve salâhiyetleri haizdir.
MADDE 2. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri, tahkikatın selâmetle cereyanını temin maksadiyle:
I - a) Her türlü neşriyatın yasak edilmesine ve neşir yasağına riayet edilmemesi halinde mevkute veya gayrimevkutenin tabı veya tevziinin men’ine,
b) Mevkute veya gayrimevkutenin toplatılmasına, mevkutenin neşriyatının tatiline veya matbaanın kapatılmasına,
c) Tahkikat için lüzumlu görülen veya sübut vasıtalarından olan her türlü evrak, vesika veya eşyanın zaptına ve Hükümetin bütün vasıtalarından istifade etmeye,
d) Siyasi mahiyet arz eden toplantı, hareket, gösteri ve emsali faaliyetler hakkında tedbir ve karar ittihazına,
II - Tahkikatın devamı müddetince âmmenin huzur ve sükûnun bozulmaması için lüzumlu her türlü tedbir ve kararları almaya, dahi salahiyetlidir.
Ceza Hükümleri
MADDE 3. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan tedbir ve kararlara her ne suretle olursa olsun muhalefet edenler bir seneden üç seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 4. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan tedbir ve kararların icra ve infazında ihmal veya suiistimali görülen vazifeliler, ihmal halinde altı aydan iki seneye, suiistimal halinde bir seneden üç seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 5. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerinin yaptığı tahkikat gizlidir. Bu gizliliğe riayet etmiyenler veya malûmatlarına müracaat suretiyle yahut sair suretlerle muttali oldukları tahkikatla ilgili hususları veya hâdiseleri ifşa edenler altı aydan bir seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 6. — Türk Ceza Kanununda yazılı yalan şahitliği ve yalan yere yemin faslındaki suçları işliyenler hakkında mahsus maddelerinde zikredilen cezalar iki kat olarak hükmolunur. Usul Hükümleri
MADDE 7. — Bu kanun hükümlerine muhalefet Meşhut suçların muhakeme usulüne dair olan Kanunun birinci maddesinin (A) bendinde yazılı mahal dışında vukubulsa dahi failleri hakkında mezkûr 3005 sayılı Kanun hükümlerine göre tahkikat ve takibat icra olunur. C. Müddeiumumileri 3005 sayılı Meşhut suçların muhakeme usulüne dair Kanunun 3 ncü maddesinin 4 ncü fıkrasında yazılı müddetle bağlı olmaksızın vazifeli mahkemede âmme dâvası ikame eder.
MADDE 8. — Bu kanunun tatbikatında Hâkimler Kanunu ile Memurin Muhakematı Kanunu hükümleri uygulanmaz. Ancak salâhiyet hakkındaki hükümler mahfuzdur.
MADDE 9. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan karar veya tedbirler katî olup aleyhine itiraz olunamaz.
MADDE 10. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri tarafından yapılmış olan tahkikat ilk tahkikat mahiyetindedir.
MADDE 11. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri tahkikatın ikmalinde nihai bir mazbata tanzim ve dosya ile birlikte Heyeti Umumiyeye tevdi eder.
MADDE 12. — Bu kanun neşri tarihinde meridir.
MADDE 13. — Bu kanunun hükümlerini icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.”
Kanun teklifinin gerekçesinde mevcut Meclis İçtüzüğünün 16. babında düzenlenen Tahkikat Komisyonlarının Meclis dışındaki faaliyetleri bakımından açık hükümler bulunmadığı ve İçtüzüğün hazırlanmasında mevzuatlarından yararlanılan Fransa, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerin tahkikat komisyonlarının yetkilerini müstakil kanunlarla düzenleme yoluna gittikleri vurgulanmıştır.
Belge niteliği taşıdığı için bu gerekçeyi aynen aktarmakta fayda vardır.
ESBABI MUCİBE: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesinin 16’ncı babında yazılı Tahkikat encümenlerinin, şekli tatbîka mütedair hükümler dışında salâhiyetlerine dair mezkûr Nizamnamede tahdidedici kayıtlar bulunmamakla beraber, bu encümenlerin Meclis dışındaki faaliyetleri bakımından her türlü münakaşayı önleyici sarih kanuni hükümler de mevcut değildir. Dahilî Nizamname Meclis içi meselelere ait tatbik şekillerini tedvin ile iktifa eylemiş ve fakat salâhiyetler daha ziyade fiilî ve teamüli bir tarzda ihtiyaçlara göre ele alınmıştır. Dahilî Nizamnamenin tedvininde, mevzuatlarından istifade edilmiş olan Fransa, Belçika ve Holânda gibi memleketlerde, Meclis tahkikatı (Anket Parlamenter) vazife ve salâhiyetleri önceleri Meclis tarafından verilen tahkikat kararlarında gösterilmekte iken bilâhara, Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerinin hususi kanunlarla belirtilmesi yoluna gidilmiştir.
Bu cümleden olarak Fransa’da tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tesbit ve tanzim eden 23 Mart 1914 tarihli Kanun ihtiyaç ve zaruretlere göre bugüne kadar muhtelif tadillere tâbi tutulmuş, Belçika’da da 3 Mayıs 1880 tarihli bir Kanunla bahis mevzuu encümenlerin vazife ve salâhiyetleri tesbit edilmiş bulunmaktadır. Memleketimizde Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesine tevfikan teşkil olunan Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tesbit ve bu encümenlerce, ihtiyati tedbir mahiyetinde olan tasarruflarla ittihaz olunacak sair kararlara muhalefet halinde ne gibi müeyyidelerin tatbiki lâzımgeldiği hususlarını tanzim eyliyen hükümler mevcut değildir.
Bu itibarla Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tâyin etmek üzere işbu teklifin tanzimine zaruret hâsıl olmuştur. Teklifin 1 ve 2 nci maddeleri T. B. M. M. Dahilî Nizamnamesi hükümlerine göre kurulacak olan encümenlerin bu Nizamnamede mevcut salâhiyetlerine ait hükümleri de nazarda tutularak vuzuhu sağlama bakımımdan teyiden ve tekraren vazife ve salâhiyetlerini irade eylemekte, 3, 4, 5 ve 6 ncı maddeleri Tahkikat encümenlerince müttehaz tedbir ve kararlara muhalefet bu tedbir ve kararların infaz ve icrasında ihmal ve suiistimali görülen vazifeliler hakkında uygulanacak müeyyidelerle tahkikatın gizliliğine ve tahkikatla ilgili hususları veya hâdiseleri ifşa eyliyenlere ve T. C. Kanununun yalan şahadet faslındaki suçu işliyenlere tertibolunacak cezalara ait müeyyideleri ihtiva eylemektedir.
Teklifin mütaakıp maddeleri usuli hükümleri vaz'etmekte ve bu kanuna muhalefet halinde 3005 sayılı Meşhut suçların usulü muhakemesi hakkındaki Kanunun mahal ve müddetle mukayyet olmaksızın tatbikini ve vazifeleri hakkında Memurin Muhakematı Kanunu ile Hâkimler Kanununun hususi tahkik, muamele ve usullerinin cari olmıyacağını ve sadece salâhiyet ve muhakeme mercilerine ait hükümlerin mahfuz tutulduğunu göstermektedir. 7 nci maddedeki vazifeli mahkemeden maksat, kanunu mahsuslarında gösterilen mahkemelerdir. 9 uncu maddede Tahkikat encümenlerince müttehaz karar ve tedbirler aleyhine hiçbir mercie itiraz olunamıyacağı kaydedilmekte, 10’uncu maddede Tahkikat Encümeni tarafından yapılan tahkikatın ilk tahkikat mahiyetinde olduğu zikredilmekle ilk tahkikatın hazırlık tahkikatının devamı mahiyetinde ve hazırlık tahkikatını da kapsadığı cihetle ilk tahkikat tâbiri kullanılmış bulunmaktadır.”
Çorum mebusu Ortakçıoğlu ve üç arkadaşının verdiği Teşkilatı Esasiye, Milli Müdafaa ve Adliye encümenlerinden üçer üye alınmak suretiyle Muvakkat Encümen oluşturulmasına ve teklifin bu encümende görüşülmesine dair önergesi TBMM’nin 25 Nisan 1960 tarihli oturumunda oylanarak kabul edilmiştir.
            Kanun teklifinin görüşüldüğü Muvakkat Encümende tartışmalar çıkmış, muhalefete ait milletvekilleri müzakereyi terketmişlerdir. Muvakkat Encümen teklifi bazı değişikliklerle kabul ederek “müstaceliyetle görüşülmesi temennisiyle” Meclis Genel Kurulunun tasviplerine sunmuştur. Muvakkat Encümenin 26 Nisan 1960 tarihli, 2/444 Esas ve 2 Karar nolu mazbatasında şu hususlar vurgulanmıştır:
• Tahkikat Encümenlerinin hak ve yetkileri ne Anayasada ne de Meclis İçtüzüğünde belirtilmiş değildir. Bu ihtiyaç uygulamada örfi ve teamüli olarak Meclis kararlarıyla karşılanmış olmakla birlikte bu konuda uyum sağlanamamış ve bu boşluk varlığını devam ettirmiştir. Dolayısıyla, Anayasanın 26. maddesine dayanılarak hazırlanan mevcut teklif bu boşluğu doldurmaya yöneliktir.
• Teklifin başlığı “vuzuhu temin maksadiyle” şu şekilde değiştirilmiştir:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetleri hakkında Kanun.” Teklifin 2. maddesi hariç tüm maddeleri Encümence aynen kabul edilmiştir. Verilen bir önergenin kabul edilmesi üzerine de 2. maddenin metni şu şekilde formüle edilmiştir:
“MADDE 2. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümeni:
a) Tahkikatın selâmetle cereyanını temin maksadiyle her türlü neşriyatın yasak edilmesine,
b) Neşir yasağına riayet edilmemesi halinde mevkute veya gayrim mevkutenin tabı veya tevziinin men’ine,
c) Mevkute veya gayrimevkutenin toplatılmasına, mevkutenin neşriyatının tatiline veya matbaanın kapatılmasına,
d) Tahkikat için lüzumlu görülen veya sübut vasıtalarından olan her türlü evrak, vesika veya eşyanın zaptına,
e) Siyasi mahiyet arz eden toplantı, hareket, gösteri ve emsali faaliyetler hakkında tedbir ve karar almaya,
f) Tahkikatın selâmetle intacı için lüzumlu göreceği bilcümle tedbir ve kararları ittihaz etmeye ve Hükümetin bütün vasıtalarından istifade eylemeye, 2.maddenin Meclis Genel Kurulunda görüşülmesi sırasında “encümen” kelimesi “encümenleri” şeklinde düzeltilerek madde kabul edilmiştir.
Meclis 27 Nisan 1960 tarihli oturumunda teklifi yoğun tartışmalar sonunda kabul etmiştir. Meclis tarihi günlerinden birini yaşamış, tartışmalar ve gürültüler nedeniyle oturuma tam dört kez ara verilmiş, Malatya Milletvekili İsmet İnönü’ye teklifin geneli hakkında yaptığı konuşmadan dolayı İçtüzük uyarınca 12 oturum Meclisten uzaklaştırma cezası uygulanmış, aynı şekilde Meclis başkanının uyarılarına rağmen sıra kapaklarına vurarak gürültüye sebep olan oniki milletvekiline’de muvakkaten Meclisten çıkarma cezası verilmiştir. Kanun teklifi dördüncü celsede CHP’li milletvekillerinin bulunmadığı bir ortamda kabul edilmiştir. Meclis genel kurulunda teklifle ilgili tartışmalar, Muvakkat Encümen Reisi Rize Mebusu Osman Kavrakoğlu’nun teklifin öneminden dolayı bir an önce kanunlaşabilmesi için gündeme alınarak öncelikli görüşülmesine dair bir önerge vermesiyle başlamıştır.
Önergenin aleyhinde konuşmak üzere söz alan Malatya Milletvekili Nüvit Yetkin, İçtüzüğün 101. maddesi gereğince encümende kabul edilen bir kanun teklifinin basılıp dağıtıldıktan sonra en az 48 saat geçmedikçe görüşülemeyeceğini, esasen teklif sahiplerinin aciliyetle görüşülme taleplerinin de olmadığını, dolayısıyla müstaceliyet için bir nedenin bulunmadığını, teklifin gerekçesinde de böyle bir neden sunulmadığını, dahası teklifin gerekçeden bile yoksun olduğunu, beş gün evvel hazırlanan bir teklifin “ekspres süratiyle” komisyondan çıkarıldığını ve dağıtıldıktan birkaç saat sonra Meclis gündemine getirildiğini, böyle bir şeyi Yüksek Heyetin kabul edeceğine ihtimal vermediğini dile getirmiştir.
Yetkin’e göre, “rejime tasaddi” niteliğinde olan bu kanun teklifi “baştanbaşa Anayasanın ihlâlini, iflâsını tazammun etmesi nedeniyle” Meclis Riyaseti tarafından kendilerine üçer oturum için Meclisten çıkarılma cezası verilen milletvekilleri, Suphi Baykam (Adana), Yaşar Alhas (Urfa) ve Nihat Sargınalp (Gümüşhane) dir. Altışar oturum ceza verilen milletvekilleri ise şunlardır: Nurettin Akyurt (Malatya), Reşit Önder (Tokat), Mehmet Delikaya (Malatya), Osman Eroğlu (Burdur), Ahmet Üstün (Burdur), Hasan Tez (Ankara), Ali Rıza Akbıyıkoğlu (Uşak), Adil Sağıroğlu (Erzincan), Tevfik Ünsalan (Malatya).
Bu sözlerin ardından oturumu yöneten Reisvekili Agâh Erozan kanun teklif ve layihaların müzakeresi için öngörülen en az 48 saatlik sürenin İçtüzükte belirtilen “hilafına Heyeti Umumiye karar almadıkça” ifadesiyle kayıtlı olduğunu, bu nedenle önergenin oya sunulacağını, kabulü halinde 48 saatlik müddetin beklenmeden görüşülebileceğini ifade etmiştir. Yapılan oylamada teklifin gündeme alınması 133’e karşı 216 oyla kabul edilmiş ve teklifin geneli üzerinde görüşmelere geçilmiştir.
İlk sözü alan Sivas Mebusu Turhan Feyzioğlu, TBMM’nin tarihi günlerinden birini yaşadığını, en karanlık günlerde düşmanı yere seren, devrimleri gerçekleştiren, Batılı anlamda gerçek demokrasiyi yerleştirmek için hamleler yapan Meclisin kendi yaptığı Anayasaya aykırı olan bu teklifle siyasi hayatımızın “15 yıl, 30 yıl, hattâ bazı bakımlardan 100 yıl” geriye götürülmek istendiğini, bu milletin 14 yıldan beri fedakarlıklar içerisinde çok partili bir rejimi yaşattıklarını, kurulmak istenecek bir baskı rejiminin kalıcı olamayacağını ifade etmiştir. Feyzioğlu demokratik rejimin dönüm noktasında olduğunu şu sözlerle vurgulamıştır: “Şu anda Türkiye’de demokratik rejim bir tarihî dönüm noktasına gelmiştir. Köyde ve kentte her siyasi teşekküle mensup ve bağımsız milyonlarca vatansever, milyonlarca hürriyet sever vatandaş gözlerini Büyük Millet Meclisine dikmiş, ümitlerini ona bağlamıştır. Hattâ şu anda, muhterem arkadaşlar, bütün medeniyet âlemi gözlerini 1950 senesinde serbest, eşit ve dürüst bir seçimle iktidar değiştirmeyi başarmış, dünyanın hayranlığını kazanmış olan bu büyük milletin şerefli mümessillerine dikmiş, 10 yıldan beri gitgide gelişeceği yerde zaman zaman geriye gitmiş olan demokratik rejimin, şu son darbelerle, ne hale geleceğini ilgiyle takibediyorlar.”
Feyzioğlu, bütünüyle Anayasaya aykırı olan bu teklifin adlî kanunlarımızdan bir kısmının iptali anlamına geleceğini ve kabulü durumunda yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkilerde tam bir kargaşa yaratacağını belirtmiştir.
Feyzioğlu’na göre, teklifi getirenler Meclisi ve onun içinden çıkan tahkik encümenlerini “Kadiri mutlak” olarak gördükleri büyük bir yanılgı içindedirler. Oysa demokrasilerde esas olan “organların birbirini frenlemesi, heyetlerin ve salâhiyetlerin birbirini frenlemesi ve hiçbir şahsın veya zümrenin kadiri mutlak haline getirilmemesidir.”
Feyzioğlu, esasen mevcut Anayasanın da böyle bir sistem getirdiğini, Meclisin her ne kadar yasama ve yürütme yetkilerini elinde bulundursa da (5. madde), yürütme işini bizzat yapamayacağı ve bu kudreti kendi içinden çıkan İcra Vekilleri Heyeti vasıtasıyla kullanabileceğini (7. madde), yargı gücünün ise Meclis adına değil Türk Milleti adına vazife gören bağımsız mahkemelere ait olduğunu belirtmiştir. Feyzioğlu’na göre, “Meclis, nazari bakımdan bir kuru mülkiyet şeklinde dahi, kaza hakkına sahip değildir”.
Anayasanın benimsediği Kuvvetler birliği ilkesi, gerçekte yürütme ve yargı erklerinin Mecliste toplanmasından ibarettir. Anayasa yasama ve yürütme erklerinin müdahale edemeyeceği müstakil bir yargı gücü oluşturmuştur. Buna göre, Anayasanın Meclise dahi tanımadığı bir yetkinin, “Meclis gruplarından birinin içinden seçilen on beş kişilik bir siyasi heyete verilmesi asla mutasavver değildir; bu hareket Anayasanın iptalidir, ilgasıdır.”
Feyzioğlu, mevcut Meclis İçtüzüğünün tahkikat encümenlerine yargısal yetki vermekle birlikte bunun milletvekilleri ile sınırlı olduğunu, bu encümenlerin normal vatandaşları yargılayamayacağını ve aksi takdirde bunun tabii hâkim güvencesine aykırı olacağını vurgulamıştır. Tahkikat encümenlerine verilen yetkilerin Örfi İdare ilan edilen durumda bile geçerli olmadığını belirten Feyzioğlu, teklife yönelik eleştirilerini şu şekilde sürdürmüştür: “Hulâsa, örfi idarede hem yetkiyi siyaset dışı bir komutana, siyaset dışı bir müstakil askerî mahkemeye veriyoruz, hem de kararların Temyizi var, itirazı var. Getirilen teklif ise tahkikat yetkisini de, basını susturma, partileri faaliyetten alıkoyma yetkisini de siyasi bir heyete veriyor. Muhalif parti, muhalif basın, muhalif gazeteci hakkındaki kararı, onun siyasi rakibine aldıracaksınız, bu kararı türlü itirazın dışında ve üstünde tutacaksınız, ondan sonra, hukuk rejimi ve Anayasa dâhilinde kaldığınızı iddia edeceksiniz. Kimse buna inanmaz! Teklifi yapan arkadaşlar da dâhil, buna inanan arkadaşın bulunacağına ihtimal vermiyorum.
Teklife mehaz olarak alındığı söylenen Fransa’daki kanunla mevcut teklif arasında hiçbir münasebet olmadığını belirten Feyzioğlu, birincisine göre encümene davet edilen şahidin mâzeretini ispat edememesi durumunda hafif bir para cezasına çarptırıldığını, oysa mevcut teklifte öngörülen cezaların “açıktan açığa bir tedhiş rejimi, bir terör rejimi, bir baskı rejimi ihdas etmeye mâtuf” olduğunu ileri sürmüştür. Feyzioğlu, şahit celbi konusunda mevcut celbin Fransa’dakinden çok geniş yetkiler getirdiğini, encümenin kararlarına uymayanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis öngördüğünü, Fransa’da encümenin gazete, matbaa kapatma, siyasi faaliyeti tatil yetkilerinin bulunmadığını ifade etmiştir.
Feyzioğlu bilhassa teklifin matbaa kapatmaya yönelik hükümlerini ağır bir dille eleştirmiş ve şunları söylemiştir: “[B]u encümenlere öyle yetkiler veriliyor ki, bunlar normal mahkemelerin dahi elinde yok. Matbaa kapatmak, yüzlerce insanın rızkı ile oynamak salâhiyeti veriliyor. Gece evinde uyuyan matbaacı, o matbaada çalışan yüzlerce fikir ve beden işçileri, gazetede çıkacak olan ve kendilerinin haberdar dahi olmadıkları yazılardan dolayı sabahleyin matbaanın kapandığını ve rızklarının kesildiğini görecekler. Bu baskı, fikirleri ve kanaatleri susturmak içindir; matbuatı, matbaa sahipleri vasıtasiyle de sansür ettirmek maksadını, fikrî ve doğru haberi boğmak maksadını güdüyor. Matbaa kapatmak yolu, yüzlerce sene evvel Batı memleketlerinde terk edilmiş bir usuldür. Matbaa kapatmak oralarda artık hukuk kitaplarından, kanunlardan çıkmış bir cezadır. Matbaa kapatmak gibi asırlar öncesini hatırlatan bir usulü bugünkü Cumhuriyet kanunlarının içine ithal etmek teşebbüsündeki vahamete dikkatinizi çekerim arkadaşlar. En ağır basın rejiminin hüküm sürdüğü zamanlarda dahi bu memlekette matbaa kapatmak merdut sayılmıştır. Bu memlekette matbaaların kapatıldığını görmek için saltanat devrine gitmek lâzımdır. Bu bakımdan, bu teklif, bir bakıma memleketi 14 sene evveline, ama bâzı bakımlardan da 50 –[100 sene evveline götürmek istidadındadır.”
Feyzioğlu, bu kanunun “görünüşte umumi bir kanun yapıyoruz kisvesi altında” gerçekte muhalefete karşı tedbirleri düşünen ve Cumhuriyet Halk Partisinin faaliyetlerinin araştırılmasını hedefleyen bir kanun olduğunu, aslında teklifin başlığının “C. Halk Partisinin ve basının faaliyetlerin Tahkik Encümeni için Kanun” olması gerektiğini, bunun çok daha samimi ve gerçek maksada daha uygun olacağını belirtmiştir.
Feyzioğlu’na göre, dikta rejimleri anayasaları ve kanunları açıkça ilga ederek kurulmaz, bunlar kağıt üzerinde bırakılırlar. Teklifi destekleyenler Meclisi demokrasiden uzaklaştırmaya, geriye, tek parti yıllarının uygulamalarına götürmeye çalışmaktadırlar. Yapılanın gerçekte bir “rejim darbesi” olduğunu ileri süren Feyzioğlu’na göre, “iki büyük partili bir siyasi rejim içinde, partilerden birisini tam bir baskı altında tutacak şiddet tedbirleri alındığı zaman, Anayasanın maddeleri nazari olarak yürürlükte kalsa bile, demokratik rejime paydos denmiş olur.”
Feyzioğlu, iktidar partisi milletvekillerine “Rüzgâr eken fırtına biçer” atasözünü hatırlatarak sözlerini tamamlamış ve oyların nasıl tecelli ettiğinin “Türk milleti tarafından, bugün ve yarın bilinebilmesi için teklifin açık oya konmasını” isteyen bir takrir sunmuştur.
Turhan Feyzioğlu’na cevap vermek üzere teklif sahiplerinden Çorum Milletvekili Hüseyin Ortakçıoğlu kürsüye gelerek, teklifin hazırlandığı andan itibaren CHP’nin “muazzam bir telâş” içerisine girdiğini, adeta “karanlıklara sakladıkları bir hususun üzerine projektör tutmuşuz da ayıpları meydana çıkacak mış gibi bir telâş içersinde” olduklarını ileri sürmüştür. Ortakçıoğlu’na göre, teklifin Anayasa’nın 83. maddesinde ifadesini bulan vatandaşın kanunen belirlenmiş yetkili mahkemeler dışında yargılanamayacağına dair Anayasa hükmüne aykırılığı sözkonusu değildir. Zira, bu komisyon herhangi bir mahkeme gibi yetkilendirilmiş bir heyet olmayıp ceza verme yetkisine sahip değildir. Komisyon sadece “tahkikatın selameti için tedbir almak salâhiyetini haizdir.”
Ortakçıoğlu, Komisyonun Anayasanın 8. maddesinde yazılı olan “Türk milleti adına kaza hakkını kullanma” yetkisine asla sahip olmayacağını, Komisyonun tedbir kararlarına uymama suçunun yetkili mahkemelerde görüleceğini özellikle vurgulamıştır.
Ortakçıoğlu, teklifin kanunlaşmasıyla birlikte gazetelerin kapatılacağı, dolayısıyla basın özgürlüğünün ihlal edileceği yönündeki eleştirilere de şu sözlerle cevap vermiştir: “«Gazete kapatıyorsunuz» deniyor. Gazete kapatmak mevzuubahis değil, neşriyatı menediyoruz, tedbir olarak men’ediyoruz. Sebebi, sen şu yasak kararına riayet etmedin! Buna rağmen matbaa broşür, risale gibi şeyler basarak neşriyata devam ederse o zaman kapatılacak. Biz inatçı değiliz, hiçbir iddiamız da yok, sadece suiniyet sahiplerini cezalandırmak istiyoruz. Matbuat Kanununda tedbirlerin esası hüküm olarak kanunla tahkim edilmiş bulunmaktadır. Şu Tahkikat Komisyonuna havale ettiğimiz işlerin ehemmiyetini göz önünde tutarak bu kanun içinde derpiş etmiş bulunuyoruz. Bundan ötesi yok.”
CHP Meclis Grubu adına konuşan Malatya Milletvekili İsmet İnönü, Meclis’te kendi aleyhlerine açılan tahkikatları yapacak komisyonların yetkilendirildiğini, iktidar partisinin “C.H.P. ve bir kısım matbuat”la ilgili olarak aldıkları tedbirleri “evvelâ bir teşekkül olarak, sonra da onun müeyyideleri olarak ikmal” ettiklerini vurgulayarak sözlerine başlamıştır. İnönü iktidarın seçimle gitmemeyi düşündüğünü şu sözlerle ileri sürmüştür: “Şimdi bir iktidar için, Anayasa içinde dürüst bir iktidar olmanın mihenk taşı vatandaşa karşı partizan olmaması ve dürüst bir seçim yapmayı kabul etmesidir. Dürüst bir seçim yapmayı kabul etmemiş, o kadar da değil, dürüst bir seçim yapmamayı seçimi kazanmak için esas ittihaz etmiş olan bir iktidar seçimle asla gitmek temayülünde değildir. Bir iktidar bir defa seçimle gitmemeyi esas olarak kabul ettikten sonra artık onun alacağı tedbirler birbirinden gayrimeşru ve birbirinden batırıcı ve yıpratıcı olur.”
İnönü, iktidara yönelik eleştirisinin dozunu artırarak konuşmasına devam etmiş, bu düzenlemenin iktidar partisinin şartları kendi lehine hazırlayarak seçime gitmek ve seçimden % 96,6 çoğunlukla çıkmak için yapıldığını belirtmiştir. İsmet İnönü tartışma yaratan konuşmasını şu şekilde sürdürmüştür:
“İSMET İNÖNÜ (Devamla) — Muhterem arkadaşlar, Demokrat Parti iktidarının seçime karşı aldığı vaziyet vatandaş nazarında iki ihtimali canlandırmıştır: Birincisi; bu iktidar hiçbir zaman seçim yapmıyacaktır. Ben bu fikre iştirak etmiyorum. Bu iktidar 3 aylık bir seçim hazırlığı yapıp şartları kendisine hazırladıktan sonra seçimi yapacaktır. Üç ay kâfi gelmezse bu üç ayı artıracaktır. Kendi kanaatince seçim şartları kendisi için olgun hale gelecek, ondan sonra seçimi ekseriyetle seçimi kazanmış olduğunu bütün dünyaya ilân edecektir. Şimdi arkadaşlar, bu tarzda seçim marifetlerini yapan idareler vardır.
REİS — Müsaade buyurun, vazifeme müdahale etmeyin, Riyaset vazifesini bilir.
İSMET İNÖNÜ (Devamla) — Bunlar, % 96,6 çoğunluğu alırlar, ama bunların selimlerine ne o memleket içinde, ne de dünyada, hiç kimse itibar etmez. Fakat ben size haber vereyim ki, vatandaş o kadar dolgundur ki, bu 3 ay, 6 ay, bir sene sizin arzu ettiğiniz seçim havasını hazırlıyamıyacaktır. Sözün kısası arkadaşlar, bu tedbirlerle Anayasaya bir darbe vurulmaktadır. Anayasa dışı, gayrimeşru bir baskı idaresi kurulmaktadır.
Bizden başka dünyanın herhangi bir memleketinde okuma yazması olan bir adama «Türkiye'de Demokrat iktidar rakibi hakkında ithamname ile böyle bir tahkikat açtı ne dersiniz?» deyiniz alacağınız cevaba razıyım. Alacağınız cevap yalnız sizin için değil endişe ederim ki, memleketimiz için hicap verici olacaktır.”
İnönü’nün konuşmasının “memuru, emniyeti, zabıtayı politikaya âlet eder mahiyetteki beyanlar” içerdiğinin ileri sürülmesi üzerine oturum başkanı bu sözlerin tutanaklardan çıkarılmasını oya sunmuş, ancak bu öneri kabul edilmemiştir. Tekrar söz alan İnönü’nün “bir baskı rejimi kurulduğu zaman bunu kuranlar…” sözleri üzerine yeniden gürültüler başlamış, iktidar partisi milletvekilleri “zabıt okunsun” sesleriyle masalara vurmuşlar ve sonunda zabıtlar tetkik edilmek üzere oturuma on beş dakika ara verilmiştir. İkinci celse açıldığında oturumu yöneten Meclis Başkanvekili İbrahim Kirazoğlu, zabıtların incelendiğini ve İsmet İnönü’nün beyanlarının Meclis İçtüzüğünün 188. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kendisinin Meclisten çıkarılmasını gerektirdiğini söylemiştir. İnönü’nün on iki oturum Meclis’ten çıkarılması oylanarak kabul edilince İnönü salondan çıkmıştır. Şiddetli gürültüler arasında bu kez İnönü’nün beyanlarının zabıttan çıkarılması oylanmış ve kabul edilmiştir. Şiddetli gürültülerin devam etmesi üzerine oturuma on dakika ara verilmiştir.
Üçüncü celse açıldığında Adliye Vekili Celâl Yardımcı’ya söz verilmiş ancak şiddetli protestolar ve gürültüler nedeniyle görüşmeler bir türlü başlayamamıştır. Bu kez Suphi Baykam, Yaşar Alhas, Nihat Sargınalp’ın ihtarlara rağmen sükûneti ihlal ettikleri gerekçesiyle üç oturum Meclisten çıkarılmaları oya sunuldu ve kabul edildi. Gürültülerin kesilmemesi üzerine çıkarma cezaları devam etti. Nurettin Akyurt ve Reşit Önder, Mehmet Delikaya, Osman Eroğlu, Ahmet Üstün, Hasan Tez, Ali Rıza Akbıyıkoğlu, Adil Sağıroğlu ve Tevfik Ünsalan’ın 6 oturum Meclisten çıkarılmalarına karar verilmiştir. Haklarında çıkarma cezası verilen bu milletvekillerinin dışarı çıkmaması nedeniyle celseye beş dakika ara verilmiştir.
Dördüncü celsenin başında Ankara Milletvekili Avni Doğan dinleyicilerin tahliye edildiğini, dolayısıyla görüşmelerin “gizli celse” mahiyetinde olduğunu, bunun için de karar alınması gerektiğini belirtmiştir. Ancak, oturum başkanı dinleyicilerin olmamasının müzakereye engel teşkil etmediğini, üstelik kapıların açık olması nedeniyle dinleyicilerin isterlerse gelebileceğini söyleyerek bu itirazı kabule şayan bulmamıştır.
Rize Milletvekili Osman Kavrakoğlu son sözü alarak, muhalefet partisine mensup milletvekillerinin Meclisi çalışamaz hale getirme gayreti içinde olduklarını ve “Meclisten ihracolunan şeflerinin arkasından, sanki bir elektrik şebekesine bağlı robotlar gibi mütemadiyen sıraları yumruklamakta ve tepinmekte” olduklarını ifade etmiştir.
Kavrakoğlu’nun “İstediğiniz kadar gürültü yapınız, bir gün Büyük Milletimiz sizleri de, şefinizi de kendisinin vekâletine lâyık olmadığınızı görerek Meclisten ebediyen çıkarmasını bilecektir” şeklindeki sözleri sağdan protestolar, soldan ise alkışlarla karşılanmıştır. Kavrakoğlu, müzakere edilen kanun teklifinin Anayasaya aykırı olduğu yönündeki eleştirileri de şu sözlerle reddetmiştir: “Bu iddiaları ciddî bir mesnede dayanmıyor.
Şimdi de seyirci arıyorlar, vaz’ı sahne ettikleri şu komedi için seyirci arıyorlar. Kendilerini sahne artisti mi sandılar? Hayır beyler, siz seyirciler için rol almadınız, burada vazifeniz memleket meselelerinin müzakeresine katılmaktır, lider paşanın piyeslerini oynamak değil. Muhterem arkadaşlarım, milletin yegâne ve hakikî mümessili sıfatıyla hakkı hâkimiyeti bizzat istimal eden TBMM’in mukarreratını gayrimeşru olarak vasıflandırmak için insaf ve iz’an ölçülerini tamamen terk etmiş görünenlerin Anayasadan ve ona muhalefetten bahsetmeye hakları yoktur. Kaldı ki, bizim mevzuatımızda Anayasaya aykırılık iddiasının tahkik mercii yoktur, bu hak Meclisi Âlinindir. Büyük Meclis bir kanunu müzakere ve kabul ederse onun Anayasaya aykırılığı iddiası bahis konusu edilemez.
Meclisimiz Anayasanın yapıcısı sıfatiyle, bir teklifi müzakere ederken evvelâ onun Anayasa müvacehesinde durumunu da gözden geçirir. Nitekim, encümenimiz bu hususu görüşmüş ve muhalefetin iddialarını vârit bulmamıştır.”
Kavrakoğlu’nun konuşmasından sonra kifayet-i müzakere önergesi oylanarak kabul edilmiş ve kanun teklifinin maddelerine geçilmiştir. Muvakkat Encümen mazbatasının Anayasa Komisyonuna tevdii hususunun açık oya konulmasına dair CHP’li milletvekillerinin verdikleri önerge reddedilmiştir. Kanun teklifinin ilk maddesinin kabulüyle birlikte de CHP milletvekilleri Meclisi terketmişlerdir. Daha sonra kanunun maddeleri hızla kabul edilmiştir. Tahkikat encümenlerince verilecek karar ve tedbirlerin “katî” olduğu ve aleyhine itiraz olunamayacağına dair hüküm getiren 9. maddeyle ilgili olarak Encümen sözcüsü Nevşehir Milletvekili Hasan Hayati Ülkün bir açıklamada bulunmuştur. Ülkün, teklif sahibi Hüseyin Ortakcıoğlu’nun encümenlerce alınacak kararlara bâzı hallerde itiraz edilebileceği yönündeki düşüncelerine Encümenin katılmadığını, bu maddeyi “hiçbir itiraz mercii kabul etmiyen şekilde” mutlak olarak anlayıp düzenlediklerini belirtmiştir. Kanunun maddeleri kabul edilip tamamı oylamaya sunulmadan Adalet Bakanı, Nafia Bakanı ve Muvakkat Encümen Reisi söz alarak teklifi savunmuşlar ve muhalefeti eleştirmişlerdir.
Adliye Vekili Ağrı Milletvekili Celâl Yardımcı “İnönü’nün Hükümete ve memleket Adliyesine karşı tamamen bühtan ve tamamen iftiraya müstenit” olarak nitelendirdiği beyanatlarına cevap vermek için kürsüye geldiğini söylemiştir. Yardımcı, Tahkikat encümenlerinin şu ana kadar memleketin herhangi bir bölgesinde tevkife veya müsadereye ait bir karar vermediğini, İnönü’nün mevzubahis ettiği tutuklamaların 30 milyonluk bir ülkenin 2-3 yerinde yürürlükteki kanunlara aykırı uygulamalardan dolayı adli makamlar tarafından yapılmış olduğunu, Hükümetin adliyeyi tedhiş ederek tutuklamalara giriştiği iddialarının tamamen gerçek dışı olduğunu, asıl adliyeyi baskı altına almak isteyenlerin ve memlekette tedhiş havası yaratmak isteyenlerin muhalefetin kendisi olduğunu, Hükümet olarak “Devlet idaresini Meclisi ve milleti bu tedhişten kurtarmak için kanunlarla tedbirler almak mevkiinde” ve “tamamen mâsum ve meşru müdafaa halinde” bulunduklarını belirtmiştir.
Nafia Bakanı Samsun Milletvekili Tevfik İleri de konuşmasında İsmet İnönü’ne yönelik ağır eleştirilerde bulunmuştur. İleri’ye göre, “biraz evvel bu kürsüden İsmet İnönü ağızı ile aziz, kahraman, vatansever Türk ordusuna, Türk zabıtasına, Türk memuruna ve nihayet toptan Türk Milletine hakaretlerin en şenii yapılmıştır.” İleri, bir zamanlar cephe komutanlığı, Başvekillik, Cumhurreisliği yapmış ve Atatürk’le birlikte çalışma şerefine yükselmiş bir kişinin “konuşmasının her hecesiyle korkunç ihtirasının zebunu olarak hiyanetin çukuruna düştüğünü” ileri sürmüştür.
İleri, sert konuşmasını şu sözlerle sürdürmüştür: “İsmet İnönü’nün ve partisinin aklında, fikrinde sadece ne pahasına olursa olsun iktidara gelmek vardır. Ve şayanı hayrettir ki, bu insan utanmadan seçimden seçim dürüstlüğünden bahsedebilmektedir. Bu insan 1946 da Meclise arka kapıdan girmiş, halkın lanetinden, nefretinden korkup kaçmış, seçilmeden Reisicumhurluk yapmış, hırsızlama reylerle iktidarda kalmış bir millî irade düşmanıdır. Tahkikat Komisyonu, bugün bütün vuzuhu ile tebarüz eden korkunç bir zihniyetin bütün teferruatı ile Millet Meclisine getirilmesi için kurulmuştur. Görüldü ki, suçluluklarının telâşı içindedirler. Telâşlanmakta haklıdırlar, çünkü suçludurlar. Kararlarınızı, kanunlarınızı tanımıyorum diyenlere, millet hâkimiyetinin; millet iradesinin ne olduğunu o iradeyi temsil eden Yüksek Meclisiniz alacağınız tarihî kararlarla göstereceksiniz. Bir bataktadırlar, kurtulmak istedikçe batıyorlar. Mukadder akıbetlerinden hiçbir çabalama onları kurtaramıyacaktır. İnönü’nün az evvelki sefil manzarası bunun ifadesidir.”
Son sözü Muvakkat Encümen Reisi Rize Milletvekili Osman Kavrakoğlu almış ve Turhan Feyzioğlu’nun kendisine atıf yaptığı bir Anayasa otoritesini, Prof. Hüseyin Nailî Kubalı’yı eleştirmiştir. Kavrakoğlu’na göre, Meclis ne zaman ciddi bir siyasi konuya eğilse CHP sözcüleri derhal “Hukuk nizamı bozuluyor, Anayasa elden gidiyor” diye feryad eder, bu profesör de “mâtbuatta arzı endam eder ve malum edası ile âlimane fetvalar verir.”
Kavrakoğlu “kim bu adam, kim bu profesör” sesleri arasında şunları söylemiştir:
“Bir siyasi partinin devamlı siparişlerini kabul ile ilmî değerden mahrum, soğuk ve mânâsız fetvaları siyaset pazarına sürmeyi itiyat haline getirmiş bulunan bu zatın beyanlarının bizim fikirlerimizi değil, bizzat içinde bulunduğu en büyük ilim müessesesinin (Üniversitemizin) haysiyet ve itibarını zedelemekte olduğunu ifade etmek isterim.
Hüseyin Nailî Kubalı... Teklif sahiplerini dinlemeden, mucip sebepleri tetkik etmeden kendisini günlük politikaya bu derece gönülden kaptıran bir insanın ciddiyetinden de, ilmî haysiyetinden de şüphe etmek hakkımızdır. Kanaatimiz şudur ki: Kendisini kanuni ve idarî bütün tedbirlere karşı tarihî bir muafiyet içinde hissederek etrafına topladığı siyasetçilerle memleket dâhilinde şuriş yaratmak iddia ve istidadında olan bir muhalefet liderini kanunlara ve nizamlara râmetmek ve bu liderin partisinin çalışmalarını gözden geçirmek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yalnız hakiki değil, en tabiî bir vazifesidir. İşte kanun teklifi bu vazifenin ifasını sağlıyacaktır. (Soldan, şiddetli alkışlar, bravo sesleri)”
Bu konuşmalardan sonra kanunun heyet-i umumiyesi oylanarak kabul edilmiştir. Ancak, Tahkikat komisyonları ile ilgili kanun kabul edildikten sonra da Mecliste bu konudaki tartışmalar bitmemiştir. 29 Nisan 1960 tarihli oturumda tashih-i tutanak bağlamında söz istenmiş, ancak Meclis riyaseti henüz tutanakların yayınlanmadığı gerekçesiyle bir sonraki oturumda kendilerine söz hakkı verileceğini belirtmiştir. Muhalefetin önceki meclis tutanaklarının özetinin yayınlandığı, dolayısıyla “sabık zabıt” hakkında kendilerine söz hakkı verilmesi gerektiğine dair itirazları oturum başkanı tarafından kabul edilmemiştir.
4 Mayıs 1960 Çarşamba günü toplanan Meclis’te söz alan Avni Doğan, iktidarın Anayasa ve İçtüzüğe aykırı bir şekilde Tahkikat komisyonları kanununu çıkardığını ileri sürmüştür. Doğan’a göre Tahkikat encümenine Meclisin üzerinde yetkiler tanıyan bu kanun aleniyet ilkesine aykırı olarak, Meclisçe gizli celse kararı alınmadan görüşülerek, kabul edilmiştir; bu nedenle “muallel”dir. Doğan Meclis çalışmalarının milletten saklanamayacağını belirterek iktidarı şu sözlerle uyarmıştır: “Arkadaşlarım; memlekette ahvali fevkalâdenin istilzam ettiği beyan ve iddia edilerek ortaya getirilen bu encümenin doğuşuna ait müzakere milletten saklanamaz, saklanmaması icabeder. O salâhiyetlere taallûk eden hususat milletin nazarından saklanmamalıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisiyle millet arasına bir perde gerilemez. Gerildiği zaman Türkiye Büyük Millet Meclisinin Muhterem Heyeti Umumiyesine bir vazife düşer; O vazife şudur: Muhafazai ahkâmına yemin ettiği demokrasi esaslarının ve Anayasa ahkâmının korunması için dikilmek ve kıyam etmek ! … Mutlaka bunun tashihi icabeder. Çünkü tashih edilmediği takdirde memleketin demokratik nizam içinde kalma imkânları ref'edilmiş olur.”
Avni Doğan’a cevap vermek üzere söz alan Denizli Milletvekili Baha Akşit, Doğan’ın hem gerçekleri tahrif ettiğini hem de isnatta bulunduğunu belirtmiştir. Akşit, tartışılan kanun teklifinin Muvakkat Encümende ve Genel Kurul’da anayasaya aykırılık bakımından müzakere edildiğini, yüce Meclisin Anayasaya aykırılık iddialarını reddettiğini, Meclis dışında hiçbir organın bu konuda yetkili olmadığını, muhalefetin “tehditkâr” sözlerine ve sürekli sıra kapaklarına vurarak müzakereleri engellemeye çalışmasına ve nihayet Meclisi terk etmesine rağmen Meclisin “selâbetle” görüşmelere devam ederek teklifi ittifakla kabul ettiğini söylemiştir.823 Akşit, Meclisin ekseriyetle kabul ettiği kanunlara herkesin uyması gerektiğini aksi davranışın kimsenin “haddi” ve “hakkı” olmadığını belirterek şunları söylemiştir:
“Arkadaşlarım, hatırlıyacaksınız bu hâdiseler ilk defa vukua gelmiş değildir. Zaman zaman B. M. Meclisi tarafından çıkarılmış olan kanun ve kararlara şu veya bu vesilelerle itiraz etmek ve bu kanun ve kararları dinlemiyeceğiz, demek âdetleridir. Fakat bu sözlerin hiçbir mânası ve hiçbir değeri yoktur. Onlar 1950 den beri çıkarılmış olan kanun ve kararların birçoklarına aynı şekilde itiraz etmektedirler. Müzakere ettiğimiz kanunlar, Dahilî Nizamname hükümleri dâhilinde cereyan etmiş ve kabul edilmiştir. Bundan ötesi lâftan ibarettir. B. M. Meclisinin çıkarmış olduğu kanun ve kararlara itaat her vatandaşın, her Türk’ün vazifesidir.”
Son olarak oturumu yöneten Meclis Başkanvekili İbrahim Kirazoğlu, kanun teklifinin İçtüzüğe aykırı şekilde görüşüldüğü yönündeki iddiaların mesnetsiz olduğunu, gizli celse yapılmadığını ve zabıtların neşredilmemesi gibi bir durumun sözkonusu olmadığını, verilen açık oy önergesinin ise oylanarak reddedildiğini, ayrıca zaten maddelerin ittifakla kabul edilmesi nedeniyle açık oyla murat edilen amacın gerçekleştiğini, dolayısıyla hiçbir yanlış tatbikatın bulunmadığını söylemiştir.
(*) T.B.M.M. Zabıt Cerideleri, Devre:11, Cilt: 13
**  Tahkikat Komisyonu Raporu, aradan geçen 57 yıla rağmen henüz açıklanmamıştır. 0ysa, hukuken mevcut ve mer-i bütün muhafaza, mahremiyet, saklılık ve gizlilik süreleri geçmiş olmakla: TBMM Başkanlığı tarafından “TAHKİKAT RAPORU” acilen ve derhal açıklanmalıdır. Bu Meclis ve Hükümet için “ivedi bir görev” başta Demokrat Partililer olmak üzere Türk Milleti için meşru ve geciktirilmiş bir hak’tır.
          *** BU NEDENLE: Tahkikat Komisyonu çalışmaları, kararları ve nihai Raporu hakkında bilgi sahibi olanlar ; Bütün bildiklerini, ellerindeki belge ve dokümanları “tarihi sorumlulukları icabı ve İnsanlık Namına”  Demokratlar Kulübü’ne göndermelidirler. 
          TAHKİKAT KOMİSYONU DARBEYİ GÖRMÜŞ
Adnan Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’ın ölmeden önceki son arzusu, merhum Başbakan ve arkadaşlarını idama götüren sebeplerden biri olarak gösterilen Tahkikat Komisyonu raporunun açıklanmasıydı. 
Aksiyon Dergisi, bu haftaki (29 Nisan 2013 Pazartesi) sayısında Menderes hükümetinin oluşturduğu komisyonun hazırladığı 180 sayfalık rapora ulaştı. Raporda, CHP ve basının halkı, öğrencileri kışkırtarak darbeye zemin hazırladığı belirtiliyor. CHP’nin sandıksız iktidara gelme yolları aradığı, orduyu tahrik ettiği vurgulanıyor. Öneriler bölümünde, “Askerlerin siyasetle iştigali caiz değildir. Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü tehlikeli bir teşebbüstür. Polis güçlendirilmeli, yalan haber üreten merkezler bitirilmelidir.” deniliyor.
            Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’ın ölmeden önceki son arzusu, komisyon raporunun açıklanmasıydı. Geçtiğimiz hafta 89 yaşında hayatını kaybeden Apaydın, ölümünden birkaç gün önce Meclis Başkanı Cemil Çiçek’e bir mektup yazarak bunu talep etmişti.
Apaydın, dilekçesini, “Bu rapor hâlen TBMM Başkanlık Arşivi’nde bulunmaktadır. İşbu dilekçemle birlikte bu raporun derhâl Türk milletine açıklanması gerekmektedir.” diyerek bitiriyordu. İşte o rapora haftalık haber dergisi Aksiyon ulaştı. 180 sayfalık raporun ilk bölümünde, 1946’dan itibaren CHP ve lideri İsmet İnönü’nün muhalefet usulleri, detaylı bir şekilde anlatılıyor. CHP’nin Meclis’in meşruiyetini tartışmaya açtığı, hükümet otoritesini tahrip için çalıştığı belirtiliyor. 1957 seçimlerinden sonra Ana Muhalefet partisinin sandıksız iktidara gelme yolları aradığı vurgulanıyor. Zile, Geyikli, Ankara ve Uşak’ta yıkıcı usuller kullanılarak, halkın kanunları çiğnemeye, polisle çatışmaya zorlandığı ifade ediliyor. İsmet İnönü’nün daha 4 Aralık 1957’de “Bir memlekette ihtilal nasıl olur?” diyerek darbe felsefesini propaganda sahasına sürdüğü belirtilen raporda, “CHP’nin iktidara gelmesinin yegâne çaresi memlekette bir karışıklık çıkmasıdır.” deniyor.
İnönü’nün konuşmalarından örnekler verilerek orduyu darbeye teşvik ettiği öne sürülüyor.
Rapor, ‘yüzlerce öğrenci öldürülüp gömüldü’ gibi yalan haber örnekleriyle ihtilal şartlarının oluşturulduğunu açıkça ortaya koyuyor. Raporda, 1957’den 27 Mayıs 1960’a kadar meydana gelen Gaziantep, Kayseri Yeşilhisar, Ankara ve İstanbul olaylarının perde arkası da anlatılıyor. CHP’lilerin halkı güvenlik güçlerine karşı kışkırttıkları öne sürülüyor, bunu teyit eder nitelikte tanık ifadelerine yer veriliyor. İstanbul ve Ankara’da öğrencilerin, bazı hocalar ve CHP’liler tarafından yönlendirildiği ifade ediliyor. Raporda aynı yalan haberlerle ve yöntemlerle Harp Okulu öğrencilerinin de sokağa döküldüğü ve gösterilerin, aynı yerlerde ve saatlerde yapılmasının dikkat çekici olduğu belirtiliyor.
TERTİPÇİLER CHP İDARECİLERİ
“Tertipçiler kim?” sorusuna şu cevap veriliyor: “Tahkikatımızda ayaklanma hareketlerinin tertipçilerinin CHP idarecileri olduğunu gösteren delil ve emareler bulunmuştur. Bütün bu hareketler, hükümet darbesi ve siyasi suikast teşebbüsleridir. Bu teşebbüsler tam teşebbüs denilen irca-ı safhaya kadar getirilmiştir. CHP liderleri bir ihtilal çıkması için ellerinden geleni yapmışlar, her çareye başvurmuşlardır. İnönü, ‘şartlar tamam olunca ihtilalin vuku bulacağını’ Meclis kürsüsünden ilan etmiştir. Bildirilen neticenin istihsali için CHP Genel Merkezi ve teşkilatı, talebeyi, halkı ve orduyu tahrik suretiyle şartları hazırlamaya çalışmışlardır.” 15 kişiden oluşan komisyonun raporunun sonunda, darbenin önlenebilmesi için bazı öneriler ise şöyle sıralanıyor: “Ankara ve İstanbul’daki olaylar derhal durdurulmalıdır. Askerlerin siyasetle iştigali caiz değildir. Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü tehlikeli bir teşebbüstür. Milli Emniyet Teşkilatı güçlendirilmeli, yalan haber yuvaları bulunup bertaraf edilmelidir. Zabıta kuvvetleri takviye edilmelidir. Yıkıcı neşriyatı takip için bir hukuk heyeti kurulmalıdır. Devlet ve amme müesseselerinin daha tesirli çalışması için tedbirler alınmalıdır. Basın yolu ile yalan haberlerin yayılması cezai müeyyide altına alınmalı, cezalar artırılmalıdır. TBMM dahili nizamnamesinde değişiklik yapılarak gündem dışı söz talebi sağlam esaslara bağlanmalıdır. Ordunun siyasete alet edilmesine delalet edecek neşriyat ve teşebbüsler ve hareketler sıkı müeyyide altına alınmalıdır.” (AKSİYON, 29 Nisan 2013 Pazartesi)

17 Mart 2017 Cuma

TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN 3. ve İlk Sivil Cumhurbaşkanı Merhum CELÂL BAYAR'ın Kızı, Nilüfer Gürsoy Bayar, 16 Nisan Referandumu "Anayasa Tahribatı" Hakkında Kararını Açıkladı ve 'Neden "HAYIR" Diyorum' Başlıklı "Türk Kamuoyu ve Demokratlar Camiasına" Bir Açıklama Yaptı. İşte O Açıklama.

NİLÜFER GÜRSOY:
“HAYIR” DİYORUM!..
Yine bir referandumun eşiğine geldik. Yine bundan önceki anayasa referandumlarında olduğu gibi 16 Nisan 2017 referandumunda da “hayır” diyeceğim.
Hayır dememin nedenlerini geçmiş dönemlere bakarak açıklamak istiyorum.
1961 Anayasası ve 1982 Anayasası darbe anayasalarıdır. 1961 Anayasası 27 Mayıs’tan sonra kabul edildi. Hemen hemen tamamı Halk Partililerden oluşan ve hiç bir Demokrat Partili üyesi bulunmayan Kurucu Meclis tarafından yazıldı. Sayısı onları bulan zabıtlarından görüleceği gibi uzun müzakereler sonrası hazırlandı. Zabıtlar incelendiğinde her kelimenin üzerinde durulup tartışıldığı görülür.
1961 anayasası bir darbe anayasasıydı. 
Çok partili rejimi başlatan ve yerleştiren Demokrat Partiye karşıydı.
Aynı zamanda 27 Mayıs darbesini yapanlara seçimsiz ve ömür boyu senatörlük sunan, eski cumhurbaşkanlarının seçilmeden ömür boyu yer bulacağı, cumhuriyetin kurucu anayasalarında bulunmayan Millet Meclisinin yanında / üstünde bir senato getiriyordu. Anayasanın girişinde “meşruiyetini kaybetmiş bir iktidar...” diyerek Demokrat Partiyi mahkum ediyordu. Bu anayasanın kabul edildiği Temmuz 1961’de Yassıada’da kapalı tutulan Demokrat Parti mensupları hakkında her ne kadar verilecek kararlar önceden belirlenmiş olsa da mahkeme hükmünü açıklamamıştı. Kararlar Eylül ayında açıklanacaktı.
Bu giriş ile anayasa sadece Yassıada mahkemesini (Yüksek Adalet Divanını) yönlendirmiş olmuyor, aynı zamanda mahkeme görevini de üstleniyordu. Yargı sisteminin kırılma noktasını anayasaya eklenen girişinde ve Yassıada mahkemesinin tutumunda görebiliriz.
27 Mayıs’ta ocak bucak teşkilatlarının kaldırılması da siyasi hayatımızda kötü neticelere sebep olmuştur.
1961 Anayasası referandumunda “hayır” demek yasaklanmıştı. Sandık başlarında kırmızı pusula bulamayanların kırmızı kumaş parçalarını zarflara koydukları da olmuştu. Zarflar öylesine inceydi ki kırmızı oyların rengi zarfın üstünden belli oluyordu.
1982 Anayasa referandum sürecinde de “hayır” denilmesi için baskı yapılmıştı. Bugün de “hayır” diyeceklere amansız bir baskı propagandası sürüyor. Gerçeklerden uzak ve mantıksız söylemler, baskılar darbe dönemlerini hatırlatıyor.
Her iki darbe dönemini 1960 darbesini ve 1980 darbesini yakından yaşamış bir kimse olarak bugün içinde bulunduğumuz durumun darbe ortamına benzediğini söyleyebilirim.
Gerçi bir 15 Temmuz 2016 gecesi yaşandı. Kısa saatler içinde milletimizin sağ duyusu ve canı pahasına önlendi. Arkasından gelen ortam ise darbeden silkinmenin huzuru ve rahatlığı getirmesi beklenirken yerini gergin endişeli bir havaya bıraktı. Etrafımız ateş çemberi ile sarılı iken ülkemizin öncelikli halletmesi gereken birçok problemleri varken yeni bir anayasa getirmenin gereği var mıydı? Amaç nedir? Anayasa değişikliğini getirenlere başta sorulan bu soruya demagojiye sapmadan “iki başlılık” vs. gibi inandırıcı olmayan, kaçamaklı değil, net ve inandırıcı bir açıklama getirmelerini istemek vatandaşlık hakkımızdır. Getirilen bu değişiklik ne getiriyor? Ve asıl, ne götürüyor? Oy vereceklerin önceden bunu bütün açıklığı ile bilmeleri ve tartmaları lazım. “Çift başlılık” bahanesiyle yola çıkıp bütün yetkileri tek elde toplayan, tek adamlığa soyundular. “Tek Adam” bir kitabın adıdır. Asırların ender yetiştirdiği Atatürk bile tek adamlığı aklından geçirmemişti. Tek adamlık tekliflerini elinin tersi ile reddetmişti. Hangi demokrasilerde tek adamlık yer bulabilir? Tarihte oyla diktatörlüğe geçen bir tek Hitler örneği vardır.
Anayasa değişikliği adı altında içinde ne olduğu belirsiz bir paket gibi önümüze konan bu paketin içindeki sistemin! yer yüzünde bir örneği var mı? Yok. “Yerlilik”miş. “Yerlilik” ve “Millilik”miş. “Hayır” diyenler bundan ne anlarmış! “Millilik” diyenlerin millilikten ne anladıkları açık değil. Ama biz Atatürk milliyetçiliğinin millet olmanın, yurttaşlık duygusunun ne olduğunu, Cumhuriyetin bize kazandırdığı erdemler olduğunu bilenlerdeniz. Ümmet olmaktan çıkıp vatandaş olmanın gururunu taşıyoruz.
1961 ve 1982 anayasaları darbe anayasaları olmalarına rağmen Cumhuriyetin temel görüşlerine saygılıydı. Bu getirmek istenen değişiklik birkaç maddeden ibaret görülse de Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin temel değerlerini sarsmaktadır.
Kapalı kapılar ardında birkaç kişinin hazırladığı bu proje önce meclis komisyonunda, arkasından  genel mecliste yangından mal kaçırır gibi, kavga dövüş kabul ettirildi. Ardından hafızalarda utanç verici sahneler bıraktı. Son anayasa değişikliliğin aceleye getirilmesi, tartışmaya imkan vermemesi çok hatalıydı. 1960 darbesinin bir kurumu olan 1960’in Kurucu Meclisini onaylamasak da çalışma metodunu onaylamak durumundayız.
Anayasa maddelerini hazırlayanların ve televizyonda savunuculuğunu yapanların sözlerinden anladığımız, bu maddelerle yetinmeyip daha da radikalleşme yollarına gideceklerini sezmek mümkün.
Atatürk’ün en büyük eserimdir dediği TBMM’nin kapısına darbeciler ’60 ve ’80 darbecileri kilit takmıştı. 15 Temmuz hareketinde de meclis bombalandı. Bu anayasa paketi parlamenter sisteme karşıdır, TBMM’nin manevi yapısına konmuş bir dinamittir.
Anayasa değişikliği gündeme geldiğinden beri resmî beyanlarda, yazılı ve sözlü basında konu ile ilgili bütün konuşmalarda duyduğumuz en çok geçen kelime “sistem” oldu. “Getirilen sistem” vs. Aslında sistem yerine “rejim” sözü daha uygun olur. Benzer olmalarına rağmen kökü idare etmekten (Latince regere) gelen rejim kelimesi yerine oturmaktadır. Sistem, parçaların bir araya gelerek bütünleşmesini ifade eder. “Anayasa sistemi” evet doğrudur. Kanunlarla birlikte bir bütünü ifade eder. “Getirilen sistem ” demek ise yanlıştır.
Yanlıştır, getirilen (her ne ise), “nevi şahsına münhasır” kendine özgü bir ucubedir. O bahis ayrı. Yanlıştır çünkü getirmek istediklerine sistem bile diyemeyiz. Var olanları bir araya getirmek değil, aksine yapılan, olanları dağıtmaya yöneliktir.
Yapmak istedikleri değişiklik aslında idare etme tarzı ile, rejimle ilgilidir. Doğrudan rejimin kendisi özü ile ilgilidir. Hedef rejimin kendisidir. Bu değişiklikle, yapmak istedikleriyle, artık demokrasinin varlığından Cumhuriyetimizin baki kaldığından söz edebilir miyiz? Cumhuriyet ve demokrasi içi boşaltılmış birer yafta haline gelecektir.
“Parlamento güçlenecek”miş... Millet iradesini temsil eden milletvekillerinin elinden atama yetkisini alıyorsunuz. Yargı bağımsızlığını siyasallaştırmıştınız. Gensoruyu kaldırarak denetleme yetkisini de kaldırıyorsunuz. Denetleme toptan kalkmış oluyor. Bütün bu yetkileri tek bir adama teslim ederek onu olağan üstü yetkilerle donatıyorsunuz. TBMM’ nin temel fonksiyonlarını kaldırarak mı güçlendireceksiniz?
“Yeni sistem terörün sonunu getirecek”miş... 15 seneyi bulan iktidarınız döneminde değil terörü sonlandırmak, icraatınızla daha da körüklediniz. Rejim değişikliği ile mi olacak? Tek adamın elinde sihirli bir değnek mi var?
“Yeni sistem ”! , “Yeni Türkiye” diyorsunuz. Bu sözler bana 27 Mayıs döneminin başında  “ İkinci Cumhuriyet”  deyip sonra da devletin sürekliliğine ters düştüğünü fark edince bu sloganı ağızlarına almaktan vaz geçtiklerini hatırlatıyor. Bu gibi ciddiyetten uzak sözlerin icraatın başında olan kişilere ait olduğuna inanmakta zorluk çekiyoruz.
Mana itibariyle söyledikleri gerçeklerden uzak, tutarsız ve kandırıcı…
İfade tarzları ve kullandıkları kelimeler ise çoğu zaman yanlış.
Kuşkulu ve endişeli miyiz? Evet, öyleyiz. Aynı zamanda nereden nereye gelindi diye hüzünlüyüz. Ama asla ümitsiz değiliz. Referandumdan yüksek sesle “hayır” çıkmasını ümit ediyoruz. “Hayır” diyeceğiz ve hayırlı olmasını dileyeceğiz. Milletimizin sağduyusuna ve vefasına güveniyoruz.
(*) Nilüfer GÜRSOY BAYAR, Türk siyasetçi. XIII. dönem Bursa, XV. ve XVI. dönem İstanbul milletvekilliği yapmıştır. Eski cumhurbaşkanlarından Celâl Bayar'ın kızıdır.
BAYAR’IN KIZI DA YALAN MI SÖYLÜYOR?
Bekir Coşkun
Hiç birimiz onun kadar bu “evet”lerin,“hayır”ların anlamını bilemeyiz…
İzmir işgal altındayken bir kömürcü, önünde eşekler, Ege dağlarındaki köyleri dolanıp odun kömür işi diyordu…
Köy kahvelerine giriyor, köylülerle dertleşiyor, onlara ülkenin işgal altında inlediğini, hürriyet için direnmek gerektiğini anlatıyordu…
Giderek direnişi başlatanlar arasındaydı, ona “Galip Hoca” dediler…
Onun küçük kızı işte bu mücadelelerin içinde büyüdü…
Cumhuriyetin ilk yıllarında; özel sektör olmadığı için kalkınmanın ilk kurumları, demiryolları, Sümerbank, İş Bankası, Eti Bank, bakır işletmeleri, demir çelik, onun bebekliğinde, babasının evdeki sohbet konularıydı…
Babası “Galip Hoca” 1937’de Atatürk’ün başbakanı oldu…
Çok partili yaşamın da ilk sivil cumhurbaşkanı…
1960 ihtilalinde darbeciler Çankaya’ya girdiklerinde cumhurbaşkanı babası Celal Bayar,ceketinin altına sakladığı tabancayı şakağına dayadığında, atik davranan bir subay üzerine atlayıp tabancayı elinden aldığında, o kız biraz daha büyümüştü…
1961’de babasını idama mahkûm ettiler…
Kulağını dayayıp radyoyu dinlemek dışında elinden bir şey gelmiyordu…
Sonraki zamanda babasının idam cezası yaş haddinden müebbet hapse çevrildi… Ama dava arkadaşı Adnan Menderes ve arkadaşları idam edildi…
Hiç kimse onun kadar acı çekerek, korkarak, içinde yaşayarak, Türkiye’nin başından geçenleri bilemez…
O “Hayır” diyor…
Üç gün önce Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy medyanın karşısında şöyle dedi:
“Türkiye’nin geleceği için bütün ‘hayır’ dilenlere selam olsun… Demokrasi yolundan ayrılmak yol değil… Umuyorum ki ‘hayır’ çıkacak, Türkiye aydınlık yoluna devam edecek…”
Durmadan “Yalan söylüyorlar” diyerek milleti kandırıp, hukuku, demokrasiyi, cumhuriyeti başımıza yıkıyorsun…
Bayar’ın kızı yalan mı söylüyor?.. (SÖZCÜ, 04 Nisan 2017)

27 Ocak 2017 Cuma

“Doğruların gözle görülmeyen orduları vardır” VATAN CEPHESİ, Hasan Emre OKTAY & Yılmaz ÖZDİL, Karşıdevrimci DP'nin Vatan Cephesi!. ile CHP'nin Güç Birliği; Milli Muhalefet (Kin ve Husumet) Cephesi

VATAN CEPHESİ OCAKLARI

HASAN EMRE OKTAY

“Doğruların gözle görülmeyen orduları vardır”

Yılmaz bey, Vatan Cephesi uygulaması, DP ve özellikle rahmetli Menderes aleyhine yıllarca istismar edilmiş bir konudur. Ben dâhil o dönemi bizzat yaşamış kişilerin, konuyu açıklayıcı makaleler, kitaplar yazmamıza rağmen hala bilgi eksikliğine dayanan istismarın, dar bir kesimde de olsa sürdüğünü üzüntüyle görüyoruz. Bakın olay şöyle cereyan etmiştir:

“1946 hileli seçimlerini  (açık oy-gizli sayım) saymasak bile üç kere üst üste seçim kaybetmiş CHP ve liderleri İsmet İnönü, DP iktidarına karşı muhalefet partilerini birleştirmiş ve kendi tabirleriyle güç birliği yapmıştır. Zira bir süre önce üst üste yapılan mahalli seçimlerde Demokrat Partinin güçlenmeye devam ettiği dolayısıyla 1961 Temmuz seçimlerini kazanacağı belli olmuştur. CHP’nin önerisiyle tüm muhalefet yetkilileri İsmet Paşanın Heybeliada’daki evinde toplanmışlar, 10 gün süren müzakerelerden sonra, aralarında varılan bir anlaşma ile Menderes’e karşı birleşmişler ve propaganda gezileri kararını almışlardır. 

Bu arada, rahmetli Menderes 1957’de olduğu gibi yine erken seçim söylemleri yapmıştır. O tarihte mahalli seçimler bir günde yapılmamakta, bölgelere göre sırası geldikçe ayrı ayrı yapılmaktadır. Sonuçlar DP’nin lehine çıkmıştır.

Nitekim 1 Nisan 1959 tarihinde, sandıktan ümidi olmayan İnönü tüm muhalefeti ve basını peşine takarak ‘Bahar Taarruzu’ adını verdiği propaganda gezilerine Trakya’dan başlar. CHP ekibi Kırklareli’nin Kocasalih bucağında tantanalı bir miting yaptıktan sonra, burada bir ocak açarlar ve bu ocağa ‘Güç Birliği Ocağı’ adını verirler. İnönü ve ekibi gezileri esnasında gittikleri ve uygun buldukları yerlerde güç birliği ocaklarını açmaya devam etmişlerdir.

Yılmaz bey görüldüğü gibi, daha ortada Vatan Cephesi Ocağı gibi bir ocak yok. DP iktidarı kendilerine karşı başlatılan ve adına sanki bir savaşmış gibi taarruz kelimesi eklenen CHP muhalefetinin bu şaşaalı girişimlerine karşı doğal olarak savunma gereksinimi duymuştur. Bunun üzerine Başvekil Adnan Menderes bir konuşmasında Güç Birliği Ocaklarına karşısında Vatan Cephesi Ocaklarının açılmasını önerir.

Dün gibi hatırladığım o günlerde, bir tarafta Güç Birliği Ocakları, diğer tarafta iktidarın Vatan Cephesi Ocakları açılmaya ve faaliyete geçmeye başlamıştı. Önceleri sesi çok gür çıkan Güç Birliği Ocaklarının kısa süre sonra ilgi görmediği ve sonucunda sönmeye başladığı hemen hissedildi. Buna karşılık Vatan Cephesi Ocaklarının ülke sathında mantar gibi bittiği de görüldü. Şüphesiz ki, büyük devlet adamımız, gerçek bir yurt sever olan rahmetli Adnan Menderes’in Türk Halkı gözündeki siyasi kredisi, itibarı Vatan Cephesi Ocaklarının çığ gibi büyümesine neden olmuştu. Tam tersi ilk işe başlayan Güç Birliği Ocakları uygulaması da bir fiyasko ile sonuçlanmıştı. Ama bu fiyasko ile birlikte CHP muhalefeti Vatan Cephesi uygulamalarına karşı şiddetli bir kötüleme, aşağılama kampanyası başlattı.

Doğal olarak Güç Birliği Ocakları ortadan kalkınca, geriye meydanda sadece Vatan Cephesi Ocakları ve bu ocaklara karşı muhalefetin yürüttüğü karalama kampanyaları kalmıştı. Sizde herhalde hala bu karalama kampanyasının etkisinde yazınızı yazmışsınız. Ama görüyorsunuz gerçek bambaşka. 

Evet Vatan Cephesine kaydolan vatandaşların isimleri radyolarda belirli saatlerde bir bir okunmaya başlamıştı, bu doğrudur. Ancak şunu da çok iyi hatırlıyorum Anadolu’da birçok köyde, kasabada şehirde vatandaşlar radyoda okunan isimlerini merak, ilgi ve memnuniyetle dinlemişlerdir. Muhalefet bu programlarda mükerrer isim okunduğunu da ileri sürmüştür. Olabilir, bu bağlamda şunu bir düşünün eğer Güç Birliği Ocakları uygulaması tutsaydı, CHP’liler kim bilir neler yapacaklardı?

Yazınızda diyorsunuz ki, Ankara radyosundan başka radyo yoktu, o da iktidarın borazanıydı. Peki, 1950 öncesi o radyo kimin borazanıydı veya 1960 darbesinden sonra kimin borazanı oldu. O zaman bahsettiğiniz kahvehaneleri ayıranlar, ayrı esnaftan alış veriş yapanlar sakın CHP’liler olmasın? On yıldır iktidar elinde olan ve yeni seçimleri de kazanacağına emin olan bir lider, parti bölücülük yapmaz, bu eşyanın tabiatına aykırı olur. Siz rahmetli Menderes’i eleştirirken insafsızlığın ötesine geçmişsiniz. Menderes, Zorlu olmasa Türkiye Kıbrıs harekâtını yapamazdı. Zürih-Londra anlaşmaları, Türkiye’nin garantör olmasını falan unuttunuz galiba veya sizi ilgilendirmiyor.

Siz esas genel seçimlere aylar kalmışken ve erken seçimler söz konusu iken ve hatta Eskişehir’de seçim 16 Mayıs 1960’da Menderes tarafından telaffuz edilmişken, yapılan bir askeri darbeyi eleştirin. 27 Mayıs 1960 Darbesinin arkasında hangi sivil güçler vardı onu düşünün. Darbecilere hangi partinin genel başkanı ‘büyük iş yaptınız, hayırlı uğurlu olsun asıl ben sizin emrinizdeyim’ dedi Bunları eleştirin. 

Menderes döneminde Türk halkı asla bölünmemiştir. Bunun belgesi 1961 ve 1965 seçimleridir. İkisinde ’de AP, YTP, CKMP gibi Menderes misyonunu sürdüreceği propagandasını yapan partiler %75’lere varan oylar almışlardır, hem de bunca yalan propagandaya, hakarete, baskıya rağmen.

Sayın Yılmaz Özdil, “Doğruların gözle görülmeyen orduları vardır”

HASAN EMRE OKTAY-27 Ocak2017 Fenerbahçe
***

YILMAZ ÖZDİL: 
Vatan ve İstiklal Savaşı öyle mi?
27 Ocak 2017 - Cuma, SÖZCÜ
​Rıdvan Dilmen üzerinden başlatılan popçulu-topçulu kampanyada ahaliye ne çağrısı yapılıyor.. “Vatanımız çok zorlu bir süreçten geçiyor, adeta İstiklal Savaşı, güçlü bir Türkiye için sen de var mısın?”

Hayır, yokum.
Çünkü…

“Vatan” ve “İstiklal Savaşı” kavramları kullanılan bu kampanya, masum bir demokratik tercih beyanı değildir… Karşıdevrimci demokrat parti'nin milleti karpuz gibi ikiye bölen “vatan cephesi” kampanyasının kopyasıdır.

Yaşı yetenler ve yakın tarihimize dair kitap okuyanlar eminim hatırlayacaktır… 1958 senesinde başbakan Adnan Menderes tarafından “vatan cephesi” icat edilmiş, vatan cephesine üye olan yurttaşların isimleri radyo'dan tek tek okunmaya başlanmıştı.

Adı üstünde cephe'ydi. Sen bir cephedeysen, karşı cephedeki düşmandı. Vatan cephesine katılmıyorsan, vatan hainiydin. Zaten, Adnan Menderes de, kendisine itiraz edenleri “ehl-i salip camiası” ilan etmişti. Yani muhalefet… Haçlı seferine katılan hıristiyanlardı!

Televizyon yoktu, cep telefonu yoktu, internet yoktu, Ankara Radyosu'ndan başka radyo yoktu. Tek sesti. Demokrat partinin emrinde, iktidarın borazanıydı. Radyo haberleri “muhalefetten istifalar ve vatan cephesine iltihaklar devam ediyor” anonsuyla başlıyordu. Sonra da uzuuun uzun isim listesi okunuyordu.

İsimlerden başka haber okunmaz olmuştu. Buna rağmen, öğle ve akşam haberlerinin saati yetmedi, öğleden sonra “yurdun dört köşesinden haberler” diye yeni bir haber saati ilave ettiler, liste okumaya devam ettiler. Ahali radyoyu ne zaman açsa, vatan cephesine katılanları dinliyordu, başka tek kelime duyamıyordu.

Vatan cephesine katılmayanlara, sen neden katılmıyorsun baskısı başladı. Meclisteki kutuplaşma, Anadolu'nun kılcal damarlarına kadar, köylere kadar yayıldı. Halk cepheleşti. Radyo sürekli açık tutulduğu için, aynı kahvehanede oturamaz hale geldiler, gittikleri kahvehaneleri ayırdılar. Aynı camiye gitmez oldular. Radyonun sesini inadına sonuna kadar açan esnaflar peydah oldu, aynı mahallede oturan insanlar aynı bakkala aynı manava gitmemeye başladılar. Komşuluk bozuldu, arkadaşlıklar bozuldu, akrabalar bozuştu. Tarihimiz boyunca görülmemiş bi şey oldu, bu cepheleşme aşıkları bile ayırdı, iki siyasi görüş arasında kız alıp vermeler bile bitti.

(Kendisine vatan, gerisine vatan haini diyen, kendilerini müslüman, kendileri gibi düşünmeyenleri gavur ilan eden, ahaliyi bu iki temel hassasiyetle kandıran Menderes… Aynı günlerde, ahaliye çaktırmadan, Amerikan nükleer füzelerini vatan topraklarına monte ettiriyordu.)

Gına gelmişti.
Orantısız zeka devreye girdi.

“Radyo İstasyonlarından Ajans Haberlerini ve Partizanca Neşriyatı Dinlemeyenler Derneği” kuruldu!

Genç okurlar ironi yaptığımı düşünüp, inanmakta güçlük çekebilirler ama… Avukat Bedri Çalışkur, Altınay Onat Aydınlı ve Fehmi Demirtaş isimli vatandaşlar tarafından resmen kuruldu.

Basın toplantısı düzenlediler.
“Radyo neşriyatından mağdur olan vatandaşlara bir teselli kaynağı olmaya çalışacağız, devletin radyosu gayesinden ayrıldı, partizanca neşriyatı şiar edindi, radyodan partizanlığın kaldırıldığı gün derneğimizi feshedeceğiz, üye kayıtlarına yarın başlıyoruz” dediler.

1 Aralık 1958'de kuruldular.
Ertesi sabah…
2 Aralık 1958'de kapatıldılar!

Demokrasiden bahsederken mangalda kül bırakmayan demokrat parti, bir gün bile tahammül edemedi… Derneğin merkezi, avukat Bedri Çalışkur'un Galata'daki yazıhanesiydi, anında mühürlendi. İstanbul valisinin emriyle yazıhanenin kapısına polis dikildi, giriş çıkış yasaklandı. Derneğin kurucuları derhal savcılığa sevkedildi, haklarında derhal dava açıldı. İstanbul valisinin derneği kapatma kararı, güç gösterisi yaparcasına, radyodan okundu. “Derneği kuran şahısların kasıt ve niyetleri, suç mahiyetinde görülerek, Cumhuriyet Müddeiumumiliğine tevdi olunmuştur, merkez telakki ettikleri yer, polis tarafından kapatılmak suretiyle menedilmiştir” denildi.

Yandaş radyoyu dinlememek suç olmuştu!

Rıdvan Dilmen üzerinden başlatılan popçulu-topçulu kampanya, masum bir demokratik tercih beyanı değildir.
Mübarek kavramlarımızı kullanarak “vatan için, İstiklal Savaşı için var mısın?” diye dayatmak, vatan cephesi kopyasıdır.
*
“Hayır, hayır, hayır” demezsek, özgür Türkiye'yi filan boşver, yandaş televizyonları seyretmeme özgürlüğümüz bile kalmaz, gerçek budur.

17 Ocak 2017 Salı

Tarihi ve Kadim Demokrat Parti (D.P.)'nin 71. Kuruluş Yıldönümü... "ON ALTIN YIL" & Ali Naili ERDEM, Demokratlar Kulübü Onursal Başkanı

"ON, ALTIN YIL !.."
Ali Naili ERDEM
Demokratlar Kulübü Onursal Başkanı
Kan, gözyaşı, namus üçgeni üzerine kurulu Cumhuriyetimizle birlikte, üniter ve ulus devletin yoğun bir cephe saldırısı altında olduğu bu günlerde; Devlete dost, rejime dost olan Demokrat Parti (DP)’yi, minnet ve şükranlarımla anıyorum.

Çoğulcu demokrasiyi ve milli iradeyi gerçekleştirerek milletimize “ON ALTIN YIL” yaşatan Demokrat Parti, vatanseverlerin ve uygarlık mücadelesini tavizsiz uygulayanların partisidir.

Yıllarca eşya muamelesi gören Türk İnsanı’nı vatandaşlık seviyesine çıkartmış olan; Atatürk harekâtının farklı bir yorumu olan DP, Kuvvayi Milliye ruhunun cesur yüreğidir.

Demokrasinin, rakamlardan önce “bir hukuk ahlâkı” olduğunu, icraatlarıyla kanıtladığı gibi; Cumhuriyeti de, Atatürk çizgisinde devam ettirmiştir.  

Demokrat Parti, daha zengin, daha uygar ve daha saygın bir Türkiye idealini hedef kılarak, eserlere eser katmıştır. 

Birlik ve beraberliği sağlamada, her türlü ayrıcalığı ellerinin tersiyle itmişler; Bu Kürt, bu Abaza, bu Çerkez, bu Gürcü, bu Pomak, bu Boşnak demeden, Cumhuriyetin ilkelerinde birleştirerek, devletimizin çağdaş devletler arasında yer almasını sağlamışlardır.

DP, bir efsanedir.

O, Atatürkçülükle bütünleşmiş ve Kur-an’da ki İslâm’ı, siyasal İslâm’dan uzak tutarak, saygıyla ve sevgiyle uygulamıştır.

Çağdaş dünyanın Türkiye’si olmak için yoksulluğu ve cehaleti yenmenin, demokrasiyi ve insan haklarını iktidar kılmanın bilinci içinde, aşkla ve şevkle halkının hizmetinde bulunmuştur.

Ne küçük hesaplar, ne kişisel çıkarlar kapısından içeri girmemiştir.

Önce Türkiye, sonra parti;

Önce vatandaş, sonra partili;

Mutlu insanlar ülkesi.

Karnı tok, sırtı pek, özgür insanlar ülkesi.

Aklın, ilmin, teknolojinin iktidar olduğu bir Türkiye, DP’nin amentüsüdür.

Yoksulluk benim insanımın kaderi olamaz isyanıyla çarığı, kara sapanı ve kerpiç evleri mazinin harabelerine terk edip modern kentlerin müjdesini vermiştir.

Aydınlık bir Ülke Hukukun egemen olduğu bir sosyal iklim…

Teknolojinin ürettiklerini hiçbir ayrım yapmadan ulusun bütününde sağlamayı amaçlamış bir yüce ruh…

Bir inanç manzumesi…

Bu güzellikleri içlerine sindiremeyenlerin gazabına uğrayarak hukuki yapısıyla sona erdi.

Sevdası yurdun her noktasında yaşıyor.

Ve, dünya durdukça O sevda var olacaktır.    

7 Ocak 2017 Cumartesi

71. YIL (07 Ocak 1946 – 07 Ocak 2017) 05 Mayıs 2007 tarihinde DYP (mehmet ağar) ile ANAP (erkan mumcu) birleşerek kurdukları YENİ PARTİ tarafından “Demokrat Parti adı'nın kullanacağını” açıkladılar. (BASIN)

DEMOKRAT PARTİ 71. YIL, KUTLU OLSUN!..
07 Ocak 1946 – 07 Ocak 2017
Tarihi ve kadim Demokrat Parti, 7 Ocak 1946'da kurulan ve dört yıl sonra yapılan seçimlerde (14 Mayıs 1950'de) 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren, Türkiye Cumhuriyetinde ilk defa serbest seçimle iktidarı kazanan Türk siyasi partisidir. Sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve on yıl boyunca (1950-1960) iktidar olmuştur. 
DEMOKRAT PARTİ (1946) 
HAKKINDA BİLGİLER
Türkiye`de 1950-1960 yılları arasında iktidar olan siyasi parti. Parti 29 Eylül 1960`ta kapatılmıştır. Partinin kısaltması "DP"dir. Kuruluşu: 2. Dünya Savaşı`nın bitmesiyle basında ve mecliste çok partili siyasal sistemi savunan bir anlayış oluştu. Buna CHP genel başkanı ve cumhurbaşkanı İsmet İnönü’de yaptığı konuşmalarla destek verdi. Bunu takip eden gelişmelerde, meclisteki bütçe görüşmeleri sırasında, CHP içinde başını Adnan Menderes, Feridun Fikri Düşünsel, Yusuf Hikmet Bayur, Emin Sazak gibi bazı milletvekillerinin çektiği bir muhalefet oluştu. 
11 Haziran`da kabul edilen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, parti içindeki muhalefetin güçlenmesine yol açtı. Bu yasanın görüşüldüğü sırada Celâl Bayar, Adnen Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, parti Meclis Grubu`na Dörtlü Takrir olarak bilinen bir önerge verdiler. Ülke ve parti yönetiminde liberal düzenlemeler yapılmasını isteyen bu önerge, 12 Haziran`da reddedildi. Bu gelişmelerden sonra Menderes, Köprülü ve Koraltan partiden çıkarıldı. Bayar ise önce vekillikten sonra partiden istifa etti.
DP, 7 Ocak 1946`da Dörtlü Takrir`e imza atanlar tarafından kuruldu. Parti genel başkanlığına Bayar getirldi. DP, ekonomi ve siyasette liberal düzenlemeleri savunuyordu. DP`nin kuruluşu iktidar tarafından önceleri hoş karşılandı. Ama partinin gelişmesi, tavrın değişikliğine ve baskıların yoğunlaşmasına yol açtı. İktidar muhalefeti ihtilalcilikle suçlarken, muhalefet ise iktidarı tek parti özlemcisi olarak niteledi. Muhalefetin yasalarda ve seçim sisteminde değişiklik isteğinin iktidar tarafından kabul edilmemesi, çatışmaları arttırdı.
MUHALEFET DÖNEMİ
Demokrat Parti, 21 Temmuz 1946`da yapılan seçimlere hile karıştırıldığını ileri sürdü ve miting ve yayınlara girişti. Ama bu tür etkinlikler sıkıyönetimce yasaklandı. DP, 7 Ocak 1947`de 1.Büyük Kongre`de kabul edilen ve Hürriyet Misakı olarak bilinen raporunda demokratik olmayan ve anayasaya aykırı yasaların kaldırılmasını; seçimleri yargının denetlemesini; cumhurbaşkanlığı makamının parti liderliğinden ayrılmasını istedi.
DP`nin içinde de anlaşmazlıklar çıkmaya başladı. Özellikle İnönü`nün 1947`de yayımladığı 12 Temmuz Beyannamesi ile iktidar ve muhalefet arasındaki ilişkilerin yumuşaması, DP içindeki sertlik yanlısı grubu harekete geçirdi. Parti içindeki tartışmalar sonucunda Fevzi Çakmak, Yusuf Hikmet Bayur, Kenan Öner, Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan ve Yusuf Kemal Tengirşek öncülüğünde bir grup milletvekili partiden ayrılarak, 20 Temmuz 1948`de Millet Partisi`ni (MP) kurdu.
DP, 17 Ekim 1948`de ara seçimlere, seçime güven duymadığı için MP ile birlikte katılmadı. 
16 Ekim 1949 ara seçimlerinde de bu tavrını sürdürdü. 16 Şubat 1950`de gizli oy, açık tasnif ve yargı denetimini kabul eden, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşan bir Yüksek Seçim Kurulu`nu öngeren seçim yasasının kabul edilmesinden sonra, 14 Mayıs 1950`de yapılan genel seçimlerde DP, 487 milletvekilliğinin 408`ini kazandı. Seçim Sonuçları; DP: 408, CHP: 76, Bağımsız: 2, MP: 1 vekillik kazandı. 22 Mayıs 1950`de Menderes başkanlığında ilk DP hükümeti kuruldu ve Bayar Cumhurbaşkanı seçilerek genel başkanlıktan ayrıldı.
İKTİDAR DÖNEMİ
Demokrat Parti birinci iktidar döneminde (1950-54) liberalleşmede önemli adımlar attı. Yabancı yatırımlar desteklendi. Ezan’ın Arapça okunması ve radyoda dini program yapılması yasağı kaldırıldı ve okullara din dersi kondu. 1950 yılında Kore`ye asker göndererek NATO` ya girişin ilk adımı atıldı. 1954`te laiklikten uzaklaştığı gerekçesiyle MP (Millet Partisi) kapatıldı. Dış politikada Batı`ya yakın duruldu. Kore`ye asker gönderilmesinden sonra 1952`de NATO`ya girildi. Türkiye 1953`te Balkan Paktı`na, 1955`te Bağdat Paktı`na katıldı. DP, kuruluş ve gelişiminde demokrasinin savunuculuğunu yapmasına rağmen iktidara geldikten sonra özgürlükleri kısıtlamaya, hükümeti eleştiren gazetelere ağır cezalar ve sansür uygulamaya başladı. DP`nin bu tutumu 10 yıllık iktidarı boyunca sürdü.
DP, 2 Mayıs 1954 genel seçimlerinde 541 milletvekilliğinin 503`ünü kazandı. İkinci iktidar döneminde (1954-57), iktidar ile muhalefet arası gerginleşti. Ekonomide olumsuz gelişmeler görüldü. İktidar baskılarını daha da arttırdı. Parti içindeki anlaşmazlıklar partinin bölünmesine ve 20 Aralık 1955`te Hürriyet Partisi`nin kurulmasına yol açtı. 27 Ekim 1957 genel seçimlerinde DP oyların yüzde 47, 70`ini alarak 610 milletvekilliğinden 424`ünü kazandı. Bu seçimde muhalefetin oylarının toplamı iktidarın üzerine çıktı.
DP`nin üçüncü ve son iktidar dönemi (1957-60), iktidar ile muhalefetin yer yer sokağa taşan sert çatışmaları ile sürdü. DP iktidarı çeşitli baskı önlemleri aldı. Ekonomideki çıkmazları gidermek için 4 Ağustos Kararları olarak bilinen önlemler alındı. 
Vatan Cephesi kurularak partinin gücü ülke çapında kanıtlanmaya çalışıldı. Muhalefetin etkinliklerinin soruşturulması için TBMM içinde Tahkikat Komisyonu kuruldu. Komisyon, CHP lideri İnönü`nün TBMM`deki konuşmasını yasakladı. Yoğun baskılar karşısında 28-29 Nisan 1960`ta Ankara ve İstanbul`da üniversite öğrencilerinin olaylı protesto gösterilerini Harp Okulu`nun başkentte yaptığı gösteri yürüyüşü izledi (21 Mayıs). Başbakan Adnan Menderes radyoda yaptığı konuşmalarla kışkırtmalara kulak asılmamasını söyledi. Ege Bölgesi`ne giderek İzmir, Bergam ve Manisa`da CHP`yi eleştiren konuşmalar yaptı. 
27 Mayıs 1960`ta silahlı kuvvetlerin yaptığı bir darbe hükümet devrildi. DP milletvekilleri ve parti yöneticileri tutuklandılar. Yüksek Adalet Divanı`nca yargılandılar. 15 kişi idama, 31 kişi ömür boyu hapse, 418 kişi değişik hapis cezalarına çarptırılırken 123 kişi de aklandı. 
Milli Birlik Komitesi`sinde idam, yönetim devri ve seçim tarihi konusunda görüş ayrılıkları çıktı. Bu gelişmelerden sonra daha sonra 14’ler olarak anılacak 14 subay yurt dışında çeşitli görevlerle sürgüne gönderildi. 14’ler olarak bilinen Milli Birlik Komitesi üyesi subayların yurtdışına sürgüne gönderilmeleriyle birlikte ordu içinde yaşanan ayrışma ilk kez açıkça ortaya çıkmış oldu. Bu grubun muhalefetine rağmen Adnan Menderes, Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu, idam edildi. Celâl Bayar ve Refik Koraltan ile 11 kişinin idam cezası ömür boyu hapse çevrildi.
DP, 29 Eylül 1960`da, Mahkeme kararıyla resmen kapatıldı.
5 Mayıs 2007
tarihinde DYP ve ANAP (mehmet ağar ile erkan mumcu) birleşerek kurdukları yeni parti tarafından, bundan böyle “Demokrat Parti adının kullanacağını” açıkladılar. (Basın & Ajanslar) Daha sonra çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle ANAP ayrılmayı tercih etti ve sadece DYP, DP olmuş oldu. (www.turkcebilgi.com) 
KATILDIĞI SEÇİMLER
Yıl       Aldığı Oy        Milletvekili
1946:    % 13                578 / 65
1950:    % 52                487 / 408
1954:    % 57                541 / 503
1957:    % 47                610 / 424 
***
SAMET OCAKOĞLU; “BUGÜN 7 OCAK, ŞEREFLİ BİR ÖYKÜNÜN YILDÖNÜMÜ”
(İHA // 07.01.2017 Cumartesi))
Demokrat Parti (DP) misyonunun ileri gelen isimlerinden Samet Ocakoğlu, DP’nin 70. yaşını kutlayarak; “Kimse cesaret etmezken, daldık bizler bu sahraya” dedi.
DP misyonunun ileri gelen isimlerinden olan DP eski GİK üyesi ve 11. Dönem DP Manisa Milletvekili Orhan Ocakoğlu’nun oğlu Samet Ocakoğlu, 7 Ocak 1946 DP’nin kuruluşu ve 7 Ocak 1947 Hürriyet Misakı Bildirisinin yıldönümü nedeniyle bir açıklama yaptı. Ocakoğlu, “Demokratik rejimimizin milletin belirleyeceği esaslarla yapılanmasının miladının ve çok partili hayata samimi ve kararlı adımımızın yıldönümü ve Demokratik Rejimin kurallarının statükocu devlet düşüncesi ile tasarlanmasına ve millete ait sözde egemenliğin sınırlandırılmasına son verilmesine, rivayetlerden ibaret haldeki milli irade ilkelerinin doğru kuralları ve hukuku ile hayata geçmesine, antidemokratik uygulamaların milletin kaderi olmasına karşı çıkılmasına, devletin milleti düşünür hale dönüşmesine, mal sahibinin zilyetliğinin tanınmasına, kayıtlı hukukun yaşanabilirliğine, ülke kaynaklarının ve fırsatlarının her kesimin, herkesin erişebileceği ve yararlanabileceği hale dönüşmesine, sosyal hayattaki pek çok fenalığa son verilmesine, musibetlerin rahmete dönüşmesine, vesile olmuş şanlı ‘Hürriyet Misak-ı ve Sine-i Millet’ bildirilerinin yıldönümüdür” dedi.
DP’nin Türk siyasi yaşamında önemli bir yere sahip olduğuna işaret eden Ocakoğlu, “Şerefimiz ve çilemiz olan öykümüzü saygı ve sevgi ile selamlarken,7 Ocak 1946 ’ da kurulan aziz DP’nin kurucularını ve o zor, baskıcı günlerde Sine-i Millet bildirisini yayınlayıp, içeriğini millete benimsetenleri ve bildiriye her şart altında sadakat gösterenleri basta merhum Cumhurbaşkanı Celal Bayar, merhum Başvekil Adnan Menderes ve demokrasi şehitlerimiz olmak üzere, bir şafaktan bir şafağa bu büyük ve soylu yürüyüşte saf tutmuş herkesi, saygı ve rahmet ile anıyorum. Millet onlardan razı olmuştu. Rabbimde onlardan razı olsun ve bu vesile ile 27 mayıs davama işçi işveren davası denmesini bir kere daha kınıyorum. Ve onlar için bir diyeceğim. Doğrusunu Rabbim bilir. Bizler hak yolcusuyuz. İncitmenin, itmenin değil, rızamızın peşine düşünki hayır ve bereket bulun. Gün olur, günümüz olur” diye konuştu.
***
DEMOKRAT PARTİ 
71 YAŞINDA
1946 yılında Merhum Celal Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşlar tarafından kurularak çok partili siyasi hayatımızın temel taşlarından biri olan, her zaman özgürlükçü demokrasiyi savunarak hiçbir ideolojiye tabi olmadan halkımızın birlik ve beraberliğini bozmama k için etnik ayrımcılık yapmayan, demokrasiye ve parlamenter sisteme bağlı kalarak her türlü engellemelere rağmen Demokrat Parti kuruluşunun 71. yılını kutluyor. […]
DP Burhaniye İlçe yönetim kurulu üyesi Ahmet Eşer:
1946 yılında Merhum Celal Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşlar tarafından kurularak çok partili siyasi hayatımızın temel taşlarından biri olan, her zaman özgürlükçü demokrasiyi savunarak hiçbir ideolojiye tabi olmadan halkımızın birlik ve beraberliğini bozmama k için etnik ayrımcılık yapmayan, demokrasiye ve parlamenter sisteme bağlı kalarak her türlü engellemelere rağmen Demokrat Parti kuruluşunun 71. yılını kutluyor. Burhaniye Demokrat Parti İlçe yönetim kurulu üyesi Ahmet Eşer, 7 Ocak 2017 Cumartesi günü 71. Yılını kutlayacak olan Demokrat Partili vatandaşları yuvaya çağırarak, “ özlenen partimizi yeniden iktidara taşıma için tüm demokratları mücadeleye çağırıyoruz” dedi. Eşer yaptığı açıklamada şunları söyledi. “ Partimizin 71 yıllık siyasi hayatı bir çok başarılara imza atmış, ülke yönetiminde söz sahibi olmuş bir partidir. Öncelikle bu mutlu günümüzde partimize gönül veren tüm demokratlara çağrıda bulunuyoruz! Bazı sebeplerden dolayı partimizden uzaklaşan, ilgilenmeyen, hala gönlü partimizde olan arkadaşlarımızın var olduğunu biliyoruz. Gelin bu koca çınarın altında hep beraber toplanalım. Yeniden Kırat’a güç verelim. Bu partinin daha üçlü olması için bu potansiyelin var olduğuna inanıyoruz. Merkez sağın te partisi olan Demokrat Partinin güçlenmemesi için bu gün hiçbir devirde olmadığı kadar baskı ve engellemeler yapılmaktadır. Bunu kırabilmemiz için birli ve beraberlik içerisinde olmamız gerekmektedir. Bu düşünceler ile Demokrat Partinin 71. Kuruluş yıldönümünün ülkemiz ve partimize güzel getirmesini diliyorum” dedi.
14 Mayıs 1950 seçimleri Türkiye’de CHP’nin 27 yıllık iktidarının kapanması; 10 yıllık Demokrat Parti döneminin başlaması açısından bir milattır. 1950 seçimleri CHP’nin 27 yıllık iktidarını DP’ye bırakması “kansız” ve “beyaz devrim” olarak ifade edilmektedir. 1950 seçimleriyle iktidara gelen DP 1954 seçimleriyle Türkiye siyasi tarihinin en yüksek oy oranına (%57) kavuşmuş, 1957 seçimleriyle birlikte düşüşe geçmiştir. DP iktidarı 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle sona ermiştir. 10 yıllık dönemde Celal Bayar cumhurbaşkanlığı; Adnan Menderes ise Başbakanlık yapmıştır. Dönem “Menderes Dönemi” olarak da bilinmektedir.
DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ 1950-1960
14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan genel seçimlerde elde edilen sonuçlar sonrasında DP’nin seçimi kazanmasıyla İsmet İnönü cumhurbaşkanlığından ayrılmış ve yerine Celal Bayar, Türkiye Cumhuriyetinin 3. cumhurbaşkanı olarak göreve gelmiştir. Adnan Menderes başbakan olarak atanırken, DP’nin kurucularından Fuat Köprülü Dışişleri Bakanı, Refik Koraltan ise Meclis başkanı olmuşlardır. Büyük umutlar ve beklentilerle iktidara gelen DP’nin ilk yıllarında dıştan, özellikle de ABD’den gelen yardımlar sayesinde görülmemiş bir bolluk yaşanmıştır. 1952 yılında Nato’ya girilmesiyle, II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan yalnızlık tümüyle sona ermiş ve Türkiye, ABD’nin yardımlarını daha yoğun bir biçimde almaya başlamıştır. Dış politikadaki bu gelişmenin doğal olarak iç politikaya da yansıdığı bu dönemde, DP’nin gücü ve toplumdan aldığı desteği artmıştır.
On yıllık Demokrat Parti döneminin sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik alandaki görüntüsü genel hatlarıyla şöyle özetlenebilir: Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle 1923’ten beri devam eden denk bütçe ilkesinden vazgeçilmiş, para ve maliye politikası tümüyle değişmiştir. Ekonomik canlanmayı gerçekleştirmeye çalışan yeni hükümet harcamalarını artırmıştır. Bu da ilk yıllarda ekonomik büyümenin önceki yıllara göre hızla artmasına yol açmıştır. Demokrat Parti’nin ekonomideki temel amacı tüm yurt çapında ekonomik kurumsallaşmayı gerçekleştirmek ve özel sektörün gelişmesine öncelik tanımak olmuştur. Bunun sonunda ilk yıllarda milli gelirde % 15’lik bir artış gerçekleşmiş ve ekonomide ciddi bir hareketlenme ortaya çıkmıştır. Fakat 1954 yılından sonra ekonomide, özellikle de dış ticarette denge bozulmaya yüz tutmuş ve sonuçta hükümet kaçınılmaz bir biçimde dış borçlanmaya yönelmiştir. Ancak bu borçlanma siyaseti de 4 Ağustos 1958’de devalüasyon sonucu Türk parasının değerinin düşürülmesine yol açmıştır.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında ihmal edilen kırsal kesim ve tarım alanları, DP’nin iktidar olmasıyla canlanmaya başlamıştır. Özellikle Marshall yardımı sayesinde ilk yıllarda başta traktör olmak üzere, tarım aletlerinin yaygınlaştırılması gerçekleşmiştir. 1948 yılında 1800 civarında olan traktör sayısı, 1957 yılına gelindiğinde 44.000’i aşmıştır. Benzer artış biçerdöver sayısında da görülmüştür. 1950 yılında yaklaşık 1000 olan biçerdöver sayısı, 1957 yılında 6000’e ulaşmıştır.