21 Temmuz 2016 Perşembe

BÜYÜK BİR UTANCIN "SENE-İ DEVRİYESİ" 21 TEMMUZ 1946 MİLLETVEKİLİ SEÇİMLERİ “AÇIK OY – GİZLİ SAYIM”

ŞAİBELİ BİR SEÇİMİN ANATOMİSİ
21 TEMMUZ 1946 MİLLETVEKİLİ SEÇİMLERİ
“AÇIK OY – GİZLİ SAYIM” 
Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili siyasi hayata geçip demokrasiye adım atmasında, 1946 erken genel seçimi bir kilometre taşıdır. Dolayısıyla 1946 erken genel seçimi, siyasi tarihimizin dikkate değer dönüm noktalarındandır. Nitekim cumhuriyeti kuran otoritenin hedefleri arasında çok partili düzene geçme hedefi mevcuttu. Ne var ki, dönemin konjönktürel yapısından kaynaklı gelişmelerin, buna müsaade etmediği yönündeki açıklamalar her daim öne sürülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti’nin erken demokratikleşme süreci, iki dönem halinde incelenebilir:
Birinci aşamanın, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1945’te Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla gençliğe hitaben yapmış olduğu konuşmasıyla başladığı ve 21 Temmuz 1946 erken seçimiyle sonlandığı kabul edilmektedir.
İkinci aşamanın ise 21 Temmuz 1946 erken genel seçimiyle başladığı ve 14 Mayıs 1950 genel seçimiyle noktalandığını görüşü hâkimdir.
1924 ve 1930 yılları arasında, iktidardaki Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı muhalefette yer almak adına bazı siyasi partiler kurulmuştur ancak pek çoğu muvazaa ve rejim karşıtı harekete dönüştüğü iddialarıyla kapanmış-kapatılmış-, iktidar yönünden gelen tazyiklere direnememiştir. Böylece ilk çok partili siyasi hayata geçiş hamlesi atıl kalmıştır.
Cumhuriyetin çok partili rejime tekâmül etmesi ve mecliste çok sesliliğin sağlanabilmesi ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasi lehine oluşan uluslararası ortam sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Nitekim Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 1 Kasım 1945’te (II. Dünya Savaşı sonrası) TBMM’nin açılış konuşmasında bu konuya ilişkin görüşlerini şöyle ifade etmiştir:
“Bizim tek eksiğimiz, hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır. Bu yolda memlekette geçmiş tecrübeler vardır. Hatta iktidarda bulunanlar tarafından teşvik olunarak teşebbüse girişilmiştir. İlk defa memlekette çıkan tepkiler karşısında teşebbüslerin muvaffak olmaması bir talihsizliktir. Fakat memleketin ihtiyaçları sevkiyle, hürriyet ve demokrasi havasının tabii işlemesi sayesinde, başka siyasi partinin de kurulması mümkün olacaktır.” [1]
Yapılan bu konuşmanın ardından kurulan siyasi partiler 21 Temmuz 1946 erken seçimleri öncesinde 14’e ulaşmıştır.[2] Bu partilerden biri de 7 Ocak 1946’da kurulan ve Cumhuriyet tarihimizde demokrasi mücadelesini en acı şekilde verecek olan Demokrat Parti’dir.
21 Temmuz 1946 seçimleri her şeyden önce erken bir genel seçimdir. Yürürlükte olan 1924 Anayasasına göre seçimler 4 yılda bir yapılmaktaydı. Bir önceki seçimler 1943 yılında gerçekleşmiş olduğundan, yeni genel seçimin 1947’de yapılması gerekiyordu. Ancak bu böyle olmamış iktidar partisi tarafından alınan karar neticesinde seçimler 1946’da yapılmıştır. Böylelikle 1946 seçimleriyle alakalı hararetli tartışmalar başlamış ve üzerine düşen gölge günümüze dek kaldırılamamıştır.
Neden 1947 seçimleri 1946’da yapılmıştır? 1946 Seçimleri neden şaibeli sıfatını almıştır? İktidarı da elinde bulunduran CHP`nin söylemleriyle eylemleri ne derece uyumludur?
Bu çalışmanın amacı, Cumhuriyet Halk Partisi önderlerinin her fırsatta iştiyakla dile getirdiği ancak kuvveden fiile geçiremediği demokrasi kavramının, şaibeli 1946 seçimleriyle nasıl içinin boşaltıldığını göstermek yönünde olacaktır.
Çok Partili Düzene Geçiş
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nda müttefiklerin dolayısıyla demokrasi cephesinin yanında yer almıştır.[3] Savaşta demokrasi cephesinin kazanmış olması, Türkiye’nin çok partili düzene geçişini kolaylaştıran hatta bir ölçüde mecbur kılan dış neden olmuştur. Ardından gerçekleşen Birleşmiş Milletler üyeliğiyle Türkiye, BM Anayasası’nın öngörmüş olduğu demokratik prensiplere uygun daha hür bir rejime geçmeyi taahhüt etmiştir.
Çok partili düzene geçişin başlangıcı olarak, İnönü’nün gelişen dış konjönktürel gelişmeleri de göze alarak yapmış olduğu 19 Mayıs 1945 tarihli söylevini kabul etmek mümkündür. İnönü radyodan yayınlanan bu konuşmasında savaşın etkilerinin azalmasıyla beraber ülkenin siyaset ve fikir hayatında demokrasi ilkelerinin daha geniş ölçüde egemen olacağını vurguluyordu:
“Harp zamanlarının ihtiyatlı tedbirlere lüzum gösteren darlıkları kalktıkça memleketin siyaset ve fikir hayatında demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir. En büyük demokrasi müessesemiz olan Büyük Millet Meclisi, ilk günden itibaren idareyi ele almış ve memleketi demokrasi yolunda mütemadiyen ilerletmiştir.
Türk milleti, İkinci Cihan Harbinde, siyasi ve manevi bakımdan, temiz ve başarılı bir imtihan geçirmiştir. Büyük Millet Meclisinin kudretli elinde olan millet idaresi, demokrasi yolunda olan gelişmesinde devam edecektir.”[4]
Mecliste Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik muhalefetin yükselişi ise, 5 milletvekilinin bütçeye vermiş oldukları red oylarıyla baş göstermiş ve 7 Haziran 1945’te Dörtlü Takrir’in meclise sunulmasıyla zirveye ulaşmıştır. Yaşanan bu gelişmeleri, Dörtlü Takrir’i sunan 4 milletvekilinden 3’ü olan Fuad Köprülü ve Adnan Menderes’in Tan ve Vatan’daki muhalif yazıları, Refik Koraltan’ın iseVatan’a vermiş olduğu demeç nedeniyle CHP’den çıkarılmaları, Celal Bayar’ın da CHP’den istifası süreci takip etmiştir. Böylece CHP içerisindeki muhalefet hareketi hızla gelişerek Meclis’te CHP ile birlikte yer alacak bir partinin, Demokrat Parti’nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.
Esasen çok partili hayata fiilen geçiş 18 Temmuz 1945’te Milli Kalkınma Partisi’nin kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Ancak sözü edilen partinin mecliste temsil kabiliyeti bulamaması dolayısıyla çok partili rejime geçiş, 7 Ocak 1946’da teşekkül eden Demokrat Parti ile gerçek hüviyetine kavuşmuştur.
İnönü’nün TBMM Açılış Konuşması
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1 Kasım 1945’te TBMM’nin açılış konuşmasında Cumhuriyetin demokratik karakterini vurguluyor, diktatörlüğün Türk milletine yakışmadığını, iktidar partisinin karşısında bir muhalefet partisinin bulunması gerektiğini, söz ve yazı özgürlüğünün önemini belirtiyordu:
“Demokratik karakter bütün cumhuriyet devrinde prensip olarak muhafaza olunmuştur. Diktatörlük, prensip olarak, hiçbir zaman kabul olunmadıktan başka, zararlı ve Türk milletine yakışmaz olarak daima itham edilmiştir.
Bizim tek eksiğimiz, hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır.
Söz ve yazı hürriyeti; şüphe yoktur ki, her halk idaresinin söz götürmez ortak temelidir.”
İnönü aynı konuşmasında çalışmamız açısından daha mühim olan şu noktayı da namzetlerin nazar-ı dikkatlerine sunuyor, genel seçimlerin 1947’de yapılacağı hususunda bir nevi onlara güvence veriyordu:
“Memleketin iç hayatında bu tedbirleri aldığımızdan sonra yeni seçim için tabii olarak bir buçuk sene kadar geçecektir. Bu zaman, milletin yeni seçime bir hazırlık devresi olacaktır. Tek dereceli olmasını dilediğimiz 1947 seçimleri, milletin çoklukla vereceği oylar gelecek iktidarı tayin edecektir.”
İnönü bu sözüyle, muhalefete, milletvekili genel seçimlerinin 1947’de yapılacağını belirtiyordu. Ancak bir süre sonra İktidar Partisi bu fikirden vazgeçecek ve seçimlerin bir yıl önceye, 1946 yılına alınmasına karar verecektir. Seçimlerin bir yıl önceye alınmasına tepki gösteren Demokrat Parti yetkilileri, Cumhurbaşkanınca verilmiş sözün tutulmasını ve seçimin zamanında yapılmasını isteyeceklerdir.
Demokrat Parti’nin Kaygısı
Demokrat partinin en ciddi sorunu iktidar partisinin seçimleri öne alma ihtimalidir. Nitekim iktidar partisi, Nisan ayının başında belediye seçimlerinin öne alınması girişiminde bulunacak, 10 Mayıs 1946 tarihindeki CHP Olağanüstü Kurultayı’nda da milletvekili genel seçimlerinin öne alınması görüşünü ve muhalefetin buna hazır olduğunu şu sözlerle ifade edecektir:
“Hatta yeni partiler, seçime hemen girecek durumda olduklarını da söylemişlerdir.”[5]
Demokrat Parti yetkilileri ise seçimlerin öne alınmasını haklı olarak eleştirmektedir. Çünkü henüz birkaç aylık geçmişi olan ve ülke genelinde örgütlenememiş olan parti yöneticileri hem belediye hem de genel seçimlerin öne alınması konusunda ciddi endişeler taşımaktadır. Nitekim DP`liler söz konusu kaygılarını her fırsatta dile getireceklerdir.
Karşılıklı Açıklamalar Süreği
Çok partili düzene geçiş süreciyle beraber iktidar partisi olan CHP’de de çeşitli düzenlemeler yapmak zaruri hale gelmişti. Bu amaçla, 10-11 Mayıs 1946 tarihlerinde 2.Olağanüstü Kongre toplandı. Kurultayın gündeminde Demokrat Parti’nin düzenlenmesini istediği tek dereceli seçim sistemine geçiş konusu da vardı. Demokrat Parti’nin yapılmasını istediği diğer düzenlemelerle ilgili olarak ise herhangi bir girişimde bulunulmadı.
Kurultaydan bir ay sonra, 10 Haziran 1946’da, seçimlerin 21 Temmuz 1946’da yapılması yönünde TBMM’de karar alındı.[6]
Peki, CHP neden seçimlerin bir an önce, muhalefet partilerinin özellikle DP’nin teşkilatlanmasına zaman bırakmadan yapılmasını istiyordu?
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bu soruya kurultayda şöyle cevap verdi:
“Esasen seçimi tabii olarak 1947 için düşünüyorduk. Dış ve iç politika gerekleri, memleket idaresini bir an önce kararlı kılmak mecburiyetini gösterdi. Dünyanın hali, geçen sene tahmin edebildiğimizden daha bulanık ve karanlık olarak, uzun bir sürünceme yolunu tutmuştur.
Demek istiyorum ki, yeni seçim kanununun karar altına alınmasının tabii neticesi, süratli bir seçime gitmek olacaktır.”
 Üstelik İnönü, seçim serbestliğini sağlamak üzere düşünülen önlemlerden birinin de belediye seçimlerinin öne alınması olacağını söylüyordu:
“İlk genel seçimde, her tedbiri almak için, belediye seçimlerinin daha önce seçime arzedilmesi, iyi niyetimizin bir delili olarak kabul edileceğini ümit etmek hakkımızdır.”
İnönü, seçimlere CHP dışındaki partilerin de katılmalarını istediğini de belirtiyordu:
“Son zamanlarda, bazı memleketlerde, seçime iştirak etmeme taktiği görülmüştür. Bunun manası, yabancı devletlere karşı memleketin iç idaresini itham etmektir.”[7]
Nitekim 21 Nisan 1946 tarihinde 4 ilde yapılacak olan milletvekili ara seçimlerinde CHP aday göstermemiş, DP ise gerekli şartların oluşmadığını gerekçe göstererek seçime katılmamıştı. Konuya ilişkin açıklamayı Celal Bayar bir mülakatında şöyle ifade etmiştir:
“Partimiz kısmı seçimlere karışmamaya karar vermiştir. Bütün hızımızı umumi ve yeni seçime saklıyoruz. Eğer demokrasimiz normal bir inkişafa kavuşamazsa bunun mesuliyetini halkta değil, hakiki parti mefhumunu kavramak istemeyen bazı particilerde aramak lazım gelecektir.”[8]
Aynı şekilde Demokrat Parti 26 Mayıs 1946 tarihli erken belediye seçimlerine de katılmamıştır. Bundan ötürü, Celal Bayar iktidar yönünden gelen eleştirilere aynı ölçüde cevaplar vermiştir. Bunlardan biri, 9 Mayıs 1946 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde “Demokrat Parti Seçimlere Girmeyecek” başlığı altındaki DP’nin yayınladığı tamimdir. Bayar söz konusu tamimde, CHP’nin gerek belediye gerekse milletvekili genel seçimlerini öne almakla gerçek niyetinin ne olduğunu açıklıyordu:
“Demokrat Parti bu şartlar altında seçimlere iştirak mesuliyetini kabul ettiği takdirde Türk demokrasisinin istikbali hesabına bir hata işlemiş olacağı kanaatine vardığını açıkça ifade etmeyi bir borç sayar.
Belediye seçimlerinin öne alınması ve milletvekili seçimlerinin muayyen müddetinden bir yıl önce yapılmak istenmesi meseleleri üzerinde ciddiyetle duran genel kurul bu hususta ileri sürülen iki sebebi de varid görmemiştir. Bu sebeblerden birincisi: ‘Kararsız ve karanlık görülen dünya vaziyetinin uzun bir sürünceme devrine girmiş olduğu’ mütaleasıdır.
İkinci sebeb olarak gösterilen ’memleket idare ve politikasını içerde ve dışarıda kararlı bir hale getirmek’ mütaleasına gelince biz memleketin iç ve dış politikasında seçimlerin derhal yapılmasını icab ettirecek bir kararsızlık mevcut olduğuna kani olamıyoruz. Nitekim sayın Cumhur Başkanı tarafından Büyük Millet Meclisinin 1945 yılı açılışında irad edilen nutukta iç siyasette demokratik bir inkişaf yolu tutulacağı vaat ediliyor, dış siyasette ise Birleşmiş Milletler andlaşması ruhuna uygun ve memleketin istiklal ve toprak bütünlüğünü şiddetli müdafaaya azmetmiş bir siyasetten asla ayrılmıyacağı ifade olunuyordu.
Şu halde Cumhuriyet Halk Partisini bu seçimlerin taciline sevkeden asıl sebebleri başka bir istikamette aramak icab ediyor. Umumi efkarın daha ilk gündenberi sezmiş olduğu gibi artık anlaşılıyor ki Halk Partisi diğer partilerin inkişafını durdurmuş ve bunlar şeklen mevcud olsalar dahi bir devir daha siyasi ha-yatta fiilen tek kalmak hedefini gütmektedir.”[9]
CHP Kurultayının hemen ardından, 13 Mayıs 1946 tarihinde, Genel Başkan Celal Bayar bir de beyanname yayınlayarak İnönü’ye cevap vermiştir. İnönü’nün pek çok isnadına cevap teşkil etmekle beraber seçimlerin öne alınmak istenmesinin gerçek nedenlerinden söz edilmektedir:
“Seçimlerde acele edilmek suretiyle kullanılan taktik meydandadır. Bizim kanaatimiz odur ki, kanuni ve idari tedbirler alınmadan, seçimler için gereken sair hazırlılar yapılmadan ve karşı partilere teşkilatlana imkânı bırakılmadan acele seçimlere geçmek taktiği kullanmakla, eğer tabir caizse, vatandaşlar için seçim mücadele yollarını bizzat Halk Partisi zorlaştırmış bulunmaktadır.”[10]
 Falih Rıfkı Atay, Demokrat Parti’nin son demeci üzerine, CHP’nin yayın organı olan Ulus Gazetesi’ndeki ‘Basiret Sahipleri Dört Gözle İbret Alsınlar’ başlığını taşıyan yazısında DP’ye ilginç bir ithamda bulunmuş, DP ile Moskova’nın ilişkisinden şüphelendiğini ifade etmiştir. Konuya ilişkin haber Cumhuriyet Gazetesi’nde yer almıştır:
“Demokrat Partinin yazıcısı Moskova radyosunun lafçısından daha aşağı bir demagoga olmadığını kolayca isbat etmiştir.” [11]
Yine Falih Rıfkı Atay, seçimlere çok az bir zaman kala DP’ye ağır ithamlarda bulunmuştur:
“Demokrat Parti bir siyasi parti olmaktan çıkmıştır. Bu bir yıkıcılar ve intikamcılar hareketidir.” [12]
Erken belediye seçimlerinin ardından gazetelerde çıkan bazı haberler ve seçime katılma kararı alıp sonradan bir beyanname neşrederek seçimlerden çekilen Milli Kalkınma Partisi’nin durumu gelecek erken milletvekili seçimlerinde yaşanacakların adeta habercisi gibiydi. Konuya ilişkin haberler 27 Mayıs 1946 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde ‘Belediye Seçiminde Bazı Hadiseler Oldu’ ve 28 Mayıs 1946 tarihli Vatan Gazetesi’nde ‘Vatandaşlar, seçimin dürüstlükle cereyan etmemesinden muzdarip’ başlıklarıyla verilmiştir.
Seçim Kanunu Çıkmazı
Muhalefetin seçimlere katılma koşullarından birisi tek dereceli seçimle birlikte gizli oy- açık sayım ilkesinin kabulü, diğeri de yargı güvencesinin getirilmesiydi. İnönü de tek dereceli seçim arzusunu dile getirmiş ve TBMM’de 31 Mayıs 1946 tarihinde görüşülmeye başlanan tasarıda bu yönde bir karar alınmıştır. CHP ve DP sadece bu noktada mutabık kalabildiler. Nitekim gizli oyu güvence altına alacak hükümlerle ilgili süreç işletilmedi.
İktidar Partisi CHP’nin tasarısına göre, geçerli oy pusulalarının sayımdan sonra yakılması gerekiyordu. O nedenle, sayım sonuçlarına yapılacak itirazlardan sonuç alabilmek imkânsızdı. [13]
Görüleceği üzere ileride kopması muhtemel bir fırtına için zemin hazır hale getirilmiştir. 1946 seçimlerine de gölge düşüren, onu hileli kılan söz konusu bu düzenlemelerin olduğu kanaati güçlüdür. Tasarının görüşülmesi esnasında da TBMM’de şiddetli tartışmalar yaşanmış ve Demokrat Parti sözcüsü Adnan Menderes idari baskılardan şikâyet etmiştir:
“Yurttaş sandık başına gelinceye kadar bekçinin, muhtarın, jandarma ve polisin, her sınıftan idari amir ve memurun ve iktidar partisinin, belediye seçim kurulu, seçim komisyonu aza ve reisi olarak otorite kullanan mensuplarının derece derece elinden geçmektedir.”[14]
Erken Genel Seçimler ve Mücadelesi
Bir önceki seçimler 1943 yılında yapıldığı için yeni seçimlerin 1947 yılında yapılması gerekiyordu. 1946 yılında alınmış olan erken seçim kararı, daha sonraki dönemlerde iktidarın zaman zaman başvuracakları baskın seçim kararlarının ilki olacaktır.[15]
Mecliste kabul edilen seçim kanunu DP’nin beklentilerini karşılamıyordu. Demokrat Parti’nin seçimlere girip girmeyeceği merak ediliyordu. Demokrat Parti ise bir yandan iktidar tarafından gelen sert eleştirilere, baskılara direnmeye çalışırken öte yandan teşkilatını seçimlere hazır hale getirmeye çalışıyordu. Nitekim henüz tam anlamıyla örgütlenememişti ancak halk tarafından ciddi manada destek görüyordu. Öyle ki tek parti iktidarından usanmış olan halk DP’yi adeta kendisi seçimlere hazırlıyordu. Bir anlamıyla iktidara yönelik tüm muhalefet Demokrat Parti’nin çatısı altında toplanmıştı.
Celal Bayar, 13 Haziran 1946 günlü Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği mülakatta seçimlere katılıp katılmayacakları sorusu üzerine şöyle cevap vermiştir: “Milletvekili seçimleri için hemen hemen bir tazyik karşısındayız. Bu tazyik efkârı umumiyenin arzusudur. Karar almak üzere vilayet başkanlarını çağırdık.”[16]
Halk yönünden gelen yoğun destek ve tazyik karşısında Demokrat Parti örgütleri bulunduğu yerlerden gelen temsilcilerin katılımıyla bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantı sonucunda her şeye rağmen seçimlere katılma kararı alındı ve bir beyanname yayınlandı. 18 Haziran 1946 tarihini taşıyan beyannamede, 1 Kasım 1945’te Cumhurbaşkanı’nın Meclisi açış konuşmasında verilen resmi vaadlerin tutulmadığından partiye yapılan baskı ve müdahaleden söz edilmektedir.[17]
1946 seçim kampanyası siyasi atmosferi sertleştirdi. CHP çatışmadan kaçınan bir kampanya yürütmeyi arzuluyordu. Ne var ki, ok yaydan çıkmıştı. Seçimi bir var olma savaşı olarak gören DP çatışmaya dayanarak güçleniyordu. [18] 21 Temmuz seçimlerine kadar olan süreçte her iki parti de birbirlerinin iddialarını çürütmek ve çeşitli vesikaları ortaya koymak adına beyannameler neşretmişlerdir.
Demokrat Parti seçimlere girme kararının ardından yoğun bir parti propagandasına yönelmiş ve DP’nin 23 yıllık bir geçmişe sahip Cumhuriyet Halk Partisi karşısındaki ani yayılışı şaşkınlık uyandırmıştır. Özellikle Ankara ve çevresinde oluşan destekle paniğe kapılan CHP, gerek şehirde gerekse civar köylerde yeni ocak ve bucaklar açmaya başlamıştır.[19]
Demokrat Parti bir yandan seçim için adaylarını açıklarken diğer yandan ülkenin muhtelif bölgelerinde mitingler düzenliyordu. 16 Temmuz İzmir, 18 Temmuz Adnan Menderes’in de katılımıyla Aydın mitingleri hiçbir taşkınlık olmadan halkın yoğun katılımıyla gerçekleşti. 18 Temmuz Aydın mitinginde Menderes halka Halk Partisi’nin durumunu şöyle izah ediyordu:
“Halk Partisi bizi evvela güler yüzle karşıladı, fakat bu güler yüzlülük bilahare hiddete, şiddete inkilab etti, çünkü biz partimize yapılan tenkidleri kabul etmedik.” [20]
Gerçekten de CHP iktidarı başlangıçta göstermiş olduğu demokratik nezaketi ve olgunluğu sürdürememiştir. Demokrasinin inkişafı yolunda muhalefetin varlığını iştiyakla savunan CHP, DP’nin illerde örgütlenememesine rağmen büyük bir coşkuyla desteklenmesi karşısında telaşa kapılmış ve etik olmayan seçim hilelerine başvurmuştur. Öyle ki, vali ve kaymakamlar bile Halk Partisi’nin birer neferi gibi köy köy gezerek propaganda yapmışlardır.[21]
Bir diğer olay ise seçimlere birkaç gün kala Celal Bayar’ın nutkunun radyo ile yayınlanmasının uygun görülmemesiydi.[22] Böylece Bayar’ın coşkuyla geçen İzmir nutkunun halka dinletilmesinden çekinildiği açıkça ortaya çıkmış oluyordu. Bu bile DP’ye yönelik teveccühü göstermeye yetecek bir örnek olarak zihinlerde yerini alacaktır.
1946 Seçimlerinden Sonraki Gelişmeler
Seçim kanununun seçim güvenliğini sağlamadaki yetersizliği ve devlet organlarının CHP’nin parti çalışanları gibi faaliyet gösterdiği iddiaları, açık oy gizli tasnif uygulamasına dönüşen 1946 seçimleri, muhalefetin yoğun şikâyetlerine yol açmış ve uzun yıllar tartışılmıştır.
Seçimin umumi neticesinin bir türlü açıklanamaması Demokrat Partililerin yoğun protestolarına sahne olmuştur. Muhtelif şehirlerde düzenlenen mitinglere yüksek oranda katılım sağlanmıştır. Söz konusu mitinglerde yine bazı engellemelerle karşılaşıldı. Misal vermek gerekirse, İzmir’de valinin şahsi muhalefetine rağmen toplantı gerçekleşti.[23] Adana’da ise Refik Koraltan konuşurken elektrik voltajı kasten yükseltildiğinden hoparlör işlemedi.[24] Bütün bu yaşananlara rağmen halkın yoğun teveccühü, DP’ye yapılan haksızlıkların bizatihi kendisine yapılmış olduğunu kabul etmesidir.
DP’liler seçimin feshedilmesini istiyordu, bu çerçevede milletvekillerin tümünün istifa etmeleri dahi düşünüyordu.[25] Çünkü böyle bir durumun DP’yi gelecek seçimlerde daha da güçlendireceği düşünülüyordu. Esasen bu düşünce doğruydu çünkü böylece CHP zan altında kalmış olacak ve halkın nezdinde itibarını yitirecekti.
Demokrat Partililere göre seçim mazbataları dahi değiştirilmiştir.[26] Aynı sayfadaki bir başka haberde ise Mareşal Fevzi Çakmak’ın seçimlerin sıhhatine yönelik kaygılarını valiye yaptığı müracaat ve verdiği beyanatta şöyle ifade etmiştir:
“Seçimin ismetine dokunulmamasını bir vatandaş ve aday sıfatıyla isterim.”[27]
DP Genel Başkanı Celal Bayar ise 25 Temmuz 1946’da verdiği beyanatta hükümeti ağır bir şekilde suçlamıştır:
“ Seçmenlerin verdiği reylerin kaydına mahsus olan ve her sandığın seçim neticesini gösteren mazbatalar birçok yerlerde boş olarak seçim heyetlerine imza ettirilmiştir. Bu süretle muhalif ve müstakil milletvekili namzetlerinin talihi, merkezin emrine tabi olan vali ve kaymakamların elinde oyuncak olmuştur. Bazı yerlerde resmi ve yarı resmi ağızlardan yapılan kötü propagandalarda isnat ve iftiraları faillerin düşkün seviyesine bırakıyorum. Vatandaşlar siyasi kanaatlerinde dolayı birçok yerlerde bilhassa köylerde tecavüze uğramışlar, tehdit edilmişler, dövülmüşler, yaralanmışlar ve hapsedilmişlerdir.”[28]
Buna karşılık Cumhurbaşkanı bir beyanname yayınlayarak, seçim zamanının sinirli sözlerini karşılıklı bağışlanmasının ve unutulmasının vatanda huzur, çalışma devrinin açılması için ilk vazife olarak addettiğini belirtiyordu.[29] İnönü’nün amacı bir şekilde kazanılan seçimlerin daha fazla irdelenmesini engellemek ve gelebilecek eleştirilerin dozunun azaltılmasını sağlamaktı.
İstatistikî netice ise şöyleydi: Cumhuriyet Halk Partisi 63 seçim çevresinin tümünde seçime katılmıştır. Demokrat Parti ise 47 ilde seçme katılmış, 16 ilde çalışmalarını sonlandıramadığı için seçime katılamamıştır. Seçimler, 465 sandalyenin 390’ını kazanan CHP’lilerin ezici zaferiyle sonuçlandı. DP’liler 65, bağımsızlar 7 sandalye kazandı. [30]
Sonuç Yerine
Her şeyden önce 1946 seçimleri erken bir genel seçimdir ve usulüne uygun yapılmamıştır. Söz konusu dönem içerisinde, iktidar partisi tarafından söylem düzeyinde benimsenen ancak kuvveden fiile geçirilemeyen demokrasi kavramın ızdırabını görmek pek tabi mümkündür. Mezkûr dönem, demokrasi tarihimiz açısından alınması gereken derslerle doludur. 1947 seçimlerinin 1946 yılına alınmasındaki esas gayenin genelde muhalefetin özelde ise Demokrat Parti’nin örgütlenmesini engellemek olduğu varittir.
Seçimler üzerine düşen gölge hala kaldırılamamıştır. Seçimlerde gerçekleştirilen usulsüzlükler ve muhalefete yöneltilen isnatlar toplum vicdanında yer etmemiş, birçok kişi ya da kurum tarafından yıllarca sorgulanmıştır. Dönemin CHP önderliğinin zihniyetini yansıtan kareler, demokrasiyi özümsemiş Türkiye Cumhuriyeti fertlerinin dimağlarında hala tazeliğini muhafaza etmektedir.
Esaslı bir demokratik mücadele alanının oluşturulması dönemin önderliği tarafından pek tabi sağlanabilirdi. Ne var ki, farklı yöntemlere tevessül edilip bu sıhhatli yola başvurulmamış, vehimler ve korkularla çevrili dünyalarda kalınarak kaleler müdafaa edilmeye çalışılmıştır.
Metin Toker, seçimlerde yapılan yolsuzluklarla ilgili olarak şunları söylemekten kendini alamamıştır:
“Demokrat Parti sadece 351 adayla seçime giriyordu ki, hiçbir hile, hiçbir mazbata değişikliği, hiçbir tesir yapılmasa ve iktidar istisnasız her yerde kaybetse-buna fiilen imkân yoktu- C.H.P’in mecliste 114 sandalyası otomatik şekilde olacaktı. Yani iktidarda kalmak için topu topu 119 milletvekili sağlaması grekiyordu-465 milletvekili vardı-ve o günkü şartlar içinde C.H.P bunu sağlardı.”[31]
Dolayısıyla, seçimin resmi galibi Halk Partisi, gerçek galibi ise Demokrat Partidir. 
Ahmet Emin Yalman’ın ifadesiyle seçimi DP kazanmamış, CHP kaybetmiştir.
Muharrem AHMETOĞLU
Dipnotlar   

[1] Ulus, 2 Kasım 1945
[2] Seçim öncesinde Çiftçi ve Köylü Partisi kapatıldığı için 15 olan siyasi parti sayısı 14’e düşmüştür.
[3] Tuncer, H., 1946 Seçimleri, TESAV, 2008, s.4
[4] Ulus, 20 Mayıs 1945
[5] Ulus, 11 Mayıs 1946
[6] Cumhuriyet, 10 Haziran 1946
[7] Ulus, 11 Mayıs 1946
[8] Vatan, 21 Nisan 1946
[9] Cumhuriyet,  9 Mayıs 1946
[10] Vatan, 14 Mayıs 1946
[11] Cumhuriyet, 15 Mayıs 1946
[12] Cumhuriyet, 4 Temmuz 1946
[13] Tuncer, H., 1946 Seçimleri, TESAV, 2008, s.59
[14] a.g.e, s.60, TBMM Tutanak Dergisi, Dönem:7, Cilt:23, Birleşim:57, 1946, s.245-284
[15] Tuncer, H., 1946 Seçimleri, TESAV, 2008, s.65
[16] Cumhuriyet, 13 Haziran 1946
[17] Cumhuriyet, 19 Haziran 1946
[18] Ahmad, F., Demokrasi Sürecinde Türkiye, Hil Yayınları, 1922, s.37
[19] Cumhuriyet, 25 Haziran 1946
[20] Cumhuriyet, 18 Temmuz 1946
[21] Tuncer, H., 1946 Seçimleri, TESAV, 2008, s.73; Birgit, O., Evvel Zaman İçinde, Doğan Kitap. s.57
[22] Cumhuriyet, 20 Temmuz 1946
[23] Cumhuriyet, 24 Temmuz 1946
[24] Vatan, 1Ağustos 1946
[25] Cumhuriyet, 11 Ağustos 1946
[26] Cumhuriyet, 23 Temmuz 1946
[27] a.g.e
[28] Tuncer, H., 1946 Seçimleri, TESAV, 2008, s.74; Yeni Sabah, 25 Temmuz 1946
[29] Vatan, 25 Temmuz 1946
[30] Ahmad, F., Demokrasi Sürecinde Türkiye, Hil Yayınları, 1922, s.38
[31] Toker, M., Tek Partiden Çok Partiye Geçiş, Bilgi Yayınevi, 1998

24 Mayıs 2016 Salı

Meşru Devlet, 3. Cumhuriyet ve gerçek demokrasi’de kırılma; İnsan hakları, adalet ve hukuku çökertme kalkışması "27 Mayıs'ın" Kara-kirli, kâbusun 56. yıl dönümü: 27 Mayıs 2016 - Cuma!...

27 MAYIS İSYANI; 
2. KARŞIDEVRİM, 3. CUMHURİYET’İN SONU
Meşru Devlet, Cumhuriyet ve Demokrasi’de Kırılma; İnsan Hakları, Adalet ve Hukuk’u çökertme kalkışması. 27 Mayıs'ın 56. yıldönümü, 27 Mayıs 2016-Cuma!..
27 Mayıs isyanı 56. yıl sonra öfkeyle hatırlanıyor. Demokrasiye vurulan bu "ilk darbe" nasıl gerçekleşti. İşte, 27 Mayıs'a giden günlerin kronolojisi 
27 Mayıs kalkışması, 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti'nin  (DP)  Türkiye'yi  "baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü" yalanı, iftirası ve aldatmacası ile Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki bir grup vatan haini subayın (!) 27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine tamamıyla el koyması sonucu gerçekleşen isyan ve dış destekli bir kalkışmadır.
1950'den itibaren seçimleri düzenli olarak kazanan DP, 10 yıl boyunca iktidarda kaldı. Adnan Menderes'in başbakanlığında kurulan son hükümet; 27 Mayıs 1960'ta, sözde (haşâ) ordu adına Amerika tarafından güdülen bir avuç sergerdenin yönetime el koymasıyla son buldu.
1961'de, Yassıada'da kurulan insanlık, adalet, ahlâk ve hukuk dışı, mütegallibe tiyatrolarında, namı diğer sömürge mahkemesinde yargılanan Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan haksız yere, alçakça idam edildi.
27 MAYIS KALKIŞMASININ SEYİR DEFTERİ
Adnan Menderes'in 1 Mayıs 1960'ta yaptığı radyo konuşması,
1 Mayıs'taki sokağa çıkma yasağı nedeniyle evlerinde kalan İstanbullara rağmen, dışarıda iki protesto gösterisi düzenlendi. Başbakan Menderes, radyodan bir açıklama yaparak: “Memleketimiz ne bir ihtilal karşısındadır, ne de ihtilâlin sözde haklı sebepleri bu ülkede mevcuttur" dedi. Sözde bunalımın aşılması için cumhurbaşkanının istifasını isteyen Kara Kuvvetleri Komutanı ve menfur kalkışmacıların maşası Orgeneral Cemal Gürsel'e iki ay zorunlu izin verildi ve izin sonunda emekliye ayrılacağı bildirildi.
5 Mayıs'ta, 555K parolası ile toplaşan bir grup ipini koparmış ücretli serseri, Ankara Kızılay Meydanı'nda üniversite gençliği namına iğrenç protesto gösterileri düzenledi. Göstericilerin arasına giren ve hakikati haykırmak isteyen Baş Vekil Adnan Menderes, ajan provakatörler tarafından, edepsizce, hunharca ve haince tartaklandı, rencide edildi, alçakça itilip kakıldı. 6 Mayıs'ta İsmet İnönü NATO ülkeleri gazetecileriyle bir basın toplantısı düzenledi ve serbest seçimle iktidarın değişmesini istedi. Bu sırada gezilerine devam eden Adnan Menderes 15 Mayıs'ta İzmir'de, 17 Mayıs'ta Manisa'da meydanları hınca hınç dolduran yüz binlere konuştu.
21 Mayıs'ta güdümlü Harp Okulu öğrencileri sessiz bir yürüyüş gerçekleştirdi. Bunun üzerine, Menderes, Yunanistan gezisini iptal etti.
22 Mayıs'ta, “yalan, iftira, furya, alenen tahrik ve kışkırtmanın önlenemez hale gelmesiyle” Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı haberleşmeye sansür koydu. Gece 20:00'den sabah 05:00'e kadar sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 24 Mayıs günü muhalefet meclisi terk etti ve mecliste konuşmalar yasaklandı.
Ülkenin içinde bulunduğu durumu açıklamak için yurt genelinde gezilere çıkan Menderes, 25 Mayıs'ta Eskişehir'de bir açıklama yaparak Tahkikat Komisyonu'nun üç ay sürecek çalışmasını kısa sürede bitireceğini belirtti. Aynı gün tahkikat komisyonu çalışmasını tamamladı. CHP’nin bütün ihanet ve kumpaslarını belgeleyen rapor, düşmanlarda çok büyük bir şok, korku ve paniğe yol açtı. Bu korku, şok ve panik ihaneti tetikledi ve hainler düğmeye bastı. Menfur efendilerinin izniyle ihaneti dehşete iblâğ ederek kalkışmayı başlattılar. 27 Mayıs günü Menderes Kütahya yolunda tutuklandı. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar en hain ve en iğrenç ihanete maruz kalarak, kendi kapı köpeğinin saldırısına uğratıldı. Genel Kurmay Başkanı en alçakça muameleye maruz kalarak hayatı gasp edildi. Başvekil gece Ankara'ya getirildi. Ordu adına hareket ettiğini iddia edecek kadar mel’un 38 hain yönetime el koydu!
27 Mayıs saat 04:36'da Ankara Radyosu'ndan albay Hüseyin Feyzullah tarafından yapılan bir anonsla yönetime el konulduğunu bildirildi. Aynı saatte bütün kapılar tutulmuş, Cumhuriyet, adalet ve demokrasi neferleri çoktan tutuklanmıştı bile. Başlangıçta kısa bir süre belirsizlik olsa da, bir süre sonra darbecilerin İstanbul ve Ankara'da yönetime el koydukları anlaşıldı.
Darbenin lideri ilan edilen Orgeneral Cemal Gürsel, saat 16: 00'da radyoya bir açıklamada daha bulundu ve ihtilal (isyan) süresince meclis yerine yasama organı şeklinde çalışması için kurulan (Milli) Birlik Komitesi'nin üyelerini açıkladı. Yeni bir anayasa hazırlanmasını istedi.
28 Mayıs'ta (sözde) Milli Birlik Hükümeti kuruldu.
30 Mayıs'ta İçişleri Bakanı Namık Gedik, kendisine uygulanan hurharca eziyet, zulüm ve işkencelere dayanamayıp intihar etti. (İntihar süsü verilerek, canına kıyıldı. Türk düşmanı ihanet şebekeleri tarafından infaz edildi)
Yassıada duruşmaları; Adnan Menderes'in sesinden Yassıada Savunması
Ekim 1960'ta başlayan Yassıada duruşmalarında, Demokrat Parti yöneticileri yargılanmaya başladı. 
14 Ekim'de gerçekleşen ilk davada konuşan Adnan Menderes'in ardından öğleden sonra gerçekleşen celsede konuşan eski cumhurbaşkanı Celal Bayar, Afganistan kralının kendisine görevi sırasında “şahsen” hediye ettiği Afgan tazısını bin liraya bir iktisadi devlet teşebbüsüne neden sattığını açıkladı. Sebep olarak "çeşme yaptırmasını" gösteren Bayar'ın davası, güdümlü hukuk haini reziller tarafından “anayasayı ihlal davasına” bağlandı. Kurtuluş Savaşı Gazisi, Şeref Madalyalı Celâl Bayar, bu acuzelerce ayrıca, Kurtuluş Savaşı'ndan kaçmak ve İstanbul'daki (Ermeni-Yunan kumpası) 6 -7 Eylül olaylarından sorumlu tutularak, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü ve eski İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay'la birlikte yargılandı. Gizli yapılmasına karar verilen bu dava sonunda ilk celse tamamlandı.
31 Ekim'deki duruşma, tam bir yalan-dolan, düzmece ve kurmaca bir senaryo olan "bebek” davasıyla başladı. Menderes'i itibarsızlaştırma amacı taşıyan bu davada Başbakan'ın gayrı meşru bir bebeği olduğu ve bebeğin öldürüldüğü isnat edilerek, çok hayâsız bir iftira iddia ediliyordu. Bu çok adi bir tuzaktı. Doktorlar, gerçekleri haykırmaya cesaret edemeseler bile, çocuğun erken doğduğu için yaşayamadığını belirttiler. Bu ısmarlama ve kurmaca dava nam rezillikler sürerken Milli Birlik komitesi tasfiye edildi ve İkinci Gürsel Hükümeti kuruldu.
İdam kararları
Bu sırada Yassıada duruşmalarına,  kalkışmanın yegâne amili, hamisi ve mesulü Cumhuriyet Halk Partisi  (CHP)  Genel Başkanı İsmet İnönü'ye Topkapı olayları esnasında düzenlendiği iddia olunan sözde suikast girişimi davasıyla devam edildi. Dava sonunda, anayasa ihlaliyle suçlanan Celal Bayar ve Adnan Menderes'in de aralarında bulunduğu 15 kişinin idamı istendi. Duruşmalar sırasında, çok aşırı ve insanlık dışı eziyet, zulüm ve işkencelere maruz kaldığı için kalp krizi geçiren Lütfi Kırdar hayatını kaybetti.
14 Ekim 1960'ta başlayan Yassıada davaları, 15 Eylül 1961'de karara bağlandı ve toplam 19 dosyada toplanan davalar anayasayı ihlal davasıyla birleştirildi. 592 sanıktan 288'i için idam istendi. 15 sanık idam cezası alırken, 31'i müebbetle cezalandırıldı. 418 sanıkta çeşitli cezalara çarptırıldı. Menderes, intihar etmek istedi. Cezaları onaylanan Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül günü sabaha karşı alçakça idam edildi. 17 Eylül'de, de Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Baş Vekili Adnan Menderes İmralı adasında haksız yere idam edildi. İdamların ardından, Ekim ayında seçimler yapıldı ve kalkışmacıların müdahalesiyle Cemal Gürsel cumhurbaşkanı seçildi.
Kasım ayında, CHP-AP koalisyonu kuruldu.
Böylelikle on yıl boyunca iktidarda kalan Demokrat Parti'li Menderes yönetimi, Türkiye tarihinin ilk büyük kırılma kalkışması sayılan 27 Mayıs isyanıyla devrilmiş oldu. Türk Hukuk tarihinin en iğrenç yüzkaraları olarak bilinen Yassı Ada mahkemeleri nam çadır tiyatrosunun lânetli kararları tarihe, Türkiye demokrasinin bir utancı olarak geçerken, İngiltere Kraliçesi ve (ABD) Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Kennedy'in (rol gereği/yalancıktan) idamları önleme çabaları da sonuçsuz kaldı.
“DEMOKRAT PARTİ”Mİ? 
YOKSA “DEMOKRAT PARTİSİ” Mİ? 
BİLMEYENLERE BİR BİLGİ NOT: “YALMAN’IN SOL KESİMİN BU YENİ OLUŞUMU ETKİLEME GİRİŞİMLERİ VE YENİ PARTİNİN İSİMLENDİRİLMESİYLE İLGİLİ ANILARI: (YAL: 4.43);
            Ben vaktimin büyük kısmını Ankara’da geçiriyor, parti hazırlıklarına kendimi veriyorum, fakat ara sıra gazetenin başına gitmek lâzım geliyordu. İstanbul’dan dönüşlerimden birinde değişik bir hava buldum. Bana dediler ki “Biz ne diye yeni isimde bir parti kurmayı düşünüyoruz. Atatürk’e yakın olan asıl takım biziz. Halk Partililerin varlığını devam ettirmek bize düşer”
            Hayretten ağzım açık kaldı, fakat tereddüdüm devam etmedi. Türkiye’de Atatürk’ün manevî mirasına ait kavga çıkarmak ve gerçek demokrasi hareketini boğmak için solcular tarafından sarf edilen gayretler ve (TAN) gazetesine dair çıkan yazılar hatırıma geldi. Anladım ki ben yokken, solcu bazı kimseler buraya uğramış, yanlış görüşler aşılamaya çalışmışlar… Fuat Köprülü miras kavgası gayretleri hakkında (VATAN) gazetesine bir yazı yazmış ve buna karşı bir cephe almış olduğuna göre böyle bir cereyana onun da kapılmasını garip buldum. Düşüncelerimi şöylece özetledim: “Böyle bir miras kavgasına kendimizi kaptırmak, çok partili gerçek demokrasiye arka çevirmek, bir çıkmaza düşmek, bir bataklıkta boğulmak manasına gelir. Yeni hazırlanan parti pusuya düşmekten sakınmalıdır. Halk Partisinin ismi etrafındaki miras kavgasının boş yere intihardan başka bir sonu olamaz. Hal bu ki bizim hedefimiz, kardeş kavgasına kendimizi kaptırmak değil, toleransa, gönül rızasına sevgiye doğru yol almaktır. Bu kadar yıllık devamlı bir varlık halindeki iktidar partisinin adını kendine bırakalım, yeni bir partiye başka bir ad bulalım...”
            Celâl Bayar sordu:
            “Meselâ ne gibi?”
            “Meselâ Demokrat Parti gibi” dedim.
            Teklifim derhal kabul edildi. Hatta bir müddet sonra söz arasında nasılsa “Demokrat Partisi” tabirini kullandığım zaman Celâl Bayar:
            “Demokrat Parti’nin isim babası olduğun halde (Demokrat Partisi) demek sana yakışır mı?” diye lâtife etti. (ÖNEMLİ NOT: 14 Mayıs 2016 günü, bir DEMOKRAT PARTİ adını telâffuz edemedikleri için ve/veya kinayeten-kasten “DEMOKRAT PARTİ’Sİ” diyenlere, özenle ve önemle ifhaf olunur.”   
HEZİMETİN SEBEBİ, HİKMETİ: 
“DEMOKRAT PARTİ'NİN HAKİKİ AMBLEMİ” HAKKINDA BİR AÇIKLAMA
Tarihi ve kadim, gerçek DEMOKRAT PARTİ’de; “Yeter Söz Milletindir!..” Anlamına gelen ve “Başparmağı açık, Sağ Elin İç Görüntüsü” biçimindeki amblem (logo) 1946’dan 1950’ye kadar AFİŞ olarak kullanılmıştır. Bu zaman zarfında Parti amblemi “Demokrat” anlamına kelimenin baş harfi “D” ile Parti kelimesinin “P” harfi:, Parti (P), Demokrat (D)’den sonra gelecek biçimde iç içe geçmiş şekliyle kullanılmakta idi. 14 Mayıs 1950 Zaferi ile birlikte “Baş Parmağı Açık Sağ El” Tüzükte de tanımlanmak suretiyle, Demokrat Parti’nin resmi remzi, amblemi, logosu olmuş ve böylece; 19 Haziran 1992 Tarih ve 3821 Sayılı Kanunla 1992 sonu 1993 başında “yeniden açılış” dâhil olmak üzere, DYP ile birleşinceye kadar kullanılmıştır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında tanımlı DP Logosu “EL”dir.Aynı kanunla yeniden açılan MHP ve CHP, derhal kendi tarihi ve doğal amblemlerini iktisap etmiş ve onurla kullanmaya başlamışlardır. Bu bir sadakat, samimiyet, mensubiyet, tarihi sorumluluk, dürüstlük, iyi niyet ve fazilet meselesidir. Davada dürüst olanlar tarihi ve tabii amblemlerini iftiharla sahiplenerek siyasette yol almışlardır. Bu gün itibarıyla bunlardan biri ana muhalefet, diğeri TBMM’de Grup sahibidir. Buna mukabil, malum ve maruf Truva Atı’na “Peygamberin Miraca çıktığı kutsal at (Burak) partimizin amblemi, remzi, logosudur” diyecek kadar politize olmuş, milletten kopmuş ve “Demirel zihniyetinin zebunu, Uçuran Çiller’lerin vesayetine mazhar biatlı yol arkadaşları” bu ihanetlerinin bedelini % 58’lerden hâsıl ABİDE iken:, %0 (BİNDE)’lerde sürünen TALİHSİZ BİR BİLEŞKE  durumuna duçar edip düşürerek bedel ödemekte ve milletin dahi sürünmesine neden olmaktadırlar.
Bu gafiller, Rahmetli Ragıp Gümüşpala Başkanlığında kurulun AP ambleminin bile yan yana “birbirine dayanmış” D ile P’nin üzerinde (kaidesine) kaim (kutsal) kitabın üstünden yükselen bir güneşten ibaret (alenen Demokrat Partiyi ilân ve ihsas eden yüreklilikte) çok cesur bir amblem olduğunu bilmezler… Aksine, Truva Atının ilk AP logosu olduğunu sanır ve saf-saf, milleti aptal idareyi paralize mutasyonlar yerine koyan bir “demirkırat” masalı anlatırlar. Oysa bu bütünüyle yalan, uydurma ve uyutma ninnisidir.      
Zaman, tüm Gerçek Demokratlar ile Tarihi ve Hakiki, "KADİM" Demokrat Parti üzerinde oynanan menfur oyunları bozma zamanıdır.
Gelin!.. Onurlu, Sorumlu, Samimi ve “HAKİKİ DEMOKRAT PARTİ” olalım.  
Gerçek amblemiz, hakiki logomuz, tarihi ve doğal remz’imiz, güç-kuvvet ve uhuvvet, adalet ve fazilet, hikmet kaynağımız “YETER!.. SÖZ MİLLETİNDİR.” Anlamına gelen; Kâinatta her türlü maharet, marifet, kültür, sanat ve deha ürünü her eseri bizzat vücuda getiren, imar ve inşa eden, şahadet getiren “EL”i Partimizin işareti yapalım...   
YAPALIM’DA İŞTE O ZAMAN 
“DEMOKRAT PARTİ” OLALIM!...

12 Mayıs 2016 Perşembe

14 MAYIS (BEYAZ İHTİLÂL & DEMOKRASİ, ADALET, EŞİTLİK VE HUKUK BAYRAMI) NACİ AKIN

14 MAYIS "DEMOKRASİ BAYRAMI" 
NACİ AKIN
Cumartesi günü 14 Mayıs, Türk siyasi hayatında önemli bir gün. Sadece demokratlar için değil, ortak aklı, demokrasiyi, millet egemenliğini, çok sesliliği, çok partililiği, katılımcılığı, çoğulculuğu, adalet ahlâkı ve hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını benimseyen herkes için önemli bir gündür 14 Mayıs.
Neden mi? 
Çünkü O gün Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez iktidarın, kansız, darbesiz, hilesiz, entrikasız, milletin hür iradesiyle değiştiği gündür. Çünkü o gün vatandaşlarımızın, tebaa olmaktan kurtulup hür ve eşit yurttaşlar olduğunu anladıkları gündür. Çünkü o gün halkın baskılara, keyfiliğe, oligarşiye, kendilerini yok sayan tek parti, tek şef dönemine son verdiği gündür. Çünkü o gün tüm vatandaşlarımızın, ülkemizin altına imza koyduğu insan hakları evrensel beyannamesinde yer alan, temel hak ve özgürlüklere, düşünce ve ifade hürriyetlerine, din ve vicdan hürriyetlerine gerçek manada kavuşabilmenin önünün açıldığı, herkesin inancının gereğini özgürce yaşayabilme hakkına kavuştuğu gündür.
BEYAZ İHTİLÂL
Biz bu günü, hiçbir zaman dedelerimizin de içinde yer aldığı Demokrat Partinin zafer günü olarak görmedik. Demokrasinin, milli iradenin zaferi olarak gördük. Mustafa Kemal'in işaret ettiği egemenliğin bilâ kaydı şart millete ait olduğu düsturunun gerçekleştiği gün olarak gördük. Türkiye'nin hür dünya milletleri arasında itibarlı bir yere sahip olabilmesinin adımının atıldığı gün olarak gördük. Tüm dünya da böyle gördü, basın, üniversiteler, tarafsız gözlemciler, bilim adamları da böyle gördü. Üzerinde sayısız bilimsel araştırmalar yapıldı, doktora tezleri, makaleler, dizi yazılar yazıldı. Nedenleri araştırıldı, enine boyuna irdelendi, analiz edildi. Aslında bu gün bu açıdan bakıldığında Türk siyasi hayatında da bir dönüm noktasıdır.
14 MAYIS 1951 & İLK BAYRAM/İLK KUTLAMA
O yüzden 14 Mayısı Demokrasi Bayramı olarak kutluyoruz.
Bu geleneği yıllar önce başlattık. Benim de içinde yer aldığım AP (Adalet Partisi) gençlik Kolları Genel Merkezi tarafından çevre eski bakanımız Sayın Hamdi Üçpınarlar'ın genel başkan olduğu 1977 yılı 14 Mayısında başladı bu gelenek. 
Aslında Mayıs ayı olumlu ya da olumsuz birçok özel güne sahiptir.
Gurur günleri de vardır, kara lekeler de.
19 Mayıs, işgal edilmiş topraklarımızın yeniden kurtarılması, fiilen sonlandırılmış koca Osmanlı Devletinin Anadolu topraklarında yeniden ses vermesi, özgürlük ve bağımsızlığımızın yeniden kazanılması için başlatılan Milli Mücadele hareketinin işaret fişeğinin atıldığı gündür.
29 Mayıs, çağ açıp çağ kapayan, Peygamber efendimizin iltifatına mazhar olan, büyük komutan Fatih Sultan Mehmet Han'ın İstanbul'u fethettiği gündür.
3 Mayıs Dünya Türklerinin dayanışma günüdür.
13 Mayıs Karamanoğlu Mehmet Beyin Türkçeyi Anadolu'da ilk kez resmi dil olarak ilan ettiği gün ve Türk Dili Bayramıdır.
27 Mayıs maalesef siyasi tarihimizin kara bir günüdür. 
Türk siyasetinin ve demokrasi tarihimizin 14 Mayısta elde ettiği kazanımları ve itibarı bir çırpıda yok eden, darbeler, muhtıralar dönemini başlatan, anayasa ve hukuku ayaklar altına alan meşum bir gündür
Bunlara şimdi bir de 4 Mayıs eklendi. Nedir 4 Mayıs?
24 milyon seçmenin %49,5 oyla iktidara getirdiği başbakanın, parti içi sivil bir darbe ile indirildiği gündür. Nerede kaldı milli irade? 14 Mayısı dillerinden düşürmeyenler, 14 Mayısın özüne ve ruhuna ihanet etmişler, milli şef dönemine duydukları özlemi dışa vurmuşlardır.
1938 yılında İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle başlayan Milli Şeflik döneminde başbakanlığa getirilen 5 başbakanın hangisi milli iradeyle gelmiştir? Hangisi sandıktan çıkmıştır? 
Hiçbiri…
Refik Saydam, Şükrü Saracoğlu, Recep Peker, Hasan Saka ve Şemsettin Günaltay da Milli Şef İnönü'nün isteği doğrultusunda o makama oturmuşlardır. Hangisini tanıyorsunuz? Ben söyleyeyim sadece merhum Saracoğlu'nu tanıyorsunuz o da Fenerbahçe stadına adını verdiği için. Bu kişiler hangi yolla başbakanlığa gelmiştir, hangisi milletin tercihi ile o makama oturmuştur?
Hiçbiri...
Bu millet 14 Mayıs 1950'de Milli Şefliğe de, oligarşiye de, tek parti faşizmine de "yeter söz milletindir" demek suretiyle son vermiştir. Bugün ülkemiz yeni bir 14 Mayısın özlemi içindedir. Yeter artık, söz de milletindir, hak da milletindir. İster sağcı, ister solcu, ister dindar, ister laik, ister ulusalcı, ister küreselci ne olursanız olun önce demokrat olun. Millet egemenliğine inanın, 14 Mayıs ruhuna sahip çıkın. Göstermelik değil özde sahip çıkın, sandığa inanın, sandığa güvenin. Yeni bir 14 Mayısı el birliği ile bu millete yaşatalım, milletin oyuna da onuruna da sahip çıkalım. Bugün ülkemiz gerçekten yeni bir 14 Mayısa ihtiyaç duymaktadır.
Yeter. Söz Milletindir!…

22 Nisan 2016 Cuma

Fatma Berrin MENDERES, 22 yıl önce bu gün (22 Nisan 1994) aramızdan ayrıldı.

Fatma Berrin MENDERES; 
"Abide bir KADIN ve Kendilerini Millete Adayan Menderes Ailesinin Bitmeyen Hüznü!.."
Bir aileden geriye kalan son fotoğraf bu. Sadece bir saat izin verilmiş bir “aile saadeti! Menderes ailesinin acılarla dolu sıradışı hayatı. İşte 'Bir aileden geriye kalan son fotoğraf'ın ışığında Menderes'ler:
Menderes ailesinin, acılarla dolu sıradışı hayatı
Bir aileden geriye kalan son fotoğraf bu. Ev sahibinin fotoğrafın en ortasında oturan üniformalı olduğunu söylemeye gerek yok. Koltuğunda en rahat o oturuyor ve sadece o gülüyor. Tarih. 21 Ağustos 1961. Yer: Yassıada’da fotoğrafın ortasındaki koltukta oturan Ada Kumandanı Tarık Güryay‘ın odası.
Darbenin ardından yurtdışında olan iki oğlunun da gelmesiyle Menderes ailesi ilk kez ve son kez bir arada. Sadece bir saat izin verilmiş bir “aile saadeti” bu.
Ada Komutanı’nın yanında ayakta beklettiği adam Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Adnan Menderes. Ama ne geç tıraş olduğu için yüzüne tokat atmış komutanın yayıldığı koltukla verdiği mesaj, ne de böylece gazetelere verilen “Yassıada’da her şey yolunda” propaganda pozu umurunda. O gün sadece bir baba olarak orada öylece ayakta. 27 gün sonra daha sonra evlerinin girişine asılacak idam fermanı boğazında ve daha sonra parası ailesinden istenecek beyaz kefeni üzerinde İmralı Adası’ndaki darağacına çıktığında bile “Hayata veda etmekte olduğum şu anda, devletime ve milletime ebedâ saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anarım” diyecek bir baba olarak.
Birkaç mendil ıslattığı o gün bir ara eşi Berin Menderes’in kulağına “Bana sürekli iğne yapıyorlar, dayanamıyorum” diye fısıldayabilmişti. Ama artık bütün Türkiye üzerinde sigara söndürülen, tekmelenen, uyuşturulan başbakanın dramını biliyor. Bu dram ülkenin hâlâ ana siyasi fay hattını kesmekte.
Fotoğrafın en solunda oturan ailenin büyük oğlu Yüksel Menderes. Fotoğraf çekildiği sırada 30 yaşında. Son görevi Belgrad Büyükelçiliği başkâtipliği. Darbenin ardından önce YTP’den siyasete girdi, sonra Adalet Partisi’nden vekil seçildi. Babası son vasiyetinde ona hitaben “Cesaretini hiç kaybetme” demişti. Bu vasiyeti 12 yıl tutabildi. Babasının idamından 4197 gün sonra bir elinde babasının fotoğrafı diğerinde Kuran-ı Kerim ve etrafa saçılmış boşandığı ama hâlâ âşık olduğu karısı İpek’in mektupları olan evinin mutfağında sonuna kadar açtığı havagazıyla intihar etti. Ardından bıraktığı mektupta şöyle yazıyordu:“Hayatta kaderin bütün kötü cilveleri beni buldu. Kötü hadiseler karşısında daha fazla tahammül göstermeyeceğim. Artık yaşama gücümü kaybettim. Babamdan daha kötü gidiyorum.”
Eşinin ardından büyük oğlunun ölümünü de gören anne Berin Menderes sakinleşmesi için kendisine verilen ilaçları “Bu beni öldürmez” diye reddedecekti. Ama acısı bununla bitmedi.
40 yaşında biten bir hayat
Fotoğrafın hemen başında yüzü asık olarak oturan ortanca oğul Mutlu Menderes.Fotoğraf çekildiği sırada 23 yaşında. Darbenin ardından yurtdışındaki yüksek lisansını yarıda kesip ülkeye dönmek zorunda kalmış. O da babasının ve ağabeyinin ardından siyasete girdi. Önce eski demokratların toplandığı Demokratik Parti’de, ardından Adalet Partisi’nde... Babasını idama götürenleri hiç affetmedi. Darbeye destek veren CHP ve sol karşıtı genç, sert bir politikacı olarak ün yaptı. Onun da gazetelere haber olan dalgalı bir evlilik hayatı oldu. 1 Mart 1978 gecesi nöbetçi eczane bulmak için dışarı çıktı. Yoldan geçerken bir arabanın çarpması sonucu ağır yaralandı. Ameliyata alındı ama kurtarılamadı. Öldüğünde sadece 40 yaşındaydı. Bir oğlunu daha toprağa gömen Berin Menderes cenazesinde “Tanrım nedir taksiratımız” diye ağlıyordu.
Fotoğrafta ayakta duran en küçük çocuk Aydın Menderes. Boyu babasını geçmiş ama sadece 14 yaşında. Ama darbenin en kötü günlerinde ağabeyleri yurtdışında olduğu için o yaşında annesinin tek dayanağı olmuştu. Tepkiler yüzünden Robert Kolej’den ayrılmış. Uzun süre ona ders verecek bir öğretmen bile bulunamamıştı. İki ağabeyini kaybettikten sonra siyaset sırası ona da geldi. Büyük Değişim Partisi diye parti kurup, rejimin tam karşısındaki Refah Partisi’ne girmeye, 28 Şubat’ta Erbakan’a isyana uzanan hareketli bir siyasi hikâye onunki. Daha 49 yaşındadır.1996’da bir parti çalışmasına giderken geçirdiği kaza sonucu omurilik felci olur. Tekerlerli sandalyedeki ömrünün son demini ne dediğine bakılan bir kanaat önderi ve siyasetin âkil adamı olarak geçirdi. Ağzını hiç açamasa da, hiç yürüyemese de bu “Ülkesinin yetimi”ydi o. (Twitter’da Cemile Bayraktar’ın muhteşem ifadesiyle)Siyaseten değeri bu devletin öldürdüğü babasının bütün Türkiye’ye emanet ettiği ülkesinin yetimi olmaktı. Hâlâ seçimlerde “Menderes’in çizgisindeki partiye” oy verilen, hâlâ 27 Mayıs’la yüzleşilemeyen bir ülkede daha fazla siyasi değere de ihtiyaç yoktu zaten.
“Çiftlikte kalsaydık keşke”
Fotoğrafta sandalyede oturarak görünen Berin Menderes‘in acısı 1994 yılında bitti. Son oğlunun başına gelen büyük felaketi görmeden 89 yaşında hayata veda etti.Ölmeden önce Menderes’in mezarının Anıtmezar’a taşındığı, devletin nedamet getirdiği muhteşem cenazeyi gördü.
Menderes ailesinden kalan son fotoğraf bu.
Türkiye’nin ‘Kennedy Ailesi’ 
Onlara Türkiye’nin ‘Kennedy Ailesi’ diyenler haklı. Ama her şey başka türlü olabilirdi.
Berin Menderes o fotoğrafın çekildiği 21 Ağustos 1961 gününün ardından eşi Adnan Menderes’e bir mektup yazmıştı. O başka türlü ihtimali şöyle anlatmıştı:
“Seni gördük, görüştük. Aylardır bu ânı nasıl bekledik Yarabbi. O kadar büyük hasret, iştiyaktan sonra yine de kâfi derecede görüşemedik ki, doyamadık sana. Neler konuştuğumun da farkında değilim. Tatlı güzel sesin kulağımda, nemli yaşlı gözlerin, mütehassis bakışların hayali canlanıyor. Eski günlerimizden bahsettin. Ne olurdu Yarabbim, o güzel, tatlı, asude hayatımız devam etseydi. Çiftliğini işleterek güzel pamuk yetiştirerek de memleketine hizmet ederdin yine. Ne yapalım ki alın yazısı. İnşallah hayırlı kararlar olacak, selametle kavuşacağız. Bundan sonra asude bir hayat yaşarız çoluk çocuğumuzla.”
YORUM VE KATKILAR:.
Selcuk Maruflu
Kime: DEMOKRATLAR KULÜBÜ BAŞKANLIĞI
Sn./BERRIN MENDERES,muhtesem  bir kadin,daima  esine destek olmus bir es,fedakar  bir anne,Ataturk ilke ve inkilaplarina yurekten bagli modern Turk kadini  Aziz hatirasi onunde saygi ile egiliyorum.TC Merkez Bankasi  Baskanlarindan  rahmetli  Emin Ali Serim  [halazadem] esi rahmetli yengem  Humeyra Serimin  Aydindan  akrabasi bir hisimimiz.Allahin  rahmeti onunla,tum Demokrasi  sehitleri  Devlet  Adamlarimizla olsun,hepsi nurlar icinde  yatsinlar.....SELCUK MARUFLU/ISTANBUL MILLETVEKILI

29 Mart 2016 Salı

1. OLAĞANÜSTÜ GENEL KURUL GÜNDEMİ; DUYURU VE ÇAĞRI (NOT: Yayın ve gönderim tarihi: 01 Mart 2016)

DEMOKRATLAR KULÜBÜ DERNEĞİ BAŞKANLIĞI
ANKARA

Sayı: 2016/ 001                                                                                     Tarih: 01 Mart 2016


Sayın Üyemiz;

Kulübümüzün (Derneğimizin) “1. Olağanüstü Genel Kurul toplantısı” birinci oturumu 19 Mart 2016 Cumartesi günü, Saat: 14.00’de Anadolu Kulübü (İzmir Caddesi, Numara: 18, Kızılay / Ankara adresindeki) Toplantı Salonunda yapılacak; Bu oturumda/toplantıda, yeterli ve gerekli çoğunluk sağlanamadığı takdirde;
İkinci Toplantı “çoğunluk aranmaksızın” aynı yer, adres ve saatte: 27 Mart 2016 Pazar günü; Aşağıda, ayrıntılı olarak açıklanan gündem görüşülmek üzere yinelenecektir.
            “1. OLAĞANÜSTÜ” Genel Kurul Toplantımıza katılmanızı önemle rica ederiz,
            Selâm, sağlık ve başarı dileklerimizle…

                                                                                  Yönetim Kurulu Adına Başkan
                                                                                          Ali Naili ERDEM
TOPLANTI GÜNDEMİ:
1. Açılış ve saygı duruşu,
2. Toplantı Divanı teşkili
1 Başkan, 1 Başkan Vekili ve 1 Yazman
3. 2014, 2015 ve 2016 dönemi ile ilgili; Yönetim ve Denetim Kurulu Raporlarının okunması,
4. Raporlar üzerinde genel görüşme,
5. Yönetim ve Denetim Kurulu Raporlarının ayrı ayrı ibrası.
6. Mevcut Yönetim Kurulu Başkanlığınca hazırlanan “mütalâanın okunarak” 17 Şubat 1989 tarihinde kurulan Demokratlar Kulübü Derneği'nin "faaliyetinin devamına veya fesih ve tasfiye edilerek kapatılması hususunun görüşülerek karara bağlanması,
7.1 - Gündemin 6. maddesi uyarı yapılan müzakerelerde “devam kararı” alınması halinde:
a) Tüzük değişikliklerin görüşülmesi ve onayı,
b) Yeni Yönetim ve Denetim Kurullarının seçimi,
7.2 - Gündemin 6. maddesi uyarı “kapanış ve tasfiye kararı” verilmesi halinde:
a) Divan Başkanlığının “Tasfiye Kurulu” olarak yetkili ve görevli kılınması,   
b) Tasfiye Kurulu sıfat ve yetkisi ile “Divan tarafından” hazırlanacak ve hazır olan 
Genel Kurul’un bilgisine sunulacak raporun müzakeresi ve onaylanması,
c) Demokratlar Kulübü Derneği’nin resmen kapanışına ve kapanış işlemlerinin idare nezdinde Tüzüğün 48 ve 49. maddeleri gereği ifasına dair “Tasfiye Kurulu kararının” Genel Kurul’a sunulması..  
8. Dilek ve temenniler.
9. Kapanış.

ADRES: Atatürk Bulvarı, No: 177/23 Kavaklıdere / ANKARA
İLETİŞİM: Ali ABALI, 0532 288 42 42 – Enver TURGUT, 0532 367 23 77