27 Temmuz 2015 Pazartesi

21 Temmuz 1946 faciası unutulmadı, unutulmayacak ve asla unutturulmayacak!..

1946 seçim faciası!..
Prof. Dr. Mustafa ARMAĞAN
Seçim tarihimizin gelmiş geçmiş en şaibeli, en lekeli ve sakat seçiminin (21 Temmuz) 1946 yılında yapılan "ilk çok partili seçim" olması (büyük bir utanç ve) tam bir ironidir. 
Demokrasiye geçtik, geçiyoruz derken Tek Parti yönetiminin dizginleri bırakmamakta ne denli ısrarcı olduğu ve girilen demokrasi yolundan her an dönebileceği niyetini teşhir eden kritik bir hadisedir bu.
Yıllardan 1946, aylardan Eylül’dür… Demokrasi tarihimizin ilk tek dereceli genel seçimi yapılalı iki ay olmuştur. “Cumhuriyet” gazetesi sahibi Nadir Nadi, Mersin Asliye Ceza Mahkemesi’nden bir celp kâğıdı alır. Duruşmaya çağrılmaktadır. Suçum ne? diye araştırınca şaşırtıcı bir gerçekle burun buruna gelir. Meğer 21 Temmuz 1946 seçimlerinde muhabirleri Mersin’de “bir CHP görevlisinin cebinden çıkardığı bir tomar zarflanmış oy pusulasını herkesin gözü önünde sandığa attığını görmüş”, haber de ertesi günü gazetesinde çıkmıştır. Sandık görevlisi mahkemeye başvurmuş ve işin ilginç tarafı gazeteyi mahkûm ettirmiştir! Yolsuzluğu yapan değil, haber veren suçludur… (“Perde Aralığından”, 1991, s. 301-302.)
Ne var ki, 46 seçimlerindeki yolsuzluk ve usulsüzlükler saymakla bitecek gibi değil. Bu, demokrasiye sürülmüş kara bir lekeydi ve üstelik bunu itiraf edenlerin arasında bizzat CHP yöneticilerinin, hatta İsmet İnönü’nün de bulunması durumun vahametini ortaya koyar. Kimsenin gizleyemeyeceği karanlık işler çevrilmişti ve bunlar çuvala sığacak cinsten değildi.
Tansiyon daha seçimden önce yükselmişti. İzmir’in bir köyünde bir DP’li yönetici yaralanmıştı. Daha vahimi, Aydın’da seçimden 48 saat önce bir DP ocak başkanı, bir öğretmen ile Menderes’in çiftlik kâhyasının öldürülmüş olmasıydı.
Bir başka facia daha: 
Oylar devlet görevlisi olan yetkililer önünde ‘açık’ olarak sandığa atılacak ve ‘gizli’ olarak ‘bir gün sonra’ sayılmaya başlanacaktı. Neden oy açık, neden sayım gizli ve neden bir gün sonra? Seçmenin baskı altında tutulmasından başka bir amaç da oylar iktidarın istediği yere verilmemişse ne yapıp edip verdirmekti.
Az daha unutuyordum, seçim kanunu gereği sayılıp sonucu ilan edilen oylar hiç bekletilmeden yakılarak imha edilecekti! Yargıç güvencesi gibi lüksleri hiç saymıyorum!
Seçim yapılır yapılmasına ama sonuçlar bir türlü açıklanamaz. Aslında her şey göz önünde cereyan etmiştir. Sonuçların ilanına da gerek yoktur. Zira oylar göstere göstere atılınca sandık başında bulunanlar hangi partiye kaç oy atıldığını önlerindeki kâğıda not etmişlerdir! Rakamlar havada uçuşur ama kesin sonuçlar ancak üç gün sonra açıklanacaktır.
Kendi hesabına göre kazandığını zannettiği seçimden Demokrat Parti yenilmiş, sadece 62 milletvekili çıkarabilmiştir. CHP’nin koltuk sayısı 397 olmuş, 3 de bağımsız milletvekili seçilmiştir.
İtirazları, protestoları, şaibe iddialarını tutmayın gitsin. İlki 40 bin kişiyle İzmir’de, ikincisi bin kişiyle Bursa’da ve devamında Konya, Adana ve Ankara’da gerçekleştirilen büyük mitinglerin ardından Ankara’ya gelen Fevzi Çakmak’ı karşılayan 40 bin kişilik kalabalık iktidara gözdağı verir. İstanbul’dakiler sesini çıkaramazlar, çünkü sıkıyönetim vardır! Celal Bayar’ın şiddetli bir protestosunu yayınlayan iki gazete anında kapatılır.
Meclis açılınca muhalefet şansını orada denemek ister ama itirazlar iktidar milletvekilleri tarafından reddedilir. Lakin ilk defa oyunun derdine düşen halkın itirazları bitecek gibi değildir. Karşılarına bu defa jandarma baskısı çıkarılacaktır.
Senirkent faciası
Hataylı Demokratların İnönü’ye çektikleri 23 Temmuz tarihli telgraf, zulümleri yansıtan bir ayna gibidir. Hataylılar oy verme işlemleri sırasında iktidarı tutan memurlar ile jandarma subay ve erlerinin “adeta mezalim şeklini alan tazyik, tehdit, süngü ve dipçikle döğme ve yaralama fiilleri biz Hataylıları kalbimizden yaraladı. Döğüldük, söğüldük, hapsedildik, dipçik ve süngü ile yaralandık, mukaddes haklarımız olan oylarımızı kullanırken, sandık başında, milletin gözü önünde koğulduk” diye şikayette bulunmakta ve bir zulümleri araştırma komisyonu kurulmasını talep etmektedirler.
Yalnız Hataylılar mı? Seçim sırasında ve sonrasında yapılan zulümler 1 Şubat 1947 tarihli “Tasvir” gazetesine olanca çıplaklığıyla yansır. Zulüm Isparta Senirkent’te de bütün dehşetiyle yaşanmıştır. Senirkentli mağdurlar jandarmanın yaptıklarını aylar sonra Noter’e tasdik ettirip gazete göndermişlerdir. Özetle şu zulümler icra edilmiştir:
1) Bir iskemlenin ayaklarına vatandaşın ayaklarını geçirip sandalyenin üzerine oturtulan jandarmanın yardımıyla ayakları patlayıncaya kadar dövmek,
2) Ağızlarına gem vurularak üstlerine bindirilen erlerle çeşme yalaklarından hayvanlar gibi suç içmeye götürülmek,
3) Islak ve karanlık bodrumlara hapsedilip üzerlerine 20-25 teneke su dökmek,
4) Şapkalarını çıkarıp içini pislikle doldurduktan sonra giymeye zorlamak, hatta şapkanın içindekileri içirmek,
5) Yüzüstü yere yatırıp namuslarına tecavüze yeltenerek mağdurlara dehşet vermek,
6) Soğuk gecelerde su dolu havuzlara atmak ve boğma tehditlerinde bulunmak…
Daha bunlar hepsi değildir ve mazlum olan bir tek Senirkent de değildir.
İnönü’nün itirafı
Ayyuka çıkan hile ve zulüm şikayetleri İsmet Paşa’nın kulağına gitmemiş olamaz. Ancak o bunlara kendisi dışında olmuş bitmiş şeyler gözüyle bakmayı tercih edecektir. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı da yapmış olan Tahsin Banguoğlu, 1947 yazında İnönü’nün kendisini Florya’ya çağırdığını ve şunları söylediğini anlatır (Tercüman, 26 Mayıs 1986):
“Biliyor musun ne?, dedi. Bunlar bana demek isterler ki ‘Paşa, sen diktatörlükten vazgeçmek istiyorsun. Peki, bırak biz kendimize yeni bir diktatör buluruz.’ Halbuki ben diktatörlükten vazgeçmek değil, diktatörlüğü kaldırmak istiyorum. Vallahi onlar benden daha iyi bir diktatör bulamazlar.”
Siz bunu bir kenara kaydedin, ben İnönü’nün başka sözlerini özetleyerek aktarayım:
“Bu seçimlerde yapılan hilelerden haberim olmamıştır. Başbakan ve İçişleri Bakanı’nı çağırdım. Kim yaptı, kim yaptırdı, diye sordum. Haberleri olmadığını söyleyip reddettiler. Sonra İçişleri Bakanı istifa etti ve seçim hilelerinin vebali Parti’nin üzerine kaldı. Seçim hileleri bizde eski bir hastalıktır. Tek Parti zamanında bile bu hastalığı önleyememişizdir. Hatırlarım, bir defasında İstanbul Valisi bir seçimden sonra gelip anlatmıştı: Sandıklar açılmış, oylar sayılmış ve Kâzım Karabekir’e 2 oy çıkmış. Durumu Ankara’ya bildirmiş. Ankara ‘Bu iki oyu imha et’ diye emir vermiş. O da imha etmiş.” (Milliyet, 1 Ocak 1975.)
Cemil Koçak, Cumhurbaşkanı İnönü ve diğer CHP yöneticilerinin seçim rezaletindeki siyasî sorumluluğu üzerlerine almak yerine alt kadrolara atmalarının aslında 23 yıldır Tek Parti yönetiminin vesayetiyle toplumun bir gün gerçekleşecek olan çok partili seçim için yetiştirildiği iddiasını çürüttüğünü söylemektedir. Aslında bir yerde rejimin ve İnönü’nün böyle bir amaç (benim deyişimle niyet) taşımadıklarının da itirafı olmaktadır bu savunmalar. (İktidar ve Demokratlar, 2012, s. 531-2.)
Dayak yiyen seçmenler
Eski CHP senatörü Sırrı Atalay’ın anılarından aktarıyorum. Kendisi 46 seçimlerinde Lice’de savcı yardımcısıdır. Oy sandığının başına gider. Bakar ki masada sadece CHP oy pusulaları var, halk da sessizce bekliyor. Diğer partilerin oyları nerede? diye sorar. Memur çekmeceden çıkarıp uzatır. Bunun kanunda yeri olmadığını söyleyince kalabalığın dili çözülür. O da bir şey mi derler ve zorla oy kullandırmalarından, gelmeyenlerin oylarının kullanılmasından şikayet ederler. Hatta karakolda 3-4 gencin dayak yemekte olduğunu söylerler. Suçları, masada diğer partilerin oy pusulalarının bulundurulmasını istemekmiş. İçeri almış, bir de dayak faslı geçmişler. Gençleri serbest bıraktırır. İki gün sonra bazı kadınlar yakınlarının jandarma tarafından seçim günü tutuklandıklarını, sıra dayağı çekildiğini ve karakolda tutulduklarını haber verirler. Savcı koşar ve ifadelerini alıp hepsini serbest bıraktırır. (Bir Ömür Politika, 1986, s. 147-9.) http://www.mustafaarmagan.com.tr/1946-secim-faciasi/ 
3 Yorum
Bütün bunlara ragmen bu millet hala Hayri inönü yü Şişli belediye başkanı olarak karşımıza çıkardı.Tarih tekerrürden ibarettir ifadesi yerine gelmiş oldu sanırım. Abdurrahman BİÇER
*
Allahına kurban mustafa armağan. millet tarih öğrensin. çin malı gibi tarihi istemiyoruz. Karaejder SOYSAL
*
Bunların zihniyeti 1946 ne ise 2014 de aynıdır bunlar hırsızlığı o zamandan beri gelenek haline getirmişler. Yavuz,

26 Mayıs 2015 Salı

Demokratlar Kulübü Başkanı; Beş (5) Dönem İzmir Milletvekili; (Eski) Sanayi-Çalışma ve Milli Eğitim Bakanı Av. Ali Naili ERDEM’in: 27 Mayıs 1960’ın 55. Yıl Dönümü Mesajı...

Ali Naili ERDEM
Demokratlar Kulübü Başkanı
27 MAYIS 1960
Ali Naili ERDEM 
Demokratlar Kulübü Başkanı
14 Mayıs 1950’den, 27 Mayıs 1960 tarihine uzanan ON ALTIN YIL…
Devletin itibarının bayrak, bayrak dalgalandırıldığı “Türk’ün unutturulmuş meziyetlerinin ati’nin (geleceğin) yüksek ufkunda bir güneş gibi parlayıp doğduğu” onurlu, şerefli ON YIL…
Çalı dibinde unutulmuş insanını, uygarlığın tahtına, gönül rahatlığı ile yükseltenlerin, Demokrat Parti’lilerin zaferi.
Devletin zenginliğini, halkın zenginlik ve mutluluğunda gören; “Devlet halk için vardır” ilkesini iktidar yapanların, sevgiyle taçlandırdığı ON YIL;
Demokrasi ile bütünleşen Cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkılâplarına saygıyla ve inançla bağlananların unutulmaz destanı…
Ve, halkına bir kara sevda ile bağlı, Köroğlu misali Hak Âşığı; Ferhat misali ömrünü heba eden, hayatını millete adayan bir Lider..
ADNAN MENDERES
Üstün bir insan.
Kıblesi belli.
Bayrağını, Kur-an’ı gibi yüreğinde taşıyan bir medeniyet savaşçısı;
Manâ’nın Sultanı; Madde’nin efendisi;
Kat’ı, Yat’ı, Helikopteri olmadan, halkının zengin gönlünde varlığını sürdüren bir efsane, faziletler odağı;
Mütevazı, sevecen ve hassas bir ruh;
Çıplak imanında, yoksulluk kaderini yok eden bir idealist.
Veren elin, alan elden üstün olduğu idrakiyle; Kafasını, kalbini, yüreğini, bileğini milletine adamış bir modern VELÎİ;
Allah’a sığınmış, katıksız bir Mümin;
Ten’de can olan, Türkiye tutkusu…
… VE KISKANDILAR!
Ayakları üzerinde durabilecek hale gelen özgür ve güçlü, zengin bir Türkiye’ye dost olamayanlar; Hiçbir haklı sebebe dayanmaksızın, hasetle üzerlerine çullandılar.
Dolayısıyla,
27 Mayıs; Baştan sona siyasal bir CİNAYETTİR.
Yassı ada; Tükenmiş, ruhsuz ve Allahsızların, her türlü melânet ve insanlık dışı entrikalarına maruz ve muhatap olarak: “Demokrat Parti siyasi iktidarı, nezih kadroları ve seçilmiş mensuplarını hapsettiği” büyük bir utanç ve yüz karasıdır.
İşkencenin, seviyesizliğin, utanmazlığın, yalan ve iftiranın her çeşidinin uygulandığı yassı ada’dan Demokrat Parti bütün ihtişamıyla çıkmıştır.
Ne yazık ki;
O günlerin, kuzu postuna bürünen kurtlarını, bu gün hatırlayan yok!..
Oysa MENDERES, yaşamından daha güçlü olarak, Milletin sinesinde yaşıyor.
Bu şahadet mertebesine ulaşmış kutsal kişilere, Allahtan Rahmet niyaz ediyorum.
(*) Ali Naili Erdem: 1927 İzmir, Kemalpaşa doğumlu ve Ankara Hukuk Fakültesi mezunu Avukat. 1961-1980 arası 1, 2, 3, 4 ve 5. dönem İzmir Milletvekili. Sanayi, Çalışma (iki defa) ve Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. 1980 askeri darbesinden sonra ülkenin çeşitli İl ve İlçelerinde konferanslar verdi. Radyo ve Televizyonlarında konuşmalar yaptı.
Demokratlar Kulübü Derneği Başkanı Erdem, evli ve üç çocuk babasıdır.
             ***
AB sürecine ilk darbeyi 27 Mayıs vurdu
Esat KIRATLIOĞLU (*)
Eski bakanlardan Ahmet Esat Kıratlıoğlu, 27 Mayıs darbesinin perde arkasını Yeni Asya’ya değerlendirdi.
1959’da ilk müracaat eden, başbakan Menderes’ti
AB’nin ilk kurulduğundaki adı Ortak Pazar’dı; Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET). Buna 1959’da ilk müracaat eden, Başbakan Menderes’tir. Peşinden 27 Mayıs ihtilâli oldu. 1963’te Ortak Pazar’la Ankara Anlaşması imzalandı. Ondan sonra AP hükümetleri zamanında biz bunu geliştirdik. Ardından 12 Mart muhtırası yine Türkiye’nin AB sürecine sekte vurdu.
Önce Ecevit reddetti, sonra 12 eylül ihtilali geldi
1979’da Türkiye, Yunanistan ve Portekiz’e çağrıda bulunuldu; “Asil üye olarak alınacaksınız” diye. O zamanki Başbakan Ecevit, “Onlar ortak, biz pazar” diye reddetti. Yunanistan ve Portekiz “Evet” dedi ve girer girmez—üye oldukları için—bu iki ülkeye 30’ar milyar dolar yardım yapıldı. Ardından 12 Eylül 1980 darbesi oldu. Türkiye’nin AB yolculuğu yine inkıtaa uğradı.
Darbeler olmasaydı, Türkiye çoktan AB’ye girmişti
27 Mayıs, 12 Mart ve en son 12 Eylül darbesiyle Türkiye’nin demokrasiden uzaklaşması ve demokratik düzenin hâlâ oturmamış olmasından dolayı AB süreci de sürüncemeye girdi ve nihayet bu noktaya geldi. Bu müdahaleler olmasaydı, Türkiye bugün çoktan AB üyesiydi ve fert başına millî gelir en az 30 bin doların üzerinde olacaktı.
AB sürecine ilk darbeyi 27 Mayıs vurdu
Ülkeyi 27 Mayıs’a götüren sebepler sizce nelerdi? Demokrat Parti iktidarı niçin 27 Mayıs darbesine mâruz kaldı? 
Rahmetli Menderes, Türkiye’yi sanayileşmek hedefine yönlendirmek istiyordu. Bunun için dövize/paraya ihtiyaç var. Bu maksatla, mâlum 1959’ün Ekim’inde Amerika’ya gider ve 200 milyon dolar borç ister. Amerikalılar, “Siz ne yapacaksınız bu parayı?” diye sorarlar; Menderes, “Sanayileşmek için kullanacağım” cevabını verir. Amerikan yetkilileri, “Siz bırakın sanayii, tarım ülkesisiniz, tarımda gelişin” diye karşılık verirler. Açıkçası, sanayide kendilerine bağımlı kalmak için Menderes’e, Türkiye’ye o parayı vermezler…
Bunun üzerine merhum Menderes bu kez Almanya’ya gider. Dışişleri Bakanı merhum Fatin Rüştü Zorlu’nun hâtıralarında okudum. O zaman uzun yıllar Ekonomi Bakanlığı yapan Alman Başbakanı Profesör Ludwig Erhard’la görüşür. Erhard, Menderes ve beraberindekilere Ren nehri üzerinde bir seyahat-tur tertipler, gemide çok büyük bir iltifatla mükellef bir ziyafet verir. O arada Menderes, Erhad’a “Sizden bir talebim olacak, bana 200 milyon dolar kredi açacaksınız” der. O da “Ne yapacaksınız?” diye sorar. “Türkiye’yi sanayileştirmek için kullanacağım, sanayileşmeye yönlendireceğim” cevabını verir. Erhard da, “Sayın Başbakan, ne yapacaksınız sanayileşmeyi? Siz bir tarım ülkesisiniz ve tarım ülkesi olarak gelişin, Türkiye’ye daha hizmet etmiş olursunuz…” karşılığını verir…
Bu ifâdeden fevkalâde rahatsız olan Menderes, elini masaya vurur ve Zorlu’ya dönerek, “Kalk Fatin, gidelim!” deyip, Erhad’ın elini bile sıkmadan gemiyi terk eder…
Menderes, Türkiye’ye döndükten sonra Haziran’ın 15’i civarında Rusya’ya gidip bu konuları konuşmak için ziyaret ayarlanır. İşte tam bu safhada 27 Mayıs ihtilâli gerçekleşir.
Belli ki Menderes’e parayı vermeyen Amerika, Rusya ile işbirliğinden de rahatsız olmuştur. Bu durum, daha sonra 12 Mart öncesi Demirel’in Başbakanlığındaki Adalet Partisi hükûmetinin Ruslarla işbirliği yapıp Seydişehir Alüminyum Tesisleri, İskenderun Demir Çelik Fabrikası ve sair sanayi tesislerini kurmasına benzer ki, Amerika, Türkiye’nin Rusya’ya yönelmesini istememektedir, rahatız olmaktadır.
Daha sonra 12 Mart ve 12 Eylül darbe ve muhtıralarında parmağı olduğu gibi, 27 Mayıs ihtilâlinin arkasında da Amerika vardı. Amerika, Türkiye Rusya’nın etkisine girer diye ordunun içine girerek darbe yaptırdı. 27 Mayıs’ın bâriz sebeplerinden biri bu…
Neticede denilebilir ki, ekonomi her şey yolunda iken, kanlı 27 Mayıs darbesi, Türkiye’nin sanayileşmesinin önünü kesmek için dayatıldı…
O arada 27 Mayıs öncesi Türkiye’de politik ortam da çok gergindi. 1950’de 60 küsur milletvekili olan CHP, ’54 seçimlerinde 33 civarında milletvekiliyle kalırken, 57 seçimlerinde 175 milletvekili kazandı. Türkiye’de bir takım huzursuzlar başgösterdi…
Politik arena kaynamaya başladı. O zaman Türkiye’de sıkıyönetim olduğu için gazeteler doğru dürüst haber veremiyorlardı. Kamuoyu, vatandaşın “fısıltı gazetesi”yle “dedikodu haberleri”ne kalmıştı. Bu “haberleri” yayan “fısıltı”yı, propagandayı geliştiren de yine CHP’ydi.
İşte, “Yüzlerce talebe kıyma makinelerinde Et Balık Kurumunda yem yapıldı”, “Talebeler Konya ile Ankara arasındaki kör su kuyularına atıldı” gibi dedikodular, iftiralar yaydırılıyor, büyük bir sıkıntı meydana getiriliyor, sol sokağa dökülüyordu…
O zaman (1959’da) Viyana Üniversitesi’ni bitirmiş, doktorayı yapmış, Türkiye’ye gelmiştim; bütün bunları bizzat yaşadım. O zaman Batman’da idim-mâlum televizyon henüz yok-radyoda bütün bunları çok ilgili olduğum için dinliyor, yakından tâkip ediyordum. Zaten ağabeyim de Demokrat Parti milletvekili, âilece Demokrat Partiliyiz…
Rahmetli Menderes, hiç unutmam hâlâ kulağımda- çok nâzik sesiyle radyoda, “Sayın vatandaşlar, bu dedikodulara inanmayın. Hiçbir öğrenci Et Balık Kurumunda kıyma makinesine gönderilmemiştir, olacak iş mi bu? Bu İslâmiyete, insanlığa sığar mı, bu yapılabilir mi? ‘Konya ile Ankara arasındaki kör su kuyularına öğrenciler atılmış-öldürülmüş’ diyorlar, bu asla mümkün değil, büyük bir bühtandır. Şimdiye kadar iki tane öğrenci öldü. Birisi (Ankara Sıhhiye’deki) talebe nümâyişlerinde bir polisin korkutmak için yere ettiği ateşin taştan sekip isâbet etmesiyle... Diğeri İstanbul’daki gösterilerde tankın üzerine tırmanan bir öğrenci düşüp tankın altında kalmasıyla. Onun hâricinde ölen hiçbir öğrenci yok, inanmayın…” diyordu.
Ancak karşı propaganda o denli etkili idi, dedikodular o derece yaygın idi ki, biz bile etkisinde kalıyorduk. 
Menderes’in konuşmalarına neredeyse biz bile inanmıyorduk…
Ve de 1959’un yazında bir münasebetle Aksaray’a gittim; daha sonra Ankara’da ağır ceza mahkemesi başkanlığı yapan bir akrabam vardı, hukuk fakültesinde okuyordu. Oturduk bunları konuşuyoruz. “Abi, arkadaşımızın birisi polis kurşunuyla Hukuk Fakültesi önünde kucağımda öldürüldü” demişti.
Yassıada Mahkemelerinde gerçek ortaya çıktı; rahmetli Menderes’in söylediği gibi iki tane öğrencinin öldüğü tesbit edildi. Sonra hâkim olan o akrabama söyledim, “Hani o kucağındaki ölen çocuk?”; “Ya abi valla ben öyle zannetmiştim” dedi. Yani dehşetli bir manipülasyon, etkili bir algı operasyonu yapıldı…
Gerçek şu ki, 27 Mayıs öncesinde tam bir tahrik havası vardı. Halk Partisi bu hava içinde Demokratik Parti’yi irrite etmek için elinden ne geliyorsa yapıyordu.
“Uşak’ta İnönü’yü taşladıkları, kafasına taş isâbet ettiği” haberi yaydırıldı. Gazeteci yazar Güngör Yerdeş, o günlere ait kitabında yazıyor ki, “Orada halk İnönü’nün aleyhinde gösteri yapıyordu. Taş atma hâdisesi yoktu. Fakat İnönü’nün yanında bulunan yöneticilerden birisi halka karşı el-kol hareketleri yaptı. Ve bunun üzerine taş attılar, o da İnönü’ye isâbet etti.” Ancak bu hâdise “İnönü taşlandı, kafasına isâbet etti, başı yarıldı” şâyialarıyla tahrikli bir şekilde propaganda edildi. Halbuki “taşlama” meselesi bu idi.
Bir de İnönü Kayseri’ye gidiyordu. Himmetdede İstasyonunda Kayseri Valisi durdurdu; “Paşam, Kayseri’de çok büyük infiâl var. Oraya geldiğiniz zaman büyük hâdiseler olur, ne olur ricâ ediyorum, şehre girmeyin, buradan ayrılın…” diye ricâda bulundu. Bu da çok istismar edildi. Çokça tahriklere âlet edildi.
O süreçte bilhassa İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki profesörler çok büyük aleyhte durum meydana getirdiler, tahriklerde bulundular…
Kısacası 27 Mayıs itibarıyla Rahmetli Menderes ve o zamanki Demokrat Parti hükûmeti böyle bir kıskacın ve baskının altında. ABD’nin, “Menderes, Rusya ile işbirliği haline girecek” diye çekinmesi ve ordunun içerisine girerek orduya ihtilâli yaptırması; bunu halkı da tahrik ederek—zamanki CHP’nin—bu sıkıyönetimdeki olan olayları halka gazeteler intikal ettirmediği için “fısıltı gazetesi”iyle “şu oldu, bu oldu” diye propagandası, öğrencileri kışkırttı ve 27 Mayıs darbesine ortam hazırlandı. Ve Türkiye’nin önünü kesti, kesildi.
27 MAYIS İHTİLÂLİ, VATANA VE DEMOKRASİYE İHÂNETTİR…
Bütün bunlar muvacehesinde, 27 Mayıs ihtilâlinin genel bir değerlendirmesini yapar mısınız? 27 Mayıs darbesini nasıl tanımlarsınız?
27 Mayıs, Türkiye’nin demokratik düzen içerisinde gelişmesini, sanayileşmesini ve ekonomide kalkınmasını en az 50 sene geriye atan bir darbedir. Cumhuriyet döneminde Silâhlı Kuvvetleri her on senede bir darbe yapmaya vesile teşkil eden darbelerin temelidir.
Ve 27 Mayıs ihtilâli, vatana hıyânettir, demokrasiye hıyânettir. Aynı zamanda Türk Silâhlı Kuvvetlerinin vatandaşın gözünde, “memleketi ikiye ayıracak gruptur” diye öyle bir duruma getirmesi bakımından Silâhlı Kuvvetlere de yapılan bir ihânettir. Silâhlı Kuvvetleri “darbeci” olarak nitelendiren bir hüküm getirmesi bakımında da hıyânettir.
Her kim ki bugün ihtilâl peşindedir, ihtilâlcidir, ihtilâl arzusu gösteriyor; vatan hâinidir. Eğer 27 Mayıs olmasaydı, ondan sonraki ihtilâller de olmayacaktı. Ve bugün Türkiye’nin fert başına düşen millî geliri 30-35 bin dolar civarında olacaktı. Türkiye şu anda Avrupa’da sanayileşmiş, madden ve mânen kalkınmış endüstri ülkelerinin yanıbaşında yer alacaktı.
27 Mayıs ihtilâli, Türkiye’nin önünü kesti; demokrasiyi ve kalkınmayı tahrip etti…
DARBELER OLMASAYDI, KALKINMA EN AZ YÜZDE 10 OLURDU
27 Mayıs’ın ve darbelerin demokrasiyi inkıtaa uğratmasının yanısara ekonomiye yaptığı tahribatı, dünden bugüne kıyaslamalarla özetler misininiz?
İyi bir kıyaslama için evvela ekonomik durumu genel olarak ele almamız lâzım. 1923-39 dönemi arası, sabit fiyatlarla Türkiye’nin kalkınma hızı yüzde 7. 1950 ile 60 arası Demokrat Parti döneminde Türkiye’nin kalkınma hızı ortalama 6,3. Devamında Adalet Partisi iktidarında, 65-71 arasındaki-12 Mart muhtırasına kadar- kalkınma hızı yüzde 5,9 gerçekleşmiş. Özal’ın 1983-89 dönemindeki kalkınma hızı yüzde 4,9. AKP’nin 2003 ile 2013 sonu itibariyle kalkınma hızı, 4,87. 
Bir İngiliz düşünürü, “Eğer bir şeyi rakamla ifâde ediyorsanız, onu biliyorsunuz demektir” diyor. Hakikat şudur ki, bugünkülerin “Şunu yaptık, bunu yaptık” iddiaları değil; “yaptım” dedikleri bütün işler, bu 4.87 rakamıyla ortada. Demek ki Cumhuriyet tarihinde-ekonominin olmadığı İkinci Dünya Harbi yıllarını saymazsak-en düşük kalkınma hızı, AKP hükûmetleri zamanında olmuş. Bunlar Devlet İstatistik Enstitüsü rakamlarıdır.
Bu meyanda yine ekonominin durumunu belirleyen rakamlarına bakacak olursak; Demirel hükûmetleri döneminde (65-71 arasında) enflasyon yüzde 5,2 idi. Faizler ise yüzde 5,7. Şimdi ortalama enflasyon yüzde 9-10’un altına düşmüyor…
Neticede gerek cumhuriyet döneminde, Menderes-Demirel-Özal dönemleriyle mukayese edildiğinde, son 12 yıllık AKP döneminde gerçekleşen kalkınma hızı, en düşük kalkınma hızı.
Bu bakımdan şu gerçek açıkça ortadadır ki, eğer Demokrat Parti’ye 27 Mayıs darbesi ve Adalet Partisi’ne iki defa dayatılan-12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980- darbeleri olmamış olsaydı, Demokrat Parti’den sonra devamı olan Adalet Partisi ve Doğru Yol Parti iktidarlarının gerçekleştireceği kalkınma hızı, kimsenin şüphesi olmasın, yüzde 10’un altında olmayacaktı…
27 MAYIS VE ARDINDAKİ DARBELER, AB SÜRECİNİ İNKITAA UĞRATTI
27 Mayıs ihtilâli ve peşinden dayatılan darbeler olmasaydı, Türkiye, Avrupa Birliği’nde (AB) nerede olurdu?
Biz zaten AB’nin içinde idik. O zaman Ortak Pazar’dı, Avrupa Ekonomik İşbirliği (AET). Buna ilk müracaat eden 1959’da Menderes’tir. Peşinden ihtilâl oldu. 1963 Ankara Anlaşması imzalandı. Ondan sonra AP hükümetleri zamanında biz bunu geliştirdik. Ardından 12 Mart muhtırası yine Türkiye’nin AB sürecine sekte vurdu.
1979’de, seçimlerden ve Ecevit’in istifasından önce Başbakanlığı döneminde, bütün bu ortaya koyduğumuz performans ve gelişmeyle, Türkiye, Yunanistan ve Portekiz’e çağrıda bulunuldu; “Sizi asil üye olarak alınacaksınız” diye. O zaman Ecevit, “Onlar ortak, biz pazar” diye resmen reddetti. Yunanistan ve Portekiz “evet” dedi ve girer girmez-üye oldukları için-bu iki ülkeye 30’ar milyar dolar yardım yapıldı. Ardından da zaten malûm 12 Eylül 1980 darbesi oldu, Türkiye’nin AB yolculuğu yine inkıtaa uğradı ve bu durumlara geldi. Halen de çıkmazda devam ediyor.
Yani 27 Mayıs, 12 Mart ve en son 12 Eylül darbesiyle Türkiye’nin demokrasiden uzaklaşması ve demokratik düzene hâlâ oturmamış olmasından dolayı AB süreci de sürüncemeye girdi ve nihayet bu noktaya geldi. Seçim Kanunu, Siyasî Partiler Kanunu hiçbiri yapılmadı. AB’nin istediği uyum yasaları yeterince çıkarılmadı, uygulamalarda başarısız kalındı.
Hulâsa, gayet açıktır ki, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül demokrasiye müdahaleleri olmasaydı, Türkiye bugün çoktan AB üyesiydi ve fert başına millî gelir en az 30 bin doların üzerinde olacaktı… 
(27 Mayıs 2014, Salı-Yeni Asya, Cevher İlhan-cev­her@ye­ni­as­ya.com.tr)

14 Mayıs 2015 Perşembe

14 Mayıs 1950 – 14 Mayıs 2015, 65. Yıl; BEYAZ İHTİLÂL, Demokrasi, Adalet ve Hukuk Bayramının Hayırlı ve Kutlu Olsun

Hürriyetler; Adalet, Hukuk, Cumhuriyet ve Demokrasi DP'nin kuruluş felsefesidir
Enerji ve Tabiî Kaynaklar ve Devlet eski Bakanlarından Esat Kıratlıoğlu ile Demokrat Parti’nin iktidara gelişini konuştuk. 
(Ankara, YENİ ASYA - 13, 14 Mayıs 2015, Çarşamba-Perşembe) 
Parlamentoda 6 dönem milletvekilliği yapan, AP ve DYP hükümetlerinde Devlet Bakanlığı ile Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı yapan Esat Kıratlıoğlu ile, Demokrat Partinin iktidara gelmesinin 65. yıl dönümü dolayısıyla yaptığımız röportajda, DP öncesini ve DP’nin iktidara geldikten sonraki durumunu, 27 Mayıs darbesini konuştuk. Tarihi hatıralarını dinledik. İlerlemiş yaşına rağmen son derece dinç ve sağlıklı bulduğumuz Kıratlıoğlu ile evinde iki saate yakın sohbet ettik. Demokrat Parti felsefesini “hürriyetlerin genişlemesi ve kalkınma” olarak özetleyen Kıratlıoğlu, DP’nin ilk icraatının ezanı aslına çevirmek olduğunu söyledi. 27 Mayıs darbesinin esas sebebinin Menderes’in ABD ve Almanya’da alamadığı yardımı Rusya’dan istemesi olduğuna dikkat çeken Kıratlıoğlu, “Amerika Birleşik Devletleri, Adnan Menderes’in 8 Haziran’da Moskova’ya gitmesini engellemek ve Rusya’ya ticarî münasebetini engellemek için bu ihtilâli yaptırmıştır” diye konuştu. Kıratlıoğlu ile evinde gerçekleştirdiğimiz röportaj ile baş başa bırakıyoruz.
7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti, kuruluşundan 4 yıl sonra, 14 Mayıs 1950’de milletimizin yüzde 53 oyunu alarak iktidara geldi. Bu 4 yıl da neler yaşandı. Türkiye 14 Mayıs’a nasıl geldi?
7 Ocak Demokrat Parti’nin kurulduğu tarihte ben Adana Lisesi son sınıfta öğrenciydim. Bir sömestre tatili münasebetiyle, karne tatili münasebetiyle Nevşehir’e geldim. O zaman Nevşehir’den belli başlı ailelerin kimseleri şoför mahallinde gider gerisi de kamyonun arkasında giderdi. Ben de o zaman Nevşehir Müftüsü Kıratlıoğlu Hoca’nın oğlu olduğum için bizi şoför mahalline alırlardı. Ve Niğde’ye gittik. Trende okurum diye istasyonda bir gazete aldım. Gazete manşetindeki, Demokrat Parti’nin kurulduğu havadisini öylece öğrenmiş oldum.
Demokrat Parti’nin kuruluş safhasına gelmeden önce şöyle ona doğru bir yaklaşımda bulunalım. Malûm Demokrat Parti’nin dört kurucusu vardır. Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Prof. Fuat Köprülü. Bunlar o zamanki Cumhuriyet Halk Partisi’nin milletvekilleri ve Celal Bayar da başbakanlığını yapmıştır. Adnan Menderes Amerikan Koleji mezunu. Ankara’ya geldikten sonra da hukuk fakültesini bitiriyor. Fakat Adnan Menderes’in hususiyeti hiç Meclis’in kütüphanesinden çıkmayan ve devamlı surette okuyan bir insan.
O günlerde 1945 yılına doğru Türkiye’de bir takım sıkıntılı durumlar var. Hürriyetin daha belirgin bir şekilde vatandaşa intikal ettirilmesi ve bir de Toprak Kanunu var. Türkiye’de toprağın yüzde 80’i büyük toprak ağalarında ve bu toprağın köylüye dağıtılması şekliyle Toprak Reformu Kanunu çıkarıldı. Ve bu Meclis’te bayağı büyük bir gürültü yaptı sıkıntı yaptı. Ve Meclis’in havası değişti. Bir muhalefet meydana gelmeye başladı. Bu muhalefet havası içerisinde İsmet İnönü bir muhalefet partisinin kurulmasının gerekli olduğunu beyan etti.
DÖRTLÜ TAKRİRLE SERBEST SEÇİMLERİN YAPILMASINI İSTEDİ
Dörtlü takrir nasıl verildi?
Muhalefeti kurmak durumunda olan insanlar da biraz evvel bahsettiğim gibi Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Prof. Dr. Fuat Köprülü bunlar dörtlü takrir diye bir takrir verdiler. Bu dörtlü takrir reddedildi. Toprak Kanunu üzerinde ve ondan sonra hürriyetin tam manasıyla vatandaşa intikal ettirilmesi şekliyle çerçevelenen dörtlü takrir reddedilince şiddetli bir muhalefet başladı. Bu arada Adnan Menderes’le Fuat Köprülü o zamanki Vatan Gazetesi’nde çok ağır yazılar yazdılar. Bu yazıların üzerine yanlarında Refik Koraltan’da var. Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü’yü Cumhuriyet Halk Partisi’nden ihraç ettiler. Bunun üzerine Celal Bayar önce milletvekilliğinden sonra da Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa etti. Ve işte bu hava içerisinde 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti kuruldu. Bu parti kurulduktan sonra ilk seçimde ki zaten kuruluşundan 4-5 ay sonra seçim yapıldı. DP, bu ilk seçimde 62 milletvekili çıkardı. Gerisini tabiî Cumhuriyet Halk Partisi aldı.
ARSLANKÖY VE SENİRKENT HADİSESİ DEMOKRAT PARTİ FELSEFESİDİR
O seçimde uygulanan seçim sistemi nasıldı?
O zaman seçim kanununa göre oylar açık verilir, tasnif yani sayım gizli yapılırdı. Bu durum karşısında Türkiye’de iki hadise oldu. Birisi Arslanköy, birisi de Senirkent. Bunun birisi Mersin’e bağlı birisi de Isparta’ya bağlı. Bu iki köyün ahalisi sandığı aldılar açıkça oy vermelerine rağmen jandarmaya teslim etmediler. “Sandıkları gözümüzün önünde bizim olduğumuz mekânda sayacaksınız” dediler. .
Bu kabul edilmeyince köylüler sandıkları vermediler. Bunun üzerine o dönem Isparta’da ağır ceza mahkemesi olmadığından Konya’ya ağır ceza mahkemesine sevk edildiler. Ne kadar köylü varsa, çoluk, çocuk, yaşlı, ihtiyar, kadın, kız yayan Konya Ağır Ceza Mahkemesi’ne götürüldüler ve yolda giderken de bunlara çok eziyet ettiler. Affedersiniz eşekle gidiyorlardı. Yolda bu hayvanların gübrelerini bunların ağzına soktular. Çok eziyet ettiler.
Ve o günkü hadise Arslanköy ve Senirkent hadisesi Demokrat Parti felsefesinin vatandaş tarafından nasıl bir iştiyakla nasıl bir arzuyla kabul edildiğinin çok açık bir göstergesidir. Bu arada parti Meclis’e girdi ve ilk sıkıntı 1947 yılı bütçesinde oldu. 1947 yılı bütçesi görüşülürken, sözcü rahmetli Menderes’ti. Rahmetli Menderes çok ağır bir konuşma yaptı ve bunun üzerine Başbakan Recep Peker kürsüye çıktı ve Menderes’e “Sen bir psikopatsın” dedi. Bunun üzerinde Meclis karıştı ve Demokrat Parti Meclis’i terk etti ve DP Meclis’ten çekilme kararı verdi. Sine-i millete dönme tabiri işte o zaman meydana çıktı ve sine-i millete dönme kararı alındı. İsmet İnönü harekete geçti ve Celal Bayar’la görüşerek Bayar’ı ikna etti. O arada Demokrat Parti’nin büyük kongresi toplandı.
DP’NİN KURULUŞ FELSEFESİ HÜRRİYETLERDİR
Bütün bunlar olurken “hürriyet misakı kararı” alındı. Bu karar nedir? DP için bir dönüm noktası mıdır?
Demokrat Parti büyük kongre kararı almasından sonra ‘Hürriyet Misakı’ diye bir karar alındı. Bu kararın içerisinde Demokrat Parti’nin kuruluş felsefesinde öngörülen hürriyetin, insan haklarının, vatandaşın haysiyetinin kanun altına alınması ve devletin garantisi altında olması ve bununla ilgili kanunların çıkarılması vardı. Ve bu arada gürültüler patırtılar başladı ve büyük bir Meclis mücadelesi başlarken İsmet Paşa yine devreye girdi ve Celal Bayar’ı dâvet etti. Celal Bayar’la konuştuktan sonra 12 Temmuz 1948 Beyannamesi neşredildi. Bu beyannameye göre Hürriyeti Misakı kararlarının ilk seçimde dikkate alınacağını ve ilk seçimlerin bu şartlar altında yapılacağı ortaya konuldu. Bunun üzerine buzlar çözüldü ve Meclis’te sükûnet hâkim oldu.
Ama bu sefer Demokrat Parti içerisinde sorunlar vukuu buldu. O zaman Osman Bölükbaşı ve Demokrat Parti İstanbul İl Başkanı avukat Kenan Öner, eski hariciye nazırlarından Yusuf Kemal Tengirşek, Hikmet Bayur ve Fevzi Çakmak, “Bu durum bir muvazaadır. İki parti artık particilik oynuyor, bunlar birbirlerinin ensesinde olmayan, ama birbirlerinin yanında kardeş olan parti oldu” dediler. Ve partiden istifa ederek Millet Partisi’ni kurdular.
Bu durumların neticesinde seçimlere yaklaşırken seçimlerden üç beş ay önce yeni bir Seçim Kanunu kabul edildi. Bu yeni seçim kanununa göre, Yüksek Seçim Kurulu teşekkül ettirildi. Bu Yüksek Seçim Kurulu üyeleri Yargıtay ve Danıştay üyeleriydi ve aynı zamanda gizli oy açık sayım açık tasnif esası kabul edildi. Ve 14 Mayıs seçimlerine bu şekilde gidildi.
14 Mayıs 1950’de, vatandaş yüzde 53’e yakın bir oyla Demokrat Parti’yi iktidara getirdi. Bu Seçim Kanunu görüşülürken Demokrat Parti “nisbî temsili” savundu. Ama bunu Cumhuriyet Halk Partisi kabul etmedi. Ekseriyet sistemi ise bir bölgede bir oy fazla alındığı takdirde oradaki milletvekillerini o parti çıkarıyor. Cumhuriyet Halk Partisi bu nisbi temsili kabul etmedi ve kendi tuzağına düştü. Ekseriyet olduğu için arada uzun boylu bir fark yoktu ve buna rağmen DP’nin karşısında CHP o zaman 64 milletvekili çıkardı. Gerisini tamamen DP aldı.
DEMOKRATİK SEÇİMLE GELEN İLK BAŞBAKAN MENDERES
Seçim olduktan sonra neler yaşandı? Ülke de durum nasıldı?
Seçim sonuçlarına göre Demokrat Parti’nin başkanlığı altında hükümetin kurulması kesinleşti. Bunun üzerine rahmetli Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a çıktı. “Fuat Köprülü’nün başbakan olması hepimizin arzusudur. Bilge kişi, âlim kişi Fuat Köprülü’dür. Onun başbakan olmasını arzu ediyoruz” dedi.
Celal Bayar, Menderes’i dinledikten sonra “Benim başbakanım sensin” dedi. Böylece Adnan Menderes cumhuriyet tarihinin ilk demokratik seçimle gelen başbakanı oldu.
O günlerde Türkiye’nin durumu sıkıntılıydı. Türkiye yeni bir harpten çıkmıştı. O tarihlerde Avusturya’da üniversite talebesiydim. Oradaki demokratik hareketleri de görüyordum, yaz aylarında Türkiye’ye geliyordum. Oradaki durumla buradaki durumu mukayese ediyordum.
Türkiye’nin o günkü şartlarında 1950’lerin başlarında durumu sıkıntılıydı. Asfalt yol yok, hava yolları yok. Ben Viyana’ya okumaya gidiyorum. Viyana’yla Türkiye’nin arasında uçak seferleri yok. Trenle de gitmek dövizle oluyordu. Vapurla İstanbul’dan İtalya’nın Napoli şehrine giderdik. Napoli’den trene biner Avusturya’ya giderdik. Türkiye harbe girmedi, ama harbe girmiş kadar o zamanın şartları içerisinde çok büyük bir ordu besledik. Bütün memleketin geliri orduya gitti. Silâha gitti, ordunun beslenmesine gitti.
O günleri ben hatırlıyorum. Şeker bulamazdık, çayımızı pekmezle içerdik. Tabiî 1947-48’li yıllardan 50’li yıllara gelene kadar ekmek karnesi vardı. Hâlâ o ekmek karnelerini muhafaza eden arkadaşlarımız var. Biz Anadolu’da ekmek karnesinin sıkıntılarını çekmedik. Çünkü Anadolu’da yufka ekmek yapılır, üç aydan üç aya mahallenin hanımları toplanır, “keşik” denen yufka ekmeği yardımlaşma ile yaparlardı. Bu ekmekler üç-dört ay ıslatılarak yumuşatır ve yenilirdi. Şimdi biz böyle alıştığımız için, sıkıntı çekmezdik.
DP, iktidara gelir gelmez ezanı aslına çevirdi
Eski̇ Bakan ve Mi̇lletveki̇li̇ Esat Kıratıioğlu: DP’ni̇n i̇lk çıkardığı kanun ezanla i̇lgi̇li̇ydi̇. İnsan hak ve hürriyetleri itibariyle, DP dönemi bugünkü yaşadığımız hürriyetsizliklerden daha iyiydi. DP döneminde ihtilâl havasında dahi bir öğrenci Başbakanın yakasına yapışıyor ve o öğrenciyle ilgili en ufak bir işlem yapılmıyor.
BUĞDAYI GİZLİCE ALIP EVİMİZE GETİRİRDİK
O günlere ait bir hatıranız var mı?
Hiç unutmam; o harp esnasında babam bir gün bana gelip, “Oğlum ahırdan eşeği çıkar, mezarlığa iki çuval buğday getirecekler onu alıp getireceğiz” demişti. Mezarlığa gittik oraya iki çuval buğday geldi onu eşeğe yükleyip, eve gizlice getirdik. Küçük bir tane odamız vardı onun içerisine koyduk, ağzını da kapattık, alçıyla ördük. Çimento falan da yoktu o zaman. Çimento o zaman bakkallarda çuvalın içinde satılırdı. Böyle inşaat için falan kullanılmaz, yani çanak çömlek kırıldığı zaman onları yapıştırmak için alınırdı.
Şeker yok, çimento yok. Şimdi bu şartlar altında teslim alınmış bir Türkiye. Tabiî bu harp etkisi altındaki Türkiye. Bu arada tabiî şunu ben ifade edeyim 1923 yılında Cumhuriyet kurulduğu zaman, bakanların oturacağı sandalye yoktu, masa yoktu, otomobil yoktu. Ankara’da bugünkü Hacetttepe Üniversitesi’nin bulunduğu yerde bir taş mektep vardı. O taş mektepte kabine toplanırdı ve sınıflarda toplanırdı. Bakanların oturduğu masa öğretmenin masası, oturduğu sandalye de tahta sandalye. O günlerden devralınmış bir devlet yine de çok büyük başarılar elde edildi. Sümerbank fabrikalarının kurulması, şeker fabrikalarının kurulması, tabiî o zamandan başladı, demiryolları yapıldı.
DP İKTİDARI İLE ANADOLU ADETA BİR ŞANTİYE HALİNE GELDİ
Demokrat Parti iktidara geldiğinde kalkınmaya hangi alanlardan başladı?
Demokrat Parti zamanında yola ehemmiyet verildi. Çünkü yol yoktu. Ben lise talebesiyken Nevşehir’e 20 km mesafede İnaldı Köyü vardı. Yanında da sonra ilçe oldu Acıgöl ilçesi. Hamile bir kadın doğum esnasında büyük sıkıntı çekiyordu. Onu Nevşehir’e götürecek otomobil yoktu, yol yoktu. Kadıncağız kağnı sırtında Nevşehir’e getirilirken yolda vefat etti. Mesafe sadece 20 kilometre idi. Türkiye’nin hali buydu.
Pamuk, üzüm, fındık, incir hasadı yapılıyordu, ama bunu nakledecek imkân yoktu. Çünkü demiryolu nihayetinde muayyen mesafelerde. Demokrat Parti bütün gücüyle Anadolu’da yol seferberliğine girdi. Anadolu adeta bir şantiye haline geldi. O zaman ne dozer var, ne greyder, ne de kepçe vardır. Marshall yardımıyla Türkiye’ye gelen parayla rahmetli Menderes, dozer, greyder, kepçe aldı ve yol seferberliğine girişti.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Demokrat Parti kurulup Meclis’e girmeden evvel, Varlık Vergisi hikâyesi vardı. Bu varlık vergisi zenginlerin devlete vergi vermesi, vergi veremeyenlerin, Erzurum Aşkale’ye göndererek taş kırarak yol yapımında çalıştırılıyordu.
MİLLET, GREYDERLERE “MENDERES’İN DEVESİ” İSMİNİ VERDİ
Greyderi kepçeyi görmeyen millet bu aletlere “Menderes’in devesi” ismini verdi. Sonra rahmetli Menderes çimento fabrikalarına, şeker fabrikalarına, tekstil fabrikalarına ve Türkiye’nin o günkü şartları altında ziraatın geliştirilmesi için traktöre ihtiyaç vardı. 1950’nin başlangıcında 3-4 bin traktör varken, bu Demokrat Parti sayesinde 40 bin civarına ulaştı. Biçer-döver yok denecek kadar azdı. Çiftçinin kalkınması için ne lâzım geliyorsa yaptı. Ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nı kurdu ve Türkiye’de petrol arama faaliyetlerine girdi. Batman rafinerisini kurdu ve böylece Türkiye’de bir seferberliğin kalkınma hamlesine girdi.
1950 yıllarında, 1954’e kadar Ankara’dan İstanbul’a gitmek mümkün değildi. Yol yoktu. Rahmetli Menderes, 1959 yılında Ankara-İstanbul yolunun asfalt olarak yapımını başlattı ve Bolu Dağı’ndaki geçidi yapma durumuna geldi işte o zaman ihtilâl oldu.
İhtilâlden sonra rahmetli Berin Menderes, Adnan Menderes’i Yassıada’da ziyaret ettiği zaman ilk sorduğu soru “Bolu Geçidi’nin durumunun ne olduğu”dur.
1954 yıllarına doğru geldiğimiz zaman Türkiye, sabit fiyatlarla dört yılda yüzde 15 kalkınma hızına ulaştı. Bunu söyleyince sabit fiyatlarla Demokrat Parti’nin durumunu tesbit etmek lâzım. 1950 ile 1960 arasında Demokrat Parti ilk üç dört yılı yüzde 15, 1960 yılına gelindiğinde ortalama kalkınma hızı yüzde 6,9’du. Süleyman Demirel’in zamanında yüzde 5,9, Özal’ın zamanında yüzde 4,9… AKP’nin 2002 ile 2014 yılı arasındaki toplam kalkınma hızı ise yüzde 4,7 ile Cumhuriyet tarihinin en büyük kalkınma hızı. Ama bunlar “Türkiye’yi şöyle kalkındırdık” hikâyesi okuyorlar.
TÜRKİYE’DE, BUGÜNKÜ SANAYİNİN TEMELİ DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİNDE ATILDI
1954 yılına gelindiği zaman Türkiye böyle bir kalkınma hamlesinin içindeydi ve o arada seçime gidildi ve Demokrat Parti yüzde 57 civarında oy aldı. Ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin milletvekili sayısı 31’e düştü. Cumhuriyet Halk Partisi bir takım lüzumsuz propaganda faaliyetlerinin içerisine girdi. O arada Türkiye’deki çalışma faaliyetleri bütün hızıyla devam ederken borçlanma suretiyle de kalkınmaya çalıştığı için Türk Lirası değer kaybetmeye başladı. Ama o arada Demokrat Parti, Türkiye’de görülmemiş bir yol faaliyetinin içerisine girdi. Limanlar, hava alanları yapılmaya başladı. Makine Kimya Endüstrisi kuruldu. Devlet Malzeme Ofisi kuruldu. Şeker Fabrikaları geliştirildi, çimento fabrikaları genişletilmeye başlandı.
Türkiye’de bugünkü sanayinin temeli Demokrat Parti döneminde atıldı. 1957 seçimine geldiğimiz zaman ekonomik bakımdan sıkıntılar başladı. Ve CHP bundan nemalandı ve 177 milletvekili çıkardı. Ve Demokrat Parti yüzde 48 civarında oy aldı. Ama yine ona rağmen memleketin içerisinde Demokrat Parti’ye karşı sevgi, saygı çok büyük bir nispette gücünü koruyordu.
Fakat 1958 yılına geldiğimiz zaman paranın devalüe edilmesi gerekti. Dolar 2 lira 83 kuruştan 9 liraya çıktı. İlk develüasyon 1948 yılında CHP zamanında oldu. Ticaret Bakanı Şefik İnan’dı. Dolar 90 kuruşken, 2 lira 83 kuruş oldu. 2 lira 83 kuruş 1948 yılına kadar devam etti. Dolar, 1958 yılında 2 lira 83 kuruştan 9 liraya yükseldi. Türkiye dış ticaret açığına girdi.
TALEBE HAREKETLERİNDE CHP’NİN TAHRİKİ VARDI
Ekonomideki bu durum siyasete nasıl yansıdı? “Uşak ve Himmet Dede hadisesi” nedir?
Bu arada birtakım hareketler, içerideki tahrikler başladı. Ve Demokrat Parti o zaman Vatan Cephesi’ni ilân etti. Uşak’ta İsmet Paşa taşlandı. “Onu Demokrat Partililer yaptırdı” dediler. “Ama sonradan öğrendik ki o günün durumlarını tetkik eden bir gazeteci arkadaşımız bana getirdi o günkü hadiseyi şimdi ismini söylemeyim, meşhur bir Cumhuriyet Halk Partili milletvekili, o zaman milletvekili değil gazeteciydi. İsmet Paşa’nın yanında, kürsüde İsmet Paşa konuşurken halktan bir kısmı yuhluyor. Bu da vatandaşa el hareketi yapıyor. Vatandaşa el hareketi yapınca taşlamaya başlıyorlar. Uşak hadisesinin temeli budur.
Bunu şu anda Türkiye’de çok kişi bilmez. Tamamen iş budur.
Kayseri’de Himmet Dede hadisesi oldu. Kayseri’nin bir ilçesi Yeşilhisar’da, Cumhuriyet Halk Partisi ilçe başkanıyla Demokrat Parti ilçe başkanı kavga etmişler. Bu büyük hadise oldu. Gerginlikler çıktı. O tarihte Kayseri mitingine gidecek olan İsmet Paşa, Kayseri mitingine gitmeden önce Yeşilhisarı ziyaret etmek istemiş. O zamanki vali, “Paşam, Yeşilhisar’da hava çok gergin. İki partinin başkanı kavga ettiler. Şimdi oraya siz giderseniz sıkıntı olur” demesine rağmen ısrar etmiş. Bunun üzerine Himmet Dede’de treni durdurulmuş ve vali treni bırakmamış. “İsmet Paşa Yeşilhisar’a sokulmadı” diye tahrik edildi ve ortalık tamamen bir provokasyon havasına sokuldu. İşte bu hadiselerle birlikte talebe hareketleri başladı. Bu talebe hareketlerinin başlamasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin çok büyük tahriki var. Bu talebe hareketleri başlayınca sıkıyönetim ilân edildi.
Ağabeyiniz DP milletvekili idi. O dönemde yaşadığınız hadiselerden bahseder misiniz?
Ve ben de o zaman, işte 60’lı yıllarda Viyana’dan Jeoloji Mühendisi olarak mezun oldum ve orada doktora yaptım. Jeoloji mühendisi olarak döndüm. Beni Batman’a tayin ettiler. Ben o zaman Batman’daydım. Ağabeyim de 1954 yılında Demokrat Parti’den milletvekili seçildi. Ağabeyim Nevşehir’de hâkimdi. 1954 yılında Demokrat Parti milletvekili seçildi. 1957’de tekrar seçildi. 1960’da Yassıada’ya gönderildi. Ben yaz aylarında Türkiye’ye geldiğim zaman ağabeyimle beraber köy köy dolaşırdım. Yani benim amatör politika hayatım 1954’te başladı.
DP’NİN İLK KANUNU EZANI ASLINA ÇEVİRMEKTİR
1950 ile 1960 yılları arasında Türkiye’de hürriyetler manasında ne gibi gelişmeler yaşandı?
Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi döneminde ezan Türkçe okundu. Demokrat Parti gelir gelmez ezanı aslına çevirdi. Burada Demokrat Parti’nin yaptığı doğruydu. Demokrat Parti’nin ilk kanunu budur. İnsan hak ve hürriyetleri itibariyle, DP dönemi bugünkü yaşadığımız hürriyetsizliklerden daha iyiydi. DP döneminde ihtilâl havasında dahi bir öğrenci Başbakan’ın yakasına yapışıyor ve o öğrenciyle ilgili en ufak bir işlem yapılmıyor.
RUSYA’DAN YARDIM İSTEĞİ “ECİNLİLERİ” ORTAYA ÇIKARDI
27 Mayıs darbesinin sebebi nedir?
Talebe hareketleri başladı, sıkıyönetim ilân edildi. Sıkıyönetim ilân edilince gazeteler yazamıyor. Bu sefer fısıltı gazetesi başladı. “İstanbul’da şu kadar öğrenci öldürülmüş. Ankara’yla Konya’nın arasındaki kör kuyulara talebeler atılmış. Talebeler Et-Balık Kurumu’nda kıyma yapılmış…” Bu şekilde bir tezvirat başladı.
O arada, rahmetli Menderes 1959 yılında Amerika’ya gitti. 200 milyon dolar yardım almak için. Bu 200 milyon dolar krediyle Türkiye’de sanayi hareketine girecekti. O zamanki ABD Başkanı Eisenhower’di. Amerikalılar dediler ki, “Ne yapacaksınız siz 200 milyon doları?” Menderes, “Endüstrileşeceğiz, Türkiye bir ziraat ülkesi halinden kurtulmalı” dediğinde, ABD’liler “Siz tarım ülkesi olarak devam edin daha da fazla kalkınırsınız” dediler. 200 milyon doları vermediler.
Bunun üzerine rahmetli Menderes Fatin Rüştü Zorlu’yu da yanına alarak Almanya’ya gitti. Almanya Başbakanı Adenauer, Menderes’e fevkalâde güzel bir karşılama töreni tertip etti. Ve Renn Nehri üzerinde dolaştılar. Orada Menderes, Alman Başbakanı’ndan 200 milyon dolar kredi istedi. O da Amerikalılar gibi “tarım ülkesi olarak kalmalısınız” deyince Menderes fevkalâde sinirlenmiş ve ayağa kalkıp elini masaya vurarak “Kalk Fatin” deyip, Başbakan’ın elini de sıkmadan ayrılmış.
(Devam edecek...) Röportaj: Mehmet Kara / mkara@yeniasya.com.tr - Melih Tekin / melihtekin@yeniasya.com.tr
Demokrasinin şahlandığı gün
M. Latif SALİHOĞLU, latif@yeniasya.com.tr
14 Mayıs 2015, Perşembe
Demokrat Parti, çok ağır bedeller ödeyerek 14 Mayıs 1950’de yapılacak genel seçimlere hazırlanıyordu.
Kemalistler ise, iki koldan, içinde iktidar potansiyeli taşıyan bu partinin önünü kesmeye çalışıyorlardı.
Bu kollardan birini İsmet Paşa’nın etrafında görünen Halkçılar teşkil ediyordu. Diğer kol ise, Fevzi Paşa’nın etrafında toplanmış bulunan milliyetçi-muhafazakâr kadrolardan müteşekkildi. Konuyu derinlemesine araştırdığımızda görüyoruz ki, her iki tarafa da oynayan Kemalistler, 1950 seçimlerinden önce olduğu gibi seçimlerden sonra da Demokratlarla uğraşmaktan, onları yıpratacak faaliyetlerden vazgeçmemişlerdir.
Genel seçimlere hazırlanan 1950 Türkiyesi’nde çok  mühim bazı hadiseler de yaşandı. Bunların bir kısmına değinmeye çalışalım.
Aday adayı patlaması 
Halk Partisinin 27 yıllık baskıcı hegemonyası, halkı usandırmış, adeta canından bezdirmişti. 1945'e kadar hiç kimse ortaya çıkıp da bir parti kurma cesaretini gösteremedi. Zira, baskıcı zulümkârlık had safhadaydı. Demokratik devletlerin baskısıyla, Türkiye 1945'te çok partili sisteme geçmek mecburiyetinde kaldı. İlk çok partili seçimlere, hür ve eşit olmayan şartlarda bir yıl sonra (1946 Temmuz) ancak gidilebildi.
* * *
Dört yıl sonraki 1950 seçimlerinde, ortaya hayli dikkat çekici bir durum ve tablo çıktı: Türkiye, geçmişte hiç görülmediği şekilde ve ölçüde, hür ve serbest seçimlere sahne olmuştu.
Hürriyete, demokrasiye susamış insanlarımız için mükemmel bir fırsat doğmuştu. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen ehliyetli vatandaşlar, milletvekili aday adayı olmak için, birbiriyle yarışırcasına siyasete yöneldi.
Genel seçimlerin 14 Mayıs'ta yapılması üç ay önceden kararlaştırılmıştı.
7 Mart'ta (1950) milletvekili olmak isteyen aday adayları listesinde, adeta bir patlama olduğu fark edildi. Müracaatta bulunanların sayısı on binlerle ifade edilir bir hale geldi. (Meselâ, sadece Elazığ'da 600 vatandaşın aday adayı olduğu tesbit edildi.) Oysa, o tarihte yekûn 487 milletvekili seçilecekti. Seçim yarışına da üç parti (CHP, DP, MP) ile bağımsız adaylar katılacaktı. Fakat, demokrasi havasını teneffüs etmek isteyen milyonların teveccühü, aday adaylarını da hareketlendirmiş ve onları siyaset yoluyla vatana, millete hizmette koşturmaya sevk etmişti. 
Demokrat Parti şâha kalktı
Demokrasi tarihimizde, 14 Mayıs'ın pek büyük bir ehemmiyeti var. 1950 senesinin 14 Mayıs'ında Türkiye'de ilk kez yapılan serbest seçimlerde muhalefet grubunu temsil eden Demokrat Parti yüzde 53 civarında oy alarak büyük bir zafer kazandı. 
Bu gelişme, aynı zamanda demokrasinin de zaferi oldu. 
1950 yılının Mayıs'ında tek başına iktidara gelen Demokrat Parti, 7 Ocak 1946'da kuruldu. DP'yi kuranlar, bir süre önce çeşitli konularda ihtilâfa düştükleri Halk Partisinden (CHP) koparak, yahut ihraç edilerek ayrılan ve nisbeten liberal olarak bilinen bir grup siyaset adamıydı. 
DP'nin kurucuları arasında ismi ön plana çıkan şahsiyetler şunlar: Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan. 
Bu isimler, aynı zamanda sekiz ay evvel CHP grubuna verilen "Dörtlü Takrir"e imza koyan kişiler. 1945’te, önce Millî Kalkınma Partisi kuruldu. Hemen ardından Demokrat Partiyi kurma çalışmalarına başlandı. Gitgide Halk Partisinin baskıcı, totaliter mânâdaki fikir ve politikalarından uzaklaşan Demokratlar, Temmuz ayında yapılacak genel seçimlere doğru CHP ile aralarındaki makasın büsbütün açıldığı, hatta siyaseten birbirine tamamen ters bir istikamete düştüklerini fark ettiler. 
Bu noktada, Üstad Bediüzzaman'ın işaret ettiği "Demokratlar, siyasî meslekleri itibariyle Halkçılara zıt" bir kıvama geldiği, kamuoyunca da büyük ölçüde anlaşılmış oldu. 
Artık, geri dönüşü yoktu bu işin. 21 Temmuz'da genel seçimlere gidildi. Ne var ki, iktidardan düşme korkusu yaşayan Halk Partisi, tedbiren öyle bir seçim sistemi uygulattı ki, demokrasi adına utanç duymamak elde değil. 
Kısaca "Açık oy, gizli sayım" usûlünün uygulandığı 1946 seçimlerinin bir diğer ismi de "sopalı seçim", yahut "süngülü seçim" diye kayıtlara geçti. Bu ağır şartlar altında yapılan seçimlerde, DP şiddetin fazla uygulanamadığı sadece İstanbul ve birkaç vilayette milletvekilliği kazanarak Meclis'te grup kurdu. Bu tarihten yaklaşık iki sene sonra ise, DP'ye yönelik dehşetli bir bölme harekâtı yapıldı. 1948'de Fevzi Paşanın başkanlığında kurdurulan Millet Partisine, Demokratların toplam 60 kadar olan milletvekillerinin yaklaşık yarısı MP’ye transfer edildi. Böylelikle, DP'nin içi adeta boşaltılmış oldu. 
Ne var ki, 14 Mayıs 1950 seçimlerine bir ay kadar kala, MP'nin fahri başkanı Fevzi Paşa ölüm yatağına düştü. Önemli bir başka gelişme ise, "dincilik" yapan gazete ve mecmuaların hemen tamamı Milletçileri desteklemesine mukabil, Bediüzzaman Said Nursî ve talebeleri "Demokratlara nokta-i istinat" olduklarını izhar ettiler.. 
İşte, bu dostane tavrın memleket sathında duyulmasıyla birlikte büyük moral kazanan Demokratlara halkın desteği de büyük oldu. 
Nihayet, seçim günü olan 14 Mayıs geldi ve üç büyük parti birbiriyle kıyasıya yarışarak sandığa gitti. Sandıktan çıkan sonuç şu oldu: DP yüzde 53, CHP yüzde 39 ve MP yüzde 3.1 oranında oy aldılar. Demokratların kazanmış olduğu bu zafer, ülkede tam bir bayram havası estirdi. Hürriyete, demokrasiye susamış insanlar, sevinçten uçacak gibiydi. Demokratların ilk icraatı, 18 yıldır okunması yasaklanan Arabî Ezan ve Kur’ân’a hizmet etmek oldu.
***
@salihoglulatif: Demokrasi uğrunda çok ağır bedeller ödeyerek en büyük hizmeti yapan Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950’de iktidara geldi; 27 Mayıs 1960’taki darbe ile cebren iktidardan uzaklaştırıldı.

26 Aralık 2014 Cuma

Demokrat Parti, ilk ve orijinal Programı; 07 Ocak 1946 günü, tarihi ve kadim Demokrat Partinin resmen kuruluş bildirimi esnasında, Devlete/İçişleri Bakanlığına verilen programdır. O günden bu güne "daha iyisi" kesinlikle olmadı!...

DEMOKRAT PARTİ PROGRAMI
(07 Ocak 1946 tarihli Orijinal metin)
UMUMÎ PRENSİPLER

KURULUŞ AMACI
MADDE 1
Siyasî hayatımızın, birbirine karşılıklı saygı gösteren partilerle idaresi lüzumuna inanan Demokrat Parti, Türkiye Cumhuriyetinde demokrasinin geniş ve ileri bir anlayışla gerçekleşmesine ve umumî siyasetin demokratik bir görüş ve zihniyetle yürütülmesine hizmet maksadı ile kurulmuştur.
EN UYGUN DEVLET ŞEKLİ CUMHURİYETTİR
MADDE 2
Partimiz demokrasi esaslarına en uygun devlet şeklinin Cumhuriyet olduğuna kanidir.
MADDE 3
Partimiz, demokrasiyi, millî menfaate ve insanlık haysiyetine en uygun bir prensip olarak tanır ve Türk milletinin siyasî olgunluğuna inanır.
DEMOKRASİ PRENSİBİ
MADDE 4
Geniş ve ileri manası ile demokrasi, bütün millet faaliyetlerine millî iradeyi ve halkın menfaatini hâkim kılmak, yurttaşın ferdî ve içtimaî bütün hak ve hürriyetlerine sahip olmasını gerçekleştirmek, yurttaşlar arasında hukuk eşitliğini, menfaatlerde ahengi sağlamaktır.
İÇTİMAİ ADALET VE İNSANİ TESANÜD PRENSİPLERİ
NADDE 5
Aile ve mülkiye esaslarına dayanan Türk Cemiyetinde, içtimaî adalet ve insanî
Tesanüt prensiplerinin millî vicdanda kökleşmesi ve tatbikatta geniş yer bulması için çalışmayı vazife biliriz. İnsanlık haysiyetinin korunması için çalışmak isteyen her işsiz yurttaşa iş bulunmasını, ihtiyarlık, hastalık ve sakatlık gibi hallerde yurttaşların yardım görmelerini demokrat bir cemiyetin başlıca hedeflerinden sayarız.
İÇTİMAİ İŞ BÖLÜMLERİNDE AHENK TESİSİ
MADDE 6
İçtimai iş bölümünün tabii neticesi olarak çiftçilik, işçilik, tüccarlık, sanayicilik, avukatlık ve memurluk gibi, yurttaşların teşkil ettikleri iş ve çalışma zümrelerinin karşılıklı münasebet ve menfaatlerinin umumî menfaat çerçevesi içinde içtimaî adalet ve insanî tesanüt prensiplerine uygun olarak ahenkleştirilmesi lüzumuna ve imkânına inanıyoruz.
İÇTİMAİ VE İKTİSADİ SAHALARDA 
TEŞKİLÂTLANMA
MADDE 7
Umumî hayata her bakımından muvazeneli ve ahenkli bir gelişmenin sağlanması için, yalnız siyasî partiler kurulmasını, yani, sadece Siyasî sahada teşkilâtlanması ve daha şuurlu bir birliğin tecellisi için işçilerin, çiftçilerin, tüccar ve sanayicilerin, serbest meslekler mensuplarının.; Memur ve Muallimlerin, yüksek öğretim talebesinin, içtimai ve iktisadi maksatlarla cemiyetler, kooperatifler ve sendikalar kurmalarını gerekli buluyoruz.
Bütün bu meslek ve tesanüt teşekküllerinin, manevi şahsiyet olarak her türlü siyasi tesir ve maksatlar dışında kalmaları şartıyla, İşçi Sendikalarının grev hakkının tanınması fikrindeyiz.
İNSANLIK ANA HAKLARININ KORUNMASI
MADDE 8
Partimiz, insanlık haysiyetine ve bu haysiyetin ancak insanlık ana haklarının teminat altında bulunmasıyla korunabileceğine inanır ve bütün devlet mevzuatında bu prensibe aykırı hükümler bulunmamasına dikkat etmeği başlıca vazife sayar.
MİLLİ İRADENİN TAM TECELLİSİ
MADDE 9
Millî iradenin tam tecellisi, seçimlerin her türlü müdahaleden ve serbest olarak gizli rey ile yapılmasına ve siyasî partilerin eşit haklara sahip bulunmalarına bağlıdır. Seçimlerin serbestliğini bozacak hareketleri, millî hâkimiyete karşı işlenmiş bir suç addederiz.
TEK DERECELİ SEÇİM
MADDE 10
Millet Vekilliği seçimlerinin tek dereceli olmasını, seçim kanunumuzda, bu esası ve yurttaşın seçme ve seçilme haklarını daha geniş emniyet altına almak maksadı ile değişiklikler yapılmasını lüzumlu görmekteyiz.
DEVLET MEMURLARI SİYASİ FAALİYETTE BULUNMAMALIDIRLAR
MADDE 11
Devlet memurlarının, seçimlere iştirak dışında, hiç bir siyasî faaliyette bulunmamaları ve siyasî partilere girmemeleri lüzumuna kaniiz. Yalnız yüksek öğretim mensupları mesleklerinin mahiyeti itibarıyla bundan ' müstesnadırlar.
KANUN DIŞI SAYILMASINI İSTEDİĞİMİZ SİYASİ TEŞEKKÜLLER
MADDE 12
Memleketimizin istiklâlini veya toprak bütünlüğünü bozmayı, yurttaş ana haklarını kayıtlamayı gaye edinen veya memleket dışındaki siyasî teşekküllere bağlı olan siyasî cemiyet ve partilerin kanun dışı sayılmasını isteriz.
MİLLİYETÇİLİK TELÂKKİMİZ
MADDE 13
Yurttaşlar; arasında müşterek bir tarihin yarattığı kültür ve ülkü birliğine dayanan ve her türlü ayırıcı temayülleri reddeden bir milliyetçilik telakkisine bağlıyız.
Partimiz, bütün yurttaşları, din ve ırk farkı gözetmeksizin Türk sayar ve Türk olmanın haklarına sahip tanır.
Kanunî vazifelerini yerine getiren her ferde iyi bir yurttaş gözüyle bakarız. Bu ana görüşlerin tatbikatta da yer bulmasına dikkatle çalışacağız.
Eğitim ve öğretim müesseselerimizi böyle bir milliyetçilik idealinin tahakkukunda vazifeli saymaktayız.
LÂİKLİK ANLAYIŞIMIZ
MADDE 14
Partimiz, lâikliği, devletin din ile hiç bir ilgisi bulunmaması ve hiç bir din düşüncesinin kanunların tanzim ve tatbikinde müessir olmaması manasında anlar ve Lâikliğin din aleyhtarlığı şeklindeki yanlış tefsirini reddeder.
Din hürriyetini diğer hürriyetler gibi, insanlığın mukaddes haklarından tanır.
DİNİ TEDRİSAT
Gerek dini tedrisat meselesi ve gerekse din adamlarını yetiştirecek müesseseler kurulması hususunda mütehassıslar tarafından esaslı bir program hazırlanması zaruridir. Üniversite içinde yer alacak İlâhiyat Fakültesi ve ilmi mahiyette mümasil müesseseler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu kabil müesseseleri gibi muhtar olmalıdır.
Dinin siyaset aleti olarak kullanılmasına, yurttaşlar arasında sevgi ve tesanüdü bozacak şekilde propaganda vasıtası yapılmasına, serbest tefekküre karşı taassup duygularını harekete getirmesine müsamaha olunmamalıdır.
İNKILÂPÇILIK ANLAYIŞIMIZ
MADDE 15
Partimiz, inkılâpçılığı, daima değişen dünya ve memleket şartları karşısında hayatın dinamizmine sür'atle uymak, Türk milletini her bakımdan ileri bir seviyeye eriştirmek ve geçmişten, kalan geri ve zararlı gelenekleri her sahada kökünden tasfiye etmek için gereken bütün hamlelerin hemen tatbike konulması manasında anlar.
HALKÇILIK ANLAYIŞIMIZ
MADDE 16
Halkçılığı, hiç bir şahsa veya zümreye imtiyaz tanımamak, kanunlarda ve memleket idaresinde halkın menfaatlerini korumak manasında anlıyoruz. Hükümet ve idare, halktan, hakla beraber ve halk için olmalıdır.
DEVLETÇİLİK ANLAYIŞIMIZ
MADDE 17
Devletçiliği, iktisadî alanda uzun zamandan beri devam eden boşluğu biran evvel doldurmak; iş hacmini genişleterek yurttaşların geçim ve refah seviyesini yükseltmek için, devletin, gerek doğrudan doğruya iktisadî faaliyetlere girişmesi, gerekse nizamlama, teşvik ve yardım yolları ile hususî teşebbüs ve sermayenin umumi menfaate en uygun şekilde ve sür'atle gelişmesinde vazife alması, manâsında anlıyoruz.
Özel teşebbüs ve sermaye faaliyeti ve tasarruflarının devlet tarafından nizamlanması, özel teşebbüs menfaatleri ile genel menfaatin telifi ve korunması zaruretinden ileri gelmektedir. Bizim devletçiliğimiz iktisadî şartlarımızın ve ihtiyaçlarımızın çizdiği yoldur.
DIŞ POLİTİKAMIZ
MADDE 18
Dış politikamız, milletlerin hukuk eşitliğine, milletler arası siyasî, iktisadî ve kültürel iş birliğine, kolektif güvene, iyi komşuluk münasebetleri esasına dayanmalıdır.
Millî varlığın ancak millî kuvvetlerle korunabileceği kanaatine bağlı kalmakla beraber, milletler birliği gayesini hedef tutacak barışçı ve açık bir dış siyasetin, memleket menfaatlerine en uygun bir realist yol olduğuna inanıyoruz.
İÇ İŞLERİMİZ
MADDE 19
İç işlerinde, hükümeti ve teşkilâtını, halkın dışında ve üstünde bir varlık değil; Sadece, halk tarafından amme vazife ve hizmetlerini görmek üzere kurulmuş, bir idare cihazı saymak, esaslı bir prensibimizdir. İyi bir idarenin gayesi, devletle bütün muamele ve münasebetlerinde yurttaşa tam bir emniyet verebilmektir.
Memurlara verilen kanunî salâhiyetlerin, idarî otorite temini bahanesi ile keyfî olarak kullanılması temayüllerini önlemeyi vazife edineceğiz.
İyi bir idare cihazı kurabilmek için vazifenin icap ettirdiği salâhiyetle mesuliyet hudutlarını kesin olarak tayin eylemek şarttır. Bütün salâhiyetlerin mahdut ellerde toplanması ve mesuliyetin zaafa uğraması neticelerini doğuran bürokratik zihniyet ve usullerin terki lüzumuna kaniiz.
MAHALLİ İDARELER
BELEDİYE VE İL GENEL MECLİSLERİNİN GENİŞ YETKİLERLE TECHİZİ
MADDE 20
İllerin özel ihtiyaçlarını yerinde görüp karşılamak ve halkın idareye iştirak ettirilmesi prensibini tahakkuk ettirmek maksatları ile kurulmuş olan il Genel Meclisleriyle Özel İdare ve Belediyeler bütün vazifelerinin ifasında ve bütçelerini tanzim ve tatbik hususlarında ve diğer bütün vazifelerinin gereken genişlikte yetkilerle teçhiz olunmalıdır.
İllerde idare âmirlerine ve memurlarına verilen, yetkilerin de genişletilmesini, yine işlerin yerinde görülmesi ve süratle yürütülmesi bakımından, lüzumlu görmekteyiz.
UZUN VADELİ ÇALIŞMA PLÂNLARI HAZIRLANMALIDIR
MADDE 21
İl Genel Meclisi ve Belediyeler, beşer senelik çalışma plânları tanzimine sevk edilmeli ye bu plânlar merkezde, mahallî idarelere yol göstermek vazifesiyle kurulacak bir teknik büronun evvelden tetkikine tabi tutulmalıdır. Şehir sınırları içindeki kara ve deniz taşıt vasıtalarının ve diğer ticari mahiyette umumi hizmet işletmelerinin belediyelere, devrini tabii buluyoruz.
DEVLET HAYATINDAKİ ÇALIŞMALAR, SİYASİ TESİRLER DIŞINDA KALMALIDIR.
MADDE 22
Devlet hayatında, bütün idare şubelerimiz için, siyâsî tesirler dışında ihtisas heyetlerince umumi plân ve programlar hazırlanmasını ve bunların usul dairesinde kanunlaştırılmasının lüzumlu görmekteyiz.
DEVLET MEMURLARININ DURUMU ÜZERİNE GÖRÜŞLER
MADDE 23
Devlet vazifelerinin günden güne artması ve devletin siyasî ve idarî bünyesinde iktisadî karakterin daha belirgin hale gelmesi yönündeki gelişme, memur meselesini umumî bayatın çetin bir meselesi haline koymuştur. Memurların, her şeyden evvel halka hizmet duygusu taşımaları, vazife ve mesuliyet hislerine bağlı, ehliyet ve ihtisas sahibi olmaları şarttır.
Bu hususların sağlanması için, bilhassa şu esaslar üzerinde önemle durulmasını gerekli buluyoruz
a) Memurların hal ve atilerinin emniyet altına alınması; aylıkların, memur ve emeklileri geçim kaygısından kurtaracak dereceye getirilmesi.
b) Memurların tayin, terfi, cezalandırılmaları hususlarının, takdirden ziyade, objektif usul, kural ve kaidelere bağlanması.
c) İhtisas ve diploma hakları mahfuz kalmak şartıyla, mesleki kabiliyet ve ehliyetleri olduğu takdirde, tahsil durumları nazara alınmaksızın bilumum amme hizmetlerinde çalışan vatandaşlara derecelerini tamamlamak suretiyle yükselme imkânlarının sağlanması.
ç) Çocukların okutulmasında memurlara kolaylıklar gösterilmesinin usulleştirilmesi.
MEMURLARIN TERFİİ
MADDE 24
Bütçemizin büyük bir kısmını memur ve emekli aylıkları teşkil ettiğinden, memurlarımızın terfii meselesi, sayıca az ve fakat yüksek vasıflı ve verimli memurla iş görmek prensibinin tatbikine bağlı bulunuyor. Bu, idare cihazının daha rasyonel bir görüşle tanzimi ve memur sayısını arttırma yönündeki temayüllerin kesin olarak önüne geçilmesini zaruri kılmaktadır.
MADDE 25
Amme hizmetlerinin ifası sırasında doğrudan doğruya veya vasıtalın olarak yapılan her türlü suiistimalleri, ehemmiyette takip ederek, sür’atle intaç etmeyi vazife biliriz.
HÜKÜMET İŞLERİ; ADALET İŞLERİ
TEK YARGI CİHAZI
MADDE 26
Bir memlekette Adalet işlerinin görülmesi, millî iradenin ifadesi olan kanun hükümlerinin yerine getirilmesi demek olduğundan; bu işin aynı mercie bağlı bir tek yargı cihazı ile ayni kaza birliği usulüne göre sağlanması lüzumuna inanıyoruz.
YARGI ELEMANLARININ TERFİHİ
MADDE 27
Yargı işini görmekte olan elemanların yaşama şartlan bakımından uygun bir refah seviyesi içerisinde bulunmaları esastır. Bu itibarla, yargıçlarımıza ve mahkemelerimizin yardımcı unsurları mevkiindeki mahkeme kalemleri memur ve kâtiplerine kolayca yaşamalarını sağlayacak imkânı ve vasıtalar bulunmalıdır.
Anayasanın 56. maddesinde gösterildiği üzere, özel ödenek kanunları yapılarak kendilerine refah ve güvenlik getirecek çare ve tedbirler alınmalıdır.
KAZA MAHKEMELERİ
MADDE 28
İlk mahkemelerde tek hâkim sistemi asıldır. İlk mahkemelerle Yargıtay arasında ikinci bir kaza kademesinin kurulmasını, partimiz, adalet için yeni bir teminat sayar.
ADALETİN SAĞLANMASINDA KOLAYLIK
MADDE 29
Adaletin sağlanması, ucuz; kolay ve ayni zamanda süratli olmalıdır.
Bu gayeleri, zamanımız icaplarına ve memleketimizin sosyal ve ekonomik şartlarına uygun olarak gerçekleştirmek emelindeyiz. Bunun için de usul kanunlarımızda değişiklikler yapılacaktır.
MADDE 30
Adalet cihazlarımızı meydana getiren mahkemelerimizin derli toplu bir kuruluş sistemine bağlanması lâzımdır. Mahkemelerimiz dereceler, görevler ve yetkiler itibariyle muntazam /bir düzene göre kurulmalıdır.
TEVKİF VE CEZA EVLERİNİN AYRILMASI
MADDE 31
Suçtan sanık olanlarla, suçlu oldukları için ceza çekmekte olanlar ayni yerde tutulamazlar. Bu sebeple tevkif evlerinin ceza evlerinden ayrı kurulması zaruridir. Ceza evlerinin, insanlığa yakışır şartlara uygun olarak düzenlenmesi icap eder. Sağlık, sosyal ve medenî şartları bakımından ceza evlerinin, ceza çekenleri manen yok etmemesi ve cemiyete uslanmış ve yükselmiş birer vatandaş olarak iade etmesi için gerekli tedbirler alınmalıdır.
ÇOCUK SUÇLULAR VE ISLAH EVLERİ
MADDE 32
Çocuk suçluların, özel bir ihtimam ve bakım ile yargılanmaları için, büyük şehirlerden başlayarak özel mahkemeler kurulmasını ve cezalarını çekeceklere ayrı ıslâh evleri açılmasını lüzumlu görmekteyiz.
HAK’A EN KISA YOLDAN VARMA İMKÂNLARI SAĞLANMALIDIR
MADDE 33
Hakkın fiili olarak yerine getirilmesi, mahkemece verilen kararın çıkması için geçen zamandan çok daha kısa bir zamanda gerçekleşebilmelidir. Bunu temin için de, icra usullerinde lüzumsuz sürüncemeleri önlemek ve hakka en kısa yoldan varma imkânlarını sağlamak lâzımdır.. Partimiz, bu maksatları elde etmeğe elverişli bulunan tekmil kanun tedbirlerinin alınmasına çalışacaktır.
MİLLİ EĞİTİM İŞLERİ
MİLLİ EĞİTİMDE “EĞİTİM VAHDETİ”
MADDE 34
Maarif sistemimizde Millî Eğitim ve öğretim vahdeti prensibi taraftarıyız.
MİLLİ EĞİTİM VE ÖĞRETİMİN YURT İHTİYACINA GÖRE TANZİMİ
MADDE 35
Umumî ve meslekî eğitim ve Öğretim; yurt ihtiyaçlarını karşılayacak umumî bir plana göre tanzim edilmeli ve gelecek nesillerin; Yalnız ilim ve teknik bilgi ile değîl, milli ve insani manevi kıymetlerle de teçhizine çalışılmalıdır.
İLÖĞRETİMDE SEVİYE BİRLİĞİ
MADDE 36
İlk öğretim, maârif sistemimizin temelini teşkil etmektedir. Bütün ilkokul öğretmenlerinin aynı ruha ve aynı seviyede bilgiye sahip olmaları esasının göz önünde tutulmasını, bunlar arasında farklı zümrelerin teşekkülüne meydan verilmemesi bakımından, lüzumlu görmekteyiz.

ORTA TAHSİL KURUMLARINDA İSLÂH VE TAKVİYE
MADDE 37
Orta tahsil kurullarını, gerek program ve talimatname, gerek laboratuar ve kütüphane gibi öğretim vasıtaları bakımından ıslah ve takviyeye muhtaç görmekteyiz. Yüksek Öğretime basamak olan liselerin, bu maksadı sağlayacak duruma getirilmeleri lâzımdır.
TEKNİK ÖĞRETİM KURUMLARI VE EKONOMİK KALKINMAMIZDAKİ ROLÜ
MADDE 38
Muhtelif derecelerdeki teknik öğretim kurumlarını yurdun her tarafına yaymak yönündeki çalışmaları, eğitim ve öğretim cihazımızın ekonomik kalkınmamızda da Vazife alması bakımından, yerinde bulmaktayız. Bu çalışmaların iktisadi ihtiyaçlarımıza göre ayarlanmasını lüzumlu görmekteyiz.
YÜKSEK ÖĞRETİM KURULLARININ TAKVİYESİ
MADDE 39
Yüksek öğretim meselesinde keyfiyete önem verilmesi lüzumuna kaniiz. Bütün yüksek öğretim kurumlarımızın bu esasa göre takviyesini ve Garp da ki benzerleri seviyesine eriştirilmesini istiyoruz.
ÜNİVERSİTELERİ MUHTARİYETİ
Üniversiteler, ilmî ve idarî muhtariyete sahip olmalıdırlar.
Muhtelif ilim şubelerinde, çalışmak üzere, üniversite içinde, araştırına enstitüleri kurulmasını ve memlekete ait araştırmalara bilhassa önem verilmesini istiyoruz.
HER TÜRLÜ FİKİR HAREKETLERİ, SİYASİ VE İDARİ TESİRLERDEN UZAK KALMALIDIR.
MADDE 40
İlmin, tekniğin, güzel sanatların sür’atle gelişmesini sağlamak için bütün, vasıta ve tedbirlere başvurmak, bu cümleden olarak ehliyet ve istidatları teşvik etmek, Kütüphaneler, Müzeler, Tiyatrolar, Konservatuarlar kurmak, ciddi neşriyata yardımda bulunmak.
Türk dilinin millî bünyesine uygun olarak süratle gelişmesi yolundaki çalışmalara yardım etmek, kısaca, yurdumuzda millî ve insanî kültür seviyesinin yükselmesini sağlayacak her faaliyeti desteklemek, kanaatimizce devletin başlıca vazifelerindendir. Ancak ilmin, sanatın ve türlü fikir faaliyetlerinin siyasî ve idarî müdahalelerden uzak kalmasını,  demokrasinin değişmez bir esası olarak kabul ediyoruz.
ÖĞRETMENLERE TERAKKİ VE TEMAYÜZ HAKKI
MADDE 41
Kabiliyet ve kudreti müsait olduğu takdirde, bir ilkokul Öğretmeninin, öğretim derecelerini tamamlayarak, üniversite profesörlüğüne kadar yükselmesine imkân sağlanmalıdır.
DOĞU BÖLGEMİZDE KÜLTÜR MERKEZLERİ KURULMALIDIR
MADDE 42
Doğu bölgesinde, her derece ve şubede okulları ve nihayet Fakülte ve Enstitüleri ile kültür merkezleri kurmak lüzumuna inanıyoruz.
İKTİSADİ SAHADA ÖZEL TEŞEBBÜS VE SERMAYENİN MEVKİİ
Sanayi işleri:
MADDE 43
İktisadî hayatta özel teşebbüs ve sermayenin faaliyeti esastır.
Onun için hususî teşebbüs ve sermayeye serbestlik ve güvenle çalışmak şartları ve yeni, yeni iş sahaları sağlanmalıdır.
Faaliyet sahaları iyice hudutlanmak şartıyla, özel teşebbüslerle devlet teşebbüslerinin yekdiğerine engel olmadan ve karşılıklı yardım suretiyle bir birini tamamlayıcı bir ahenk içinde, çalışmalarının hem mümkün ve hem de faydalı olduğuna inanıyoruz.
DEVLET İKTİSADİ FAALİYETLERİNİN HUDUTLARI TAYİN VE İLÂN OLUNMALIDIR
MADDE 44
Özel teşebbüs ve sermayenin istikrar ve güvenle çalışması bakımından devlet iktisadî faaliyetlerinin hudutları kesin olarak belirtilmelidir. Bunun için:
a) Devletin ele alacağı işlerin uzun vadeli umumî bir plâna bağlamak suretiyle önceden herkesçe bilinmesi imkânının temini,
b) Devletin iktisadî hayatı tanzim yolunda alacağı tedbirler ile Gümrük, Tekel ve para politikası gibi iktisadî hayatla sıkı sıkıya ilgili konularda takip edilecek ana istikametlerin, yine herkesçe bilinmek üzere, önceden tayin ve ifadesini, lüzumlu görmekteyiz.
DEVLET İKTİSADİ TEŞEBBÜSLERİNİN MAHİYETİ
MADDE 45
Devletin doğrudan doğruya girişeceği iktisadî teşebbüsler şu mahiyette olmalıdır.
a) Özel teşebbüs ve sermayenin yetip erişemiyeceği, yahut yeter ve yakın kâr görmediği için girişemeyeceği, fakat, bütün ekonomik faaliyetlere müessir olacak ve memleket müdafaasını sağlayacak mahiyetteki teşebbüslere girişmek; bilhassa ana sanayii ve büyük enerji santralarını kurmak, bugün olduğu gibi demiryolu, liman, su işleri yapmak; büyük taşıt vasıtaları inşa etmek ve işletmek.
b) Milletin, gelecek nesillere de şâmil, daimî, menfâatleri bakımından devlet elinde bulunması, daha faydalı olan büyük Maden ve Orman işlenmeleri kurmak.
Devlet, girişeceği iktisadî işlerde, kazanç Maksadından ziyade, benzeri özel işletmeleri sarsmamak kaydiyle millî ekonominin gelişmesi ve halk ihtiyarlarının karşılanması gayeleri ile hareket eder.
c) Devlet işleriyle, benzeri özel işletmeler hiçbir surette birbirinden farklı muamele ve şartlar altında bulundurulmamalıdır.
DEVLET İKTİSADİ FAALİYETLERİNİN DÜZENLENMESİ
MADDE 46
Devlet iktisadî faaliyetleri; düzenlemek yolunda alacağı tedbirlerde, iktisadî hürriyetini ortadan kaldıran fiilî inhisarları, milli emek ve sermayenin israfını, umumî menfaate ve içtimaî adalete aykırı istismarları önlemek gibi maksatlarla hareket eder.
SANAYİİN TEŞVİK VE HİMAYESİ
MADDE 47
Memleketin ham maddesini kullanan, halkın zaruri ihtiyaçlarını karşılayan, geniş işçi zümrelerine geçim sahaları sağlayan, dünya piyasalarına göre de rantabl olan sanayii ile, umumiyetle ziraat sanayii ve küçük sanayiden millî ekonomi bakımından himayeye muhtaç görülenler ve halkın bilhassa köylümüzün boş zamanlarını kıymetlendiren el sanatları, devletçe himaye ve teşvik olunmalıdır. Bu esaslara göre tanzim edilecek bir “Sanayii Teşvik Kanunu” projesini Yüksek' Meclise sunmak kararındayız.
Sanayimizin kuruluş ve işleyişinde “En iyiyi, en ucuza maletmek” hedefini daima göz önünde bulundurmak icabeder.
DEVLET İŞLETMELERİNİN, ÖZEL TEŞEBBÜSLERE DEVRİ
MADDE 48
Devlet tarafından kurulan ve programın 45. maddesinde yazılı vasıfları haiz olarak tesis edilmiş bulunan Devlet İktisadi Teşebbüsleri ve İşletmecilerinin dışında kalan devlet işletmeleri elverişli şartlarla özel teşebbüslere devredilmelidir.
BALIKÇILIK TİCAET VE SANAYİİNİN İNKİŞAFI
MADDE 49
Milli servetimiz olan ve memleket için büyük faydalar vaad eden balıkçılığı ve her çeşit balık sanayi ve ticaretinin inkişafını sağlamak ele alacağımız mevzulardandır.
İKTİSADİ DEVLET TEŞEKKÜLLERİNDE RANDIMAN VE RANTABİLİTE 
MADDE 50
İktisadî devlet teşekküllerinde verimlerin geniş ölçüde arttırılmasının ve masraflarının mühim nispetlerde azaltılmasını mümkün görmekteyiz. Bu teşekküllerin idaresinde randıman ve rantabilite hesap ve esaslarına ve basiretli bir tüccar gibi hareket prensibine sıkı sıkıya bağlanmakla bu hedefe varılabileceğine inanıyoruz.
Bu maksatla iktisadî devlet teşekkülleri idare ve murakabesinin, daha ileri ve bu müesseselerin özelliklerine daha uygun bir şekilde tanzimini ve kanunda değişiklikler yapılmasını zaruri görmekteyiz.
TEKEL İŞLERİ:
TEKEL FABRİKALARININ HUSUSİ TEŞEBBÜS VE SERMAYEYE DEVRİ
MADDE 51
Varidat temini gayesiyle tesis edilerek, bizzat Devlet tarafından işletilmek suretiyle memlekette iş hacmini daraltan, hayatı pahalılaştıran Tekel fabrikalarının elverişli şartlarla hususi teşebbüs ve sermayeye devrine taraftarız. 
Mahiyetleri itibariyle devlet ve amme iktisadî teşebbüslerimden olan, Tekel idaresinin şarap, tütün ve sair fabrika ve işletmeleri gribi, iktisadî teşebbüslerin, 3460 sayılı kanunun teşkil ettiği iktisadî Devlet Tevekkülleri topluluğu; içerisine alınmasını tabii ve faydalı buluyoruz.
İKTİSADİ İDARE CİHAZI, TİCARİ ZİHNİYETLE İŞLETİLMELİDİR
MADDE 52
Devletçilik politikasının devlete yüklediği her türlü ekonomik vazifelerin lâyıkıyla başarılabilmesini, iktisadi idare cihazının iktisadi ve ticari zihniyete ve esaslara göre işletilmesine bağlı görmekteyiz.
TİCARET İŞLERİ
PİYASALARDA EMNİYET VE İSTİKRAR
MADDE 53
Piyasalarda emniyet ve istikrarın sağlanması şarttır. Kat'î zaruret olmadıkça piyasalara karışılmamalıdır. Bu alanda devlete düşen en önemli vazife, rekabetin ortadan kalkmasını veya daralmasını önlemeğe çalışmak olmalıdır.
YAŞAM STANDARDI TABİİLEŞTİRİLMELİDİR
MADDE 54
Türlü sebeplerden ileri gelen hayat pahalılığı, yalnız dar ve sabit gelirlilere zarar veren bir dert olmakla kalmamış, bütün istihsal maliyetlerini arttırmış ve milletlerarası piyasaya uymak zorunda kalan dış ticaretimizi güçleştirmiştir.
Devletin ilgili cihazları, çalışmalarını bu mesele üzerinde toplayarak, iktisadî ve malî hayatın
türlü safhalarında gereken tedbirleri almak suretiyle, yaşama standardı tabiileştirilmeğe çalışılmalıdır.
PARAMIZIN KIYMETİ
MADDE 55
Paramızın kıymetini, serbest piyasa döviz kıymetleriyle memleketimizin iktisadî ve malî durumuna en uygun şekilde ayarlamak ve bu esas üzerinde tam bir istikrar sağlamak (için dikkat etmek ve kararlı olmak gerektiği) zarureti karşısındayız.
Bu yolda gereken tedbirler bir an evvel alınmalıdır.
ZİRAİ KALKINMA
TARIM İŞLERİ:
MADDE 56
Ziraat, millî gelirin en geniş kaynağını teşkil ettiğine ve nüfusumuzun yüzde sekseni ziraatla geçindiğine göre, ziraî kalkınmanın memleket kalkınmasının temeli olacağından yana şüphe yoktur. Bu sebeple, devlet gayretlerinin “Topraktan bol, iyi ve ucuz mahsul almak” hedefinde toplanmasını zaruri görmekteyiz.
ZİRAİ MAHSULÂTIN DEĞERLENDİRİLMESİ VE İSTİHSALİN ARTTIRILMASI
MADDE 57
Memleketimizde ziraat, diğer istihsal şubelerine nispetle, emek ve masrafa en az karşılık getiren iştir. Ziraatta maliyet ve satış fiyatları arasındaki fark, asgarî derecededir. Çiftçinin sattığı, satın-aldığı maddelere nispetle ucuzdur.
Maliyetlerin yükselmesinde tesiri olan amillerle mücadele etmek, diğer taraftan, zirai mahsullerimizin iç ve dış Pazar şartlarının iyileştirme çarelerini aramak yollarıyla, çiftçiyi bu günkünden daha çok kazanır ve daha fazla istihsal yapar hale getirmek, en esaslı gayelerimizdendir.
ÇİFTÇİNİN DONATIMI
MADDE 58
Ziraatımız, âlet, çift hayvanı, makine ve sair vasıta bakımlarından yoksul olduğu gibi, iyi tohum, ilâç ve saire ihtiyaçları da karşılanmış olmaktan uzaktır. Çiftçimizin donatımı işi, zirai kalkınmamızın başlıca konusudur. Bundan başka, çiftçimizi, işine yarayacak teknik bilgi ile teçhiz etmeğe ve istihsal metotlarımızı ıslaha ve daha verimli hale getirmeğe mecburuz. Bütün bu ihtiyaçları memleket ölçüsünde karşılayacak tedbirlerin süratle alınmasına çalışacağız.
ZİRAİ KREDİNİN ARTTIRILMASI
MADDE 59
Ziraî kredi, istihsal hacmiyle mütenasip ve istihsali sür'atle arttırmada esaslı âmil olabilecek -miktar ve mahiyette olmalıdır. Bu bakımdan Ziraat Bankasının faaliyeti ve sermayesinin arttırılması meselesi üzerinde Önemle durulmak lâzımdır. Ayrıca, kooperatifleşme yolu ile kredi varlığına çareler bulunabileceği kanaatindeyiz.
Bunun için, kooperatif hareketini hızlandırmağa ve bundan başka da yer yer çiftçiye kredi yapacak mahallî bankalar kurulmasına çalışacağız.
KOOPERATİF MEVZUUNUN TEVSİİ
MADDE 60
Çiftçimizin, kredi kooperatifler ile olduğu gibi istihsal ve satış kooperatifleri kurmak ve bunları çoğaltmak yolu ile de, takviyesini lüzumlu görmekteyiz.
KURAKLIKLA MÜCADELE
MADDE 61
Ziraî kalkınmamızda büyük ehemmiyeti aşikâr olan kuraklıkla mücadelenin ve sn işlerinin hızlandırılmasını ve genişletilmesini çok lüzumlu görüyoruz.
HAYVANCILIĞIMIZIN ISLAHI
MADDE 62
Hayvancılık, millî gelirde geniş yer tuttuğu gibi, çiftçimizin yardımcısı, büyük bir yurttaş kitlesinin başlıca geçim vasıtası ve en esaslı besin maddelerimizin kaynağı olmak itibariyle de çok önemlidir. Memleketimiz, hayvancılık bakımından geniş imkânlar göstermektedir. Hayvan mevcudunu arttırmak ve cinslerini ıslah etmek yolundaki gayretlerin arttırılmasında maddî fedakârlıklardan kaçınılmaması zaruridir.
ZİRAİ SANATLARIN TEŞVİK VE HİMAYESİ
MADDE 63
Ziraî sanatlara kredi vermek ve gelişmelerine yardım etmek yönünde Ziraat Bankasının esaslı gayretler sarf etmesine ve özel teşebbüs ve sermayeyi de bu sahaya çevirmek için her türlü teşvik ve yardımda bulunmasına ihtiyaç görmekteyiz.
DEVLETİN ÇİFTÇİYE YARDIMI
MADDE 64
Devlet, elindeki mahdut imkânları ziraat işletmeciliğine hasretmektense, bundan sonra bu imkânları çiftçi kitlesinin iyi, bol ve ucuz istihsal yapmasına yardım yolunda kullanmalıdır. Bu maksatla her bölgede yeni yeni örnek çiftlikler, fidanlıklar, hayvan ıslah merkezleri, tohum üretme ve araştırma istasyonları kurmak yolunda çalışılmalıdır.
MADDE 65
Devlet, ucuz ve her bölgenin tabiat şartlarına uygun âlet ve yedek parçaları çiftçinin ayağına götürmeli ve bu maksatla memlekette çok geniş sarf yeri olan basit ziraat âletleri sanayinin süratle kurulmasını sağlamalıdır.
BASİT ZİRAAT ALETLERİ SANAYİÎNİN KURULMASI
MADDE 66
Ziraî kalkınmamızda devletin ağır ve geniş vazifeleri bulunduğuna inanıyoruz. Bu vazifelerin yapılması için, meseleyi bütün genişliği ile toptan ele almak ve işleri, sarf edilecek emek ve paraya nispetle, verimi en çok ve tesiri millî ekonomi bakımından en geniş olanlardan başlamak üzere tertiplemek ve plânlaştırmak lâzımdır.
BİLGİ VE SERMAYENİN ZİRAAT SAHASINA İNTİKALİ
MADDE 67
Bilgi ile çalışan emek sermaye ve teşebbüsün ziraat sahasına dökülmesini, ziraî istihsal ve millî gelirin arttırılmasında önemli bir konu olarak görmekteyiz. Bu maksadın temini için gerekli tedbirlerin alınmasına çalışacağız.
MİLLİ SERVETİMİZİN BÜYÜK ÖNEMİ
ORMAN İŞLERİ:
MADDE 68
Millî servetimizin büyük ve önemli Bir parçasını teşkil eden ormanlarımızın muhafaza ve geliştirilmesi, devletin daima büyük titizlikle üzerinde duracağı bir konudur.
KÖYLÜ, MİLLETİN EFENDİSİDİR
MADDE 69
Köylümüzün kereste, odun, kömür ihtiyacım zamanında ve yeter miktarlarda ve ucuz olarak verme ve bu işlerde köylünün; Devletin imkân ve vasıtalarından da faydalanmasını sağlamak suretiyle köylüyü ferahlatacak ve orman işletmelerinin işlerini ve masraflarını hafifletecek tedbirlerdendir.
MADDE 70
Devlet Orman İşletmelerinin "tevzii" masrafları ile istihsal masrafları fasıllarında mühim nispetlerde tasarruflar yapılabileceğine inanıyoruz.
MADDE 71
Orman mahsulleri fiyatlarındaki yükseklik umumî hayat ve ekonomik gelişmemiz üzerindeki tesirleri göz önünde tutularak bu fiyatlarda indirmeler yapılmasını zarurî ve mümkün görüyoruz.
BÜTÜN ORMAN VARLIĞI VE BÜYÜK ORMAN İŞLETMELERİNİN DEVLET ELİNDE KALNMASI ZARURİDİR.
MADDE 72
Ehemmiyetli tesislerin kurulmasını ve toplu istihsal yapılmasını gerektiren büyük orman işletmelerinin devlet elinde bulunmasını faydalı ve zarurî görmekteyiz. Kurulacak önemli tesisleri karşılayacak büyüklükte olmayan küçük ormanlar, devletin sıkı murakabesi altında, özel teşebbüs eliyle de işletilebilmelidir.
MALİYE İŞLERİ
DEVLETTE SAMİMİLİK, AÇIKLIK VE ŞEFFAFLIK MUTLAKTIR
MADDE 73
Samimilik ve açıklıkla ve çok sıkı bir tasarruf zihniyetiyle tanzim edilmiş denk bütçe malî siyasetimizin esasıdır. İç emniyeti korumak için sağlam bir idare cihazının işlemesine; Dış emniyeti korumak için de millî savunma ihtiyaçlarını karşılamağa yeter bütün masrafları sağlamak, bütçede gözeteceğimiz başlıca, hedeftir. Bütçenin adî masrafları için açık veya kapalı istikraz (borçlanma) yoluna gidilmemeli ve yeni emisyonlardan kaçınılmalıdır.
İÇ BORÇLANMAYI TASVİP ETMİYORUZ
MADDE 74
İstihsal ve milli gelirin süratle artmasını sağlayacak işlere münhasır kalmak üzere dâhili istikrazlar ve iktisadî istiklâlimize uzaktan yakından dokunmayacak, normal şartlarla uzun vadeli dış istikrazlar yapılmasını çok faydalı ve lüzumlu görmekteyiz.
Bütün devlet iktisadî teşebbüsleri için, asıl sermayenin yanında obligasyon çıkarmak usulünden faydalanılmasını, devlet bütçesinin yükünü hafifletmek bakımından lüzumlu sayarız.
VERGİLERDE İCTİMAİ ADALET ŞARTTIR
MADDE 75
Vergilerin içtimaî adalet kaidelerine uygun ve yurttaşların ödeme kabiliyetleriyle mütenasip olmasını ve vergi sistemimizde, vasıtalı vergilerden ziyade vasıtasız vergilere daha geniş yer verilmesini gerekli buluyoruz. Şahsi takdire dayanan vergî usullerinden, vergi mahiyeti alan iane ve bağış yollarından kaçınılmalını, vergi borcundan dolayı hapis cezasının kaldırılmasını istiyoruz.
MADDE 76
Vergi sistemimizin ıslahı, cibayet usullerinin sadeleştirilmesi ve daha emniyetli ve az masraflı hale getirilmesi suretiyle, yeni vergiler konulmadan dahi, devlet gelirinin artacağı kanaatindeyiz.
MADDE 77
Memlekette iş hacmini daraltan istihsâl maliyetlerine doğrudan doğruya tesir yaparak dış piyasalarla mübadeleyi güçleştiren veyahut hayat pahalılığının amillerinden olan vergi ve resimlerden değiştirmeler ve indirmeler yapılmasına, hayvan vergisinin birden veya tedrici surette kaldırılmasına taraftarız.
HALKIN MENFAATİ, HAZİNE MENFAATİNDEN ÜSTÜNDÜR
MADDE 78
Partimiz, Maliye işlerinin, hazinene menfaatini halkın menfaatlerinden ayrı ve üsttün görmeyen; İktisadî ve içtimaî prensiplerimize uygun bulunan bir anlaşmayla yürütülmesi lüzumuna kanidir. Bu esasın gerçekleştirilmesi yönünde, kazaî ve idarî müeyyideler konulmasına çalışacağız.
BAYINDIRLIK VE ULAŞTIRMA İŞLERİ
MADDE 79
Millî ekonominin gelişmesini geciktiren sebeplerden birisi de ulaştırma ekonomimizin yetersizliği ve pahalılığıdır. Ulaştırma işlerimizi bu görüşün gerekli kıldığı önemle ele almak fikrindeyiz.
MODERN YOLLAR İNŞÂA EDİLECEK VE EN ÜCRA KÖYLERE DAHİ ULAŞIM SAĞLANACAK. GİDEMEDİĞİMİZ YERLER BİZİM DEĞİLDİR.
MADDE 80
Modern yol yapım tekniği, büyük vasıtalara, makinelere ihtiyaç göstermektedir.
Köy, bucak yolları dışındaki yapımın merkezden idaresini, esaslı bir plân içinde büyük yol şebekeleri kurulmasını, bunların devamlı tamir ve bakıma tabi tutulmasını zarurî görüyoruz. Bu bakımdan kanunlarımızda değişiklikler yapılmalıdır. Özel kanununa göre, köy ve bucak yollarının süratle yapılması göz önünde tutulmalıdır.
MADDE 81
Demiryollarımızın inşasına devam olunmalıdır. Demir yollarımızı besleyecek kara yolları ile limanlar, depo ve antrepoların, birbirlerini tamamlayıcı surette yapılmalarını ulaştırma sistemimizin içinde görüyoruz.
ULAŞTIRMA VE AKARYAKITTA UCUZLUK
MADDE 82
Ulaştırmada ucuzluğa sağlamak için her türlü taşıt vasıtalarını ve yedek parçalarının memlekete getirilmesinde kolaylık gösterilmesini, akaryakıt fiyatlarının ucuzlatılmasına çalışılmasını zarurî bulmaktadır,
MADDE 83
Umumiyetle ulaştırma, depo ve antrepo ücret ve tarif elerinin millî ekonomiye uygun olarak tespiti "Varant" usulünün tatbiki, gözettiğimiz hedeflerdendir,
İSTİKBÂL GÖKLERDEDİR
MADDE 84
İstikbal hava nakliyatındadır. Bu konu üzerinde Önemle duracağız.
TÜRK İHRACATI MİLLİ VASITALARLA YAPILACAKTIR
DENİZCİLİK, TÜRK’ÜN, BÜYÜK MİLLİ ÜLKÜSÜDÜR.
MADDE 85
Devlet deniz işletmeciliği ile ilgili bütün vasıtalarımızla tesis ve teşekkülleri bir idare altında toplamayı gerekli buluyoruz. Özel şahıslar elindeki deniz işletmeciliğini ve şilepçiliğini himaye etmeliyiz. Türk ihracat mallarını, millî vasıtalarımızla dış pazarlara götürmek gayemiz olmalıdır. Memleketimizin üç tarafı denizle çevrilidir. Coğrafi durumumuz, endüstrisi, ticareti ve sporu ile bize, en ileri denizci bir millet olarak yetişmek fırsat ve kabiliyetini vermektedir. Denizciliği,"Türkün büyük, millî ülküsü” olarak kabul ediyoruz.
YURTTA SU MESELESİ HALK İÇİN VE LEHİNE İMAR, İNŞÂA VE İHYA EDİLECEKTİR
MADDE 86
Çiftçimiz bir taraftan sel ve taşkınların tahripleri diğer taraftan, kuraklığın acı neticeleri ile daima karşı karşıyadır. Yurtta su meselesi, sağlık bakımından da çok büyük bir önem göstermektedir. Bu sebeplerden, su işlerimize daimi artan bir hızla devam olunmasına çalışmak hedefimizdir. Bu konuda başlanmış işler bitirilmeden yenilerine başlamamak, halin icabıdır. Küçük su işleri üzerinde de ayrıca önemle durulması, bu işlerde halkın ve ilgililerin de iştirakini sağlayacak tedbirler ve müeyyideler aranmalıdır.
MİLLİ BÜNYEYİ KEMİREN HASTALIKLAR
UMUMİ SAĞLIK İŞLERİ
MADDE 87
Nüfusumuzun ve istihsal kudretimizin çoğalması davasında büyük bir amil olan umumî sağlık işlerimiz, artan bir hızla ve plânla yürütülmek ihtiyacındadır. Bunun için, bütçeden, yeterli tahsisat ayrılmasını, sıtma başta olmak üzere, millî bünyeyi kemiren bütün hastalıklarla esaslı surette mücadele imkân be vasıtalarının sağlanmasını ve bu maksatla ilgili Bakanlıklarla da iş birliği yapılmasını, Partimiz, memleketin en büyük ihtiyaçlarından sayar.
Demokrat Parti (DP) Kurucuları
07 Ocak 1946, TBMM - Ankara
M. Celâl Bayar: Eski Başbakan
A. Adnan Menderes: Aydın Milletvekili
Fuat Köprülü: Kars Milletvekili
Refik Koraltan: İçel Milletvekili