Demokratlar Kulübü Başkanı Ali Naili Erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demokratlar Kulübü Başkanı Ali Naili Erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2015 Pazartesi

21 Temmuz 1946 faciası unutulmadı, unutulmayacak ve asla unutturulmayacak!..

1946 seçim faciası!..
Prof. Dr. Mustafa ARMAĞAN
Seçim tarihimizin gelmiş geçmiş en şaibeli, en lekeli ve sakat seçiminin (21 Temmuz) 1946 yılında yapılan "ilk çok partili seçim" olması (büyük bir utanç ve) tam bir ironidir. 
Demokrasiye geçtik, geçiyoruz derken Tek Parti yönetiminin dizginleri bırakmamakta ne denli ısrarcı olduğu ve girilen demokrasi yolundan her an dönebileceği niyetini teşhir eden kritik bir hadisedir bu.
Yıllardan 1946, aylardan Eylül’dür… Demokrasi tarihimizin ilk tek dereceli genel seçimi yapılalı iki ay olmuştur. “Cumhuriyet” gazetesi sahibi Nadir Nadi, Mersin Asliye Ceza Mahkemesi’nden bir celp kâğıdı alır. Duruşmaya çağrılmaktadır. Suçum ne? diye araştırınca şaşırtıcı bir gerçekle burun buruna gelir. Meğer 21 Temmuz 1946 seçimlerinde muhabirleri Mersin’de “bir CHP görevlisinin cebinden çıkardığı bir tomar zarflanmış oy pusulasını herkesin gözü önünde sandığa attığını görmüş”, haber de ertesi günü gazetesinde çıkmıştır. Sandık görevlisi mahkemeye başvurmuş ve işin ilginç tarafı gazeteyi mahkûm ettirmiştir! Yolsuzluğu yapan değil, haber veren suçludur… (“Perde Aralığından”, 1991, s. 301-302.)
Ne var ki, 46 seçimlerindeki yolsuzluk ve usulsüzlükler saymakla bitecek gibi değil. Bu, demokrasiye sürülmüş kara bir lekeydi ve üstelik bunu itiraf edenlerin arasında bizzat CHP yöneticilerinin, hatta İsmet İnönü’nün de bulunması durumun vahametini ortaya koyar. Kimsenin gizleyemeyeceği karanlık işler çevrilmişti ve bunlar çuvala sığacak cinsten değildi.
Tansiyon daha seçimden önce yükselmişti. İzmir’in bir köyünde bir DP’li yönetici yaralanmıştı. Daha vahimi, Aydın’da seçimden 48 saat önce bir DP ocak başkanı, bir öğretmen ile Menderes’in çiftlik kâhyasının öldürülmüş olmasıydı.
Bir başka facia daha: 
Oylar devlet görevlisi olan yetkililer önünde ‘açık’ olarak sandığa atılacak ve ‘gizli’ olarak ‘bir gün sonra’ sayılmaya başlanacaktı. Neden oy açık, neden sayım gizli ve neden bir gün sonra? Seçmenin baskı altında tutulmasından başka bir amaç da oylar iktidarın istediği yere verilmemişse ne yapıp edip verdirmekti.
Az daha unutuyordum, seçim kanunu gereği sayılıp sonucu ilan edilen oylar hiç bekletilmeden yakılarak imha edilecekti! Yargıç güvencesi gibi lüksleri hiç saymıyorum!
Seçim yapılır yapılmasına ama sonuçlar bir türlü açıklanamaz. Aslında her şey göz önünde cereyan etmiştir. Sonuçların ilanına da gerek yoktur. Zira oylar göstere göstere atılınca sandık başında bulunanlar hangi partiye kaç oy atıldığını önlerindeki kâğıda not etmişlerdir! Rakamlar havada uçuşur ama kesin sonuçlar ancak üç gün sonra açıklanacaktır.
Kendi hesabına göre kazandığını zannettiği seçimden Demokrat Parti yenilmiş, sadece 62 milletvekili çıkarabilmiştir. CHP’nin koltuk sayısı 397 olmuş, 3 de bağımsız milletvekili seçilmiştir.
İtirazları, protestoları, şaibe iddialarını tutmayın gitsin. İlki 40 bin kişiyle İzmir’de, ikincisi bin kişiyle Bursa’da ve devamında Konya, Adana ve Ankara’da gerçekleştirilen büyük mitinglerin ardından Ankara’ya gelen Fevzi Çakmak’ı karşılayan 40 bin kişilik kalabalık iktidara gözdağı verir. İstanbul’dakiler sesini çıkaramazlar, çünkü sıkıyönetim vardır! Celal Bayar’ın şiddetli bir protestosunu yayınlayan iki gazete anında kapatılır.
Meclis açılınca muhalefet şansını orada denemek ister ama itirazlar iktidar milletvekilleri tarafından reddedilir. Lakin ilk defa oyunun derdine düşen halkın itirazları bitecek gibi değildir. Karşılarına bu defa jandarma baskısı çıkarılacaktır.
Senirkent faciası
Hataylı Demokratların İnönü’ye çektikleri 23 Temmuz tarihli telgraf, zulümleri yansıtan bir ayna gibidir. Hataylılar oy verme işlemleri sırasında iktidarı tutan memurlar ile jandarma subay ve erlerinin “adeta mezalim şeklini alan tazyik, tehdit, süngü ve dipçikle döğme ve yaralama fiilleri biz Hataylıları kalbimizden yaraladı. Döğüldük, söğüldük, hapsedildik, dipçik ve süngü ile yaralandık, mukaddes haklarımız olan oylarımızı kullanırken, sandık başında, milletin gözü önünde koğulduk” diye şikayette bulunmakta ve bir zulümleri araştırma komisyonu kurulmasını talep etmektedirler.
Yalnız Hataylılar mı? Seçim sırasında ve sonrasında yapılan zulümler 1 Şubat 1947 tarihli “Tasvir” gazetesine olanca çıplaklığıyla yansır. Zulüm Isparta Senirkent’te de bütün dehşetiyle yaşanmıştır. Senirkentli mağdurlar jandarmanın yaptıklarını aylar sonra Noter’e tasdik ettirip gazete göndermişlerdir. Özetle şu zulümler icra edilmiştir:
1) Bir iskemlenin ayaklarına vatandaşın ayaklarını geçirip sandalyenin üzerine oturtulan jandarmanın yardımıyla ayakları patlayıncaya kadar dövmek,
2) Ağızlarına gem vurularak üstlerine bindirilen erlerle çeşme yalaklarından hayvanlar gibi suç içmeye götürülmek,
3) Islak ve karanlık bodrumlara hapsedilip üzerlerine 20-25 teneke su dökmek,
4) Şapkalarını çıkarıp içini pislikle doldurduktan sonra giymeye zorlamak, hatta şapkanın içindekileri içirmek,
5) Yüzüstü yere yatırıp namuslarına tecavüze yeltenerek mağdurlara dehşet vermek,
6) Soğuk gecelerde su dolu havuzlara atmak ve boğma tehditlerinde bulunmak…
Daha bunlar hepsi değildir ve mazlum olan bir tek Senirkent de değildir.
İnönü’nün itirafı
Ayyuka çıkan hile ve zulüm şikayetleri İsmet Paşa’nın kulağına gitmemiş olamaz. Ancak o bunlara kendisi dışında olmuş bitmiş şeyler gözüyle bakmayı tercih edecektir. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı da yapmış olan Tahsin Banguoğlu, 1947 yazında İnönü’nün kendisini Florya’ya çağırdığını ve şunları söylediğini anlatır (Tercüman, 26 Mayıs 1986):
“Biliyor musun ne?, dedi. Bunlar bana demek isterler ki ‘Paşa, sen diktatörlükten vazgeçmek istiyorsun. Peki, bırak biz kendimize yeni bir diktatör buluruz.’ Halbuki ben diktatörlükten vazgeçmek değil, diktatörlüğü kaldırmak istiyorum. Vallahi onlar benden daha iyi bir diktatör bulamazlar.”
Siz bunu bir kenara kaydedin, ben İnönü’nün başka sözlerini özetleyerek aktarayım:
“Bu seçimlerde yapılan hilelerden haberim olmamıştır. Başbakan ve İçişleri Bakanı’nı çağırdım. Kim yaptı, kim yaptırdı, diye sordum. Haberleri olmadığını söyleyip reddettiler. Sonra İçişleri Bakanı istifa etti ve seçim hilelerinin vebali Parti’nin üzerine kaldı. Seçim hileleri bizde eski bir hastalıktır. Tek Parti zamanında bile bu hastalığı önleyememişizdir. Hatırlarım, bir defasında İstanbul Valisi bir seçimden sonra gelip anlatmıştı: Sandıklar açılmış, oylar sayılmış ve Kâzım Karabekir’e 2 oy çıkmış. Durumu Ankara’ya bildirmiş. Ankara ‘Bu iki oyu imha et’ diye emir vermiş. O da imha etmiş.” (Milliyet, 1 Ocak 1975.)
Cemil Koçak, Cumhurbaşkanı İnönü ve diğer CHP yöneticilerinin seçim rezaletindeki siyasî sorumluluğu üzerlerine almak yerine alt kadrolara atmalarının aslında 23 yıldır Tek Parti yönetiminin vesayetiyle toplumun bir gün gerçekleşecek olan çok partili seçim için yetiştirildiği iddiasını çürüttüğünü söylemektedir. Aslında bir yerde rejimin ve İnönü’nün böyle bir amaç (benim deyişimle niyet) taşımadıklarının da itirafı olmaktadır bu savunmalar. (İktidar ve Demokratlar, 2012, s. 531-2.)
Dayak yiyen seçmenler
Eski CHP senatörü Sırrı Atalay’ın anılarından aktarıyorum. Kendisi 46 seçimlerinde Lice’de savcı yardımcısıdır. Oy sandığının başına gider. Bakar ki masada sadece CHP oy pusulaları var, halk da sessizce bekliyor. Diğer partilerin oyları nerede? diye sorar. Memur çekmeceden çıkarıp uzatır. Bunun kanunda yeri olmadığını söyleyince kalabalığın dili çözülür. O da bir şey mi derler ve zorla oy kullandırmalarından, gelmeyenlerin oylarının kullanılmasından şikayet ederler. Hatta karakolda 3-4 gencin dayak yemekte olduğunu söylerler. Suçları, masada diğer partilerin oy pusulalarının bulundurulmasını istemekmiş. İçeri almış, bir de dayak faslı geçmişler. Gençleri serbest bıraktırır. İki gün sonra bazı kadınlar yakınlarının jandarma tarafından seçim günü tutuklandıklarını, sıra dayağı çekildiğini ve karakolda tutulduklarını haber verirler. Savcı koşar ve ifadelerini alıp hepsini serbest bıraktırır. (Bir Ömür Politika, 1986, s. 147-9.) http://www.mustafaarmagan.com.tr/1946-secim-faciasi/ 
3 Yorum
Bütün bunlara ragmen bu millet hala Hayri inönü yü Şişli belediye başkanı olarak karşımıza çıkardı.Tarih tekerrürden ibarettir ifadesi yerine gelmiş oldu sanırım. Abdurrahman BİÇER
*
Allahına kurban mustafa armağan. millet tarih öğrensin. çin malı gibi tarihi istemiyoruz. Karaejder SOYSAL
*
Bunların zihniyeti 1946 ne ise 2014 de aynıdır bunlar hırsızlığı o zamandan beri gelenek haline getirmişler. Yavuz,

14 Mayıs 2015 Perşembe

14 Mayıs 1950 – 14 Mayıs 2015, 65. Yıl; BEYAZ İHTİLÂL, Demokrasi, Adalet ve Hukuk Bayramının Hayırlı ve Kutlu Olsun

Hürriyetler; Adalet, Hukuk, Cumhuriyet ve Demokrasi DP'nin kuruluş felsefesidir
Enerji ve Tabiî Kaynaklar ve Devlet eski Bakanlarından Esat Kıratlıoğlu ile Demokrat Parti’nin iktidara gelişini konuştuk. 
(Ankara, YENİ ASYA - 13, 14 Mayıs 2015, Çarşamba-Perşembe) 
Parlamentoda 6 dönem milletvekilliği yapan, AP ve DYP hükümetlerinde Devlet Bakanlığı ile Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı yapan Esat Kıratlıoğlu ile, Demokrat Partinin iktidara gelmesinin 65. yıl dönümü dolayısıyla yaptığımız röportajda, DP öncesini ve DP’nin iktidara geldikten sonraki durumunu, 27 Mayıs darbesini konuştuk. Tarihi hatıralarını dinledik. İlerlemiş yaşına rağmen son derece dinç ve sağlıklı bulduğumuz Kıratlıoğlu ile evinde iki saate yakın sohbet ettik. Demokrat Parti felsefesini “hürriyetlerin genişlemesi ve kalkınma” olarak özetleyen Kıratlıoğlu, DP’nin ilk icraatının ezanı aslına çevirmek olduğunu söyledi. 27 Mayıs darbesinin esas sebebinin Menderes’in ABD ve Almanya’da alamadığı yardımı Rusya’dan istemesi olduğuna dikkat çeken Kıratlıoğlu, “Amerika Birleşik Devletleri, Adnan Menderes’in 8 Haziran’da Moskova’ya gitmesini engellemek ve Rusya’ya ticarî münasebetini engellemek için bu ihtilâli yaptırmıştır” diye konuştu. Kıratlıoğlu ile evinde gerçekleştirdiğimiz röportaj ile baş başa bırakıyoruz.
7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti, kuruluşundan 4 yıl sonra, 14 Mayıs 1950’de milletimizin yüzde 53 oyunu alarak iktidara geldi. Bu 4 yıl da neler yaşandı. Türkiye 14 Mayıs’a nasıl geldi?
7 Ocak Demokrat Parti’nin kurulduğu tarihte ben Adana Lisesi son sınıfta öğrenciydim. Bir sömestre tatili münasebetiyle, karne tatili münasebetiyle Nevşehir’e geldim. O zaman Nevşehir’den belli başlı ailelerin kimseleri şoför mahallinde gider gerisi de kamyonun arkasında giderdi. Ben de o zaman Nevşehir Müftüsü Kıratlıoğlu Hoca’nın oğlu olduğum için bizi şoför mahalline alırlardı. Ve Niğde’ye gittik. Trende okurum diye istasyonda bir gazete aldım. Gazete manşetindeki, Demokrat Parti’nin kurulduğu havadisini öylece öğrenmiş oldum.
Demokrat Parti’nin kuruluş safhasına gelmeden önce şöyle ona doğru bir yaklaşımda bulunalım. Malûm Demokrat Parti’nin dört kurucusu vardır. Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Prof. Fuat Köprülü. Bunlar o zamanki Cumhuriyet Halk Partisi’nin milletvekilleri ve Celal Bayar da başbakanlığını yapmıştır. Adnan Menderes Amerikan Koleji mezunu. Ankara’ya geldikten sonra da hukuk fakültesini bitiriyor. Fakat Adnan Menderes’in hususiyeti hiç Meclis’in kütüphanesinden çıkmayan ve devamlı surette okuyan bir insan.
O günlerde 1945 yılına doğru Türkiye’de bir takım sıkıntılı durumlar var. Hürriyetin daha belirgin bir şekilde vatandaşa intikal ettirilmesi ve bir de Toprak Kanunu var. Türkiye’de toprağın yüzde 80’i büyük toprak ağalarında ve bu toprağın köylüye dağıtılması şekliyle Toprak Reformu Kanunu çıkarıldı. Ve bu Meclis’te bayağı büyük bir gürültü yaptı sıkıntı yaptı. Ve Meclis’in havası değişti. Bir muhalefet meydana gelmeye başladı. Bu muhalefet havası içerisinde İsmet İnönü bir muhalefet partisinin kurulmasının gerekli olduğunu beyan etti.
DÖRTLÜ TAKRİRLE SERBEST SEÇİMLERİN YAPILMASINI İSTEDİ
Dörtlü takrir nasıl verildi?
Muhalefeti kurmak durumunda olan insanlar da biraz evvel bahsettiğim gibi Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Prof. Dr. Fuat Köprülü bunlar dörtlü takrir diye bir takrir verdiler. Bu dörtlü takrir reddedildi. Toprak Kanunu üzerinde ve ondan sonra hürriyetin tam manasıyla vatandaşa intikal ettirilmesi şekliyle çerçevelenen dörtlü takrir reddedilince şiddetli bir muhalefet başladı. Bu arada Adnan Menderes’le Fuat Köprülü o zamanki Vatan Gazetesi’nde çok ağır yazılar yazdılar. Bu yazıların üzerine yanlarında Refik Koraltan’da var. Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü’yü Cumhuriyet Halk Partisi’nden ihraç ettiler. Bunun üzerine Celal Bayar önce milletvekilliğinden sonra da Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa etti. Ve işte bu hava içerisinde 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti kuruldu. Bu parti kurulduktan sonra ilk seçimde ki zaten kuruluşundan 4-5 ay sonra seçim yapıldı. DP, bu ilk seçimde 62 milletvekili çıkardı. Gerisini tabiî Cumhuriyet Halk Partisi aldı.
ARSLANKÖY VE SENİRKENT HADİSESİ DEMOKRAT PARTİ FELSEFESİDİR
O seçimde uygulanan seçim sistemi nasıldı?
O zaman seçim kanununa göre oylar açık verilir, tasnif yani sayım gizli yapılırdı. Bu durum karşısında Türkiye’de iki hadise oldu. Birisi Arslanköy, birisi de Senirkent. Bunun birisi Mersin’e bağlı birisi de Isparta’ya bağlı. Bu iki köyün ahalisi sandığı aldılar açıkça oy vermelerine rağmen jandarmaya teslim etmediler. “Sandıkları gözümüzün önünde bizim olduğumuz mekânda sayacaksınız” dediler. .
Bu kabul edilmeyince köylüler sandıkları vermediler. Bunun üzerine o dönem Isparta’da ağır ceza mahkemesi olmadığından Konya’ya ağır ceza mahkemesine sevk edildiler. Ne kadar köylü varsa, çoluk, çocuk, yaşlı, ihtiyar, kadın, kız yayan Konya Ağır Ceza Mahkemesi’ne götürüldüler ve yolda giderken de bunlara çok eziyet ettiler. Affedersiniz eşekle gidiyorlardı. Yolda bu hayvanların gübrelerini bunların ağzına soktular. Çok eziyet ettiler.
Ve o günkü hadise Arslanköy ve Senirkent hadisesi Demokrat Parti felsefesinin vatandaş tarafından nasıl bir iştiyakla nasıl bir arzuyla kabul edildiğinin çok açık bir göstergesidir. Bu arada parti Meclis’e girdi ve ilk sıkıntı 1947 yılı bütçesinde oldu. 1947 yılı bütçesi görüşülürken, sözcü rahmetli Menderes’ti. Rahmetli Menderes çok ağır bir konuşma yaptı ve bunun üzerine Başbakan Recep Peker kürsüye çıktı ve Menderes’e “Sen bir psikopatsın” dedi. Bunun üzerinde Meclis karıştı ve Demokrat Parti Meclis’i terk etti ve DP Meclis’ten çekilme kararı verdi. Sine-i millete dönme tabiri işte o zaman meydana çıktı ve sine-i millete dönme kararı alındı. İsmet İnönü harekete geçti ve Celal Bayar’la görüşerek Bayar’ı ikna etti. O arada Demokrat Parti’nin büyük kongresi toplandı.
DP’NİN KURULUŞ FELSEFESİ HÜRRİYETLERDİR
Bütün bunlar olurken “hürriyet misakı kararı” alındı. Bu karar nedir? DP için bir dönüm noktası mıdır?
Demokrat Parti büyük kongre kararı almasından sonra ‘Hürriyet Misakı’ diye bir karar alındı. Bu kararın içerisinde Demokrat Parti’nin kuruluş felsefesinde öngörülen hürriyetin, insan haklarının, vatandaşın haysiyetinin kanun altına alınması ve devletin garantisi altında olması ve bununla ilgili kanunların çıkarılması vardı. Ve bu arada gürültüler patırtılar başladı ve büyük bir Meclis mücadelesi başlarken İsmet Paşa yine devreye girdi ve Celal Bayar’ı dâvet etti. Celal Bayar’la konuştuktan sonra 12 Temmuz 1948 Beyannamesi neşredildi. Bu beyannameye göre Hürriyeti Misakı kararlarının ilk seçimde dikkate alınacağını ve ilk seçimlerin bu şartlar altında yapılacağı ortaya konuldu. Bunun üzerine buzlar çözüldü ve Meclis’te sükûnet hâkim oldu.
Ama bu sefer Demokrat Parti içerisinde sorunlar vukuu buldu. O zaman Osman Bölükbaşı ve Demokrat Parti İstanbul İl Başkanı avukat Kenan Öner, eski hariciye nazırlarından Yusuf Kemal Tengirşek, Hikmet Bayur ve Fevzi Çakmak, “Bu durum bir muvazaadır. İki parti artık particilik oynuyor, bunlar birbirlerinin ensesinde olmayan, ama birbirlerinin yanında kardeş olan parti oldu” dediler. Ve partiden istifa ederek Millet Partisi’ni kurdular.
Bu durumların neticesinde seçimlere yaklaşırken seçimlerden üç beş ay önce yeni bir Seçim Kanunu kabul edildi. Bu yeni seçim kanununa göre, Yüksek Seçim Kurulu teşekkül ettirildi. Bu Yüksek Seçim Kurulu üyeleri Yargıtay ve Danıştay üyeleriydi ve aynı zamanda gizli oy açık sayım açık tasnif esası kabul edildi. Ve 14 Mayıs seçimlerine bu şekilde gidildi.
14 Mayıs 1950’de, vatandaş yüzde 53’e yakın bir oyla Demokrat Parti’yi iktidara getirdi. Bu Seçim Kanunu görüşülürken Demokrat Parti “nisbî temsili” savundu. Ama bunu Cumhuriyet Halk Partisi kabul etmedi. Ekseriyet sistemi ise bir bölgede bir oy fazla alındığı takdirde oradaki milletvekillerini o parti çıkarıyor. Cumhuriyet Halk Partisi bu nisbi temsili kabul etmedi ve kendi tuzağına düştü. Ekseriyet olduğu için arada uzun boylu bir fark yoktu ve buna rağmen DP’nin karşısında CHP o zaman 64 milletvekili çıkardı. Gerisini tamamen DP aldı.
DEMOKRATİK SEÇİMLE GELEN İLK BAŞBAKAN MENDERES
Seçim olduktan sonra neler yaşandı? Ülke de durum nasıldı?
Seçim sonuçlarına göre Demokrat Parti’nin başkanlığı altında hükümetin kurulması kesinleşti. Bunun üzerine rahmetli Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a çıktı. “Fuat Köprülü’nün başbakan olması hepimizin arzusudur. Bilge kişi, âlim kişi Fuat Köprülü’dür. Onun başbakan olmasını arzu ediyoruz” dedi.
Celal Bayar, Menderes’i dinledikten sonra “Benim başbakanım sensin” dedi. Böylece Adnan Menderes cumhuriyet tarihinin ilk demokratik seçimle gelen başbakanı oldu.
O günlerde Türkiye’nin durumu sıkıntılıydı. Türkiye yeni bir harpten çıkmıştı. O tarihlerde Avusturya’da üniversite talebesiydim. Oradaki demokratik hareketleri de görüyordum, yaz aylarında Türkiye’ye geliyordum. Oradaki durumla buradaki durumu mukayese ediyordum.
Türkiye’nin o günkü şartlarında 1950’lerin başlarında durumu sıkıntılıydı. Asfalt yol yok, hava yolları yok. Ben Viyana’ya okumaya gidiyorum. Viyana’yla Türkiye’nin arasında uçak seferleri yok. Trenle de gitmek dövizle oluyordu. Vapurla İstanbul’dan İtalya’nın Napoli şehrine giderdik. Napoli’den trene biner Avusturya’ya giderdik. Türkiye harbe girmedi, ama harbe girmiş kadar o zamanın şartları içerisinde çok büyük bir ordu besledik. Bütün memleketin geliri orduya gitti. Silâha gitti, ordunun beslenmesine gitti.
O günleri ben hatırlıyorum. Şeker bulamazdık, çayımızı pekmezle içerdik. Tabiî 1947-48’li yıllardan 50’li yıllara gelene kadar ekmek karnesi vardı. Hâlâ o ekmek karnelerini muhafaza eden arkadaşlarımız var. Biz Anadolu’da ekmek karnesinin sıkıntılarını çekmedik. Çünkü Anadolu’da yufka ekmek yapılır, üç aydan üç aya mahallenin hanımları toplanır, “keşik” denen yufka ekmeği yardımlaşma ile yaparlardı. Bu ekmekler üç-dört ay ıslatılarak yumuşatır ve yenilirdi. Şimdi biz böyle alıştığımız için, sıkıntı çekmezdik.
DP, iktidara gelir gelmez ezanı aslına çevirdi
Eski̇ Bakan ve Mi̇lletveki̇li̇ Esat Kıratıioğlu: DP’ni̇n i̇lk çıkardığı kanun ezanla i̇lgi̇li̇ydi̇. İnsan hak ve hürriyetleri itibariyle, DP dönemi bugünkü yaşadığımız hürriyetsizliklerden daha iyiydi. DP döneminde ihtilâl havasında dahi bir öğrenci Başbakanın yakasına yapışıyor ve o öğrenciyle ilgili en ufak bir işlem yapılmıyor.
BUĞDAYI GİZLİCE ALIP EVİMİZE GETİRİRDİK
O günlere ait bir hatıranız var mı?
Hiç unutmam; o harp esnasında babam bir gün bana gelip, “Oğlum ahırdan eşeği çıkar, mezarlığa iki çuval buğday getirecekler onu alıp getireceğiz” demişti. Mezarlığa gittik oraya iki çuval buğday geldi onu eşeğe yükleyip, eve gizlice getirdik. Küçük bir tane odamız vardı onun içerisine koyduk, ağzını da kapattık, alçıyla ördük. Çimento falan da yoktu o zaman. Çimento o zaman bakkallarda çuvalın içinde satılırdı. Böyle inşaat için falan kullanılmaz, yani çanak çömlek kırıldığı zaman onları yapıştırmak için alınırdı.
Şeker yok, çimento yok. Şimdi bu şartlar altında teslim alınmış bir Türkiye. Tabiî bu harp etkisi altındaki Türkiye. Bu arada tabiî şunu ben ifade edeyim 1923 yılında Cumhuriyet kurulduğu zaman, bakanların oturacağı sandalye yoktu, masa yoktu, otomobil yoktu. Ankara’da bugünkü Hacetttepe Üniversitesi’nin bulunduğu yerde bir taş mektep vardı. O taş mektepte kabine toplanırdı ve sınıflarda toplanırdı. Bakanların oturduğu masa öğretmenin masası, oturduğu sandalye de tahta sandalye. O günlerden devralınmış bir devlet yine de çok büyük başarılar elde edildi. Sümerbank fabrikalarının kurulması, şeker fabrikalarının kurulması, tabiî o zamandan başladı, demiryolları yapıldı.
DP İKTİDARI İLE ANADOLU ADETA BİR ŞANTİYE HALİNE GELDİ
Demokrat Parti iktidara geldiğinde kalkınmaya hangi alanlardan başladı?
Demokrat Parti zamanında yola ehemmiyet verildi. Çünkü yol yoktu. Ben lise talebesiyken Nevşehir’e 20 km mesafede İnaldı Köyü vardı. Yanında da sonra ilçe oldu Acıgöl ilçesi. Hamile bir kadın doğum esnasında büyük sıkıntı çekiyordu. Onu Nevşehir’e götürecek otomobil yoktu, yol yoktu. Kadıncağız kağnı sırtında Nevşehir’e getirilirken yolda vefat etti. Mesafe sadece 20 kilometre idi. Türkiye’nin hali buydu.
Pamuk, üzüm, fındık, incir hasadı yapılıyordu, ama bunu nakledecek imkân yoktu. Çünkü demiryolu nihayetinde muayyen mesafelerde. Demokrat Parti bütün gücüyle Anadolu’da yol seferberliğine girdi. Anadolu adeta bir şantiye haline geldi. O zaman ne dozer var, ne greyder, ne de kepçe vardır. Marshall yardımıyla Türkiye’ye gelen parayla rahmetli Menderes, dozer, greyder, kepçe aldı ve yol seferberliğine girişti.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Demokrat Parti kurulup Meclis’e girmeden evvel, Varlık Vergisi hikâyesi vardı. Bu varlık vergisi zenginlerin devlete vergi vermesi, vergi veremeyenlerin, Erzurum Aşkale’ye göndererek taş kırarak yol yapımında çalıştırılıyordu.
MİLLET, GREYDERLERE “MENDERES’İN DEVESİ” İSMİNİ VERDİ
Greyderi kepçeyi görmeyen millet bu aletlere “Menderes’in devesi” ismini verdi. Sonra rahmetli Menderes çimento fabrikalarına, şeker fabrikalarına, tekstil fabrikalarına ve Türkiye’nin o günkü şartları altında ziraatın geliştirilmesi için traktöre ihtiyaç vardı. 1950’nin başlangıcında 3-4 bin traktör varken, bu Demokrat Parti sayesinde 40 bin civarına ulaştı. Biçer-döver yok denecek kadar azdı. Çiftçinin kalkınması için ne lâzım geliyorsa yaptı. Ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nı kurdu ve Türkiye’de petrol arama faaliyetlerine girdi. Batman rafinerisini kurdu ve böylece Türkiye’de bir seferberliğin kalkınma hamlesine girdi.
1950 yıllarında, 1954’e kadar Ankara’dan İstanbul’a gitmek mümkün değildi. Yol yoktu. Rahmetli Menderes, 1959 yılında Ankara-İstanbul yolunun asfalt olarak yapımını başlattı ve Bolu Dağı’ndaki geçidi yapma durumuna geldi işte o zaman ihtilâl oldu.
İhtilâlden sonra rahmetli Berin Menderes, Adnan Menderes’i Yassıada’da ziyaret ettiği zaman ilk sorduğu soru “Bolu Geçidi’nin durumunun ne olduğu”dur.
1954 yıllarına doğru geldiğimiz zaman Türkiye, sabit fiyatlarla dört yılda yüzde 15 kalkınma hızına ulaştı. Bunu söyleyince sabit fiyatlarla Demokrat Parti’nin durumunu tesbit etmek lâzım. 1950 ile 1960 arasında Demokrat Parti ilk üç dört yılı yüzde 15, 1960 yılına gelindiğinde ortalama kalkınma hızı yüzde 6,9’du. Süleyman Demirel’in zamanında yüzde 5,9, Özal’ın zamanında yüzde 4,9… AKP’nin 2002 ile 2014 yılı arasındaki toplam kalkınma hızı ise yüzde 4,7 ile Cumhuriyet tarihinin en büyük kalkınma hızı. Ama bunlar “Türkiye’yi şöyle kalkındırdık” hikâyesi okuyorlar.
TÜRKİYE’DE, BUGÜNKÜ SANAYİNİN TEMELİ DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİNDE ATILDI
1954 yılına gelindiği zaman Türkiye böyle bir kalkınma hamlesinin içindeydi ve o arada seçime gidildi ve Demokrat Parti yüzde 57 civarında oy aldı. Ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin milletvekili sayısı 31’e düştü. Cumhuriyet Halk Partisi bir takım lüzumsuz propaganda faaliyetlerinin içerisine girdi. O arada Türkiye’deki çalışma faaliyetleri bütün hızıyla devam ederken borçlanma suretiyle de kalkınmaya çalıştığı için Türk Lirası değer kaybetmeye başladı. Ama o arada Demokrat Parti, Türkiye’de görülmemiş bir yol faaliyetinin içerisine girdi. Limanlar, hava alanları yapılmaya başladı. Makine Kimya Endüstrisi kuruldu. Devlet Malzeme Ofisi kuruldu. Şeker Fabrikaları geliştirildi, çimento fabrikaları genişletilmeye başlandı.
Türkiye’de bugünkü sanayinin temeli Demokrat Parti döneminde atıldı. 1957 seçimine geldiğimiz zaman ekonomik bakımdan sıkıntılar başladı. Ve CHP bundan nemalandı ve 177 milletvekili çıkardı. Ve Demokrat Parti yüzde 48 civarında oy aldı. Ama yine ona rağmen memleketin içerisinde Demokrat Parti’ye karşı sevgi, saygı çok büyük bir nispette gücünü koruyordu.
Fakat 1958 yılına geldiğimiz zaman paranın devalüe edilmesi gerekti. Dolar 2 lira 83 kuruştan 9 liraya çıktı. İlk develüasyon 1948 yılında CHP zamanında oldu. Ticaret Bakanı Şefik İnan’dı. Dolar 90 kuruşken, 2 lira 83 kuruş oldu. 2 lira 83 kuruş 1948 yılına kadar devam etti. Dolar, 1958 yılında 2 lira 83 kuruştan 9 liraya yükseldi. Türkiye dış ticaret açığına girdi.
TALEBE HAREKETLERİNDE CHP’NİN TAHRİKİ VARDI
Ekonomideki bu durum siyasete nasıl yansıdı? “Uşak ve Himmet Dede hadisesi” nedir?
Bu arada birtakım hareketler, içerideki tahrikler başladı. Ve Demokrat Parti o zaman Vatan Cephesi’ni ilân etti. Uşak’ta İsmet Paşa taşlandı. “Onu Demokrat Partililer yaptırdı” dediler. “Ama sonradan öğrendik ki o günün durumlarını tetkik eden bir gazeteci arkadaşımız bana getirdi o günkü hadiseyi şimdi ismini söylemeyim, meşhur bir Cumhuriyet Halk Partili milletvekili, o zaman milletvekili değil gazeteciydi. İsmet Paşa’nın yanında, kürsüde İsmet Paşa konuşurken halktan bir kısmı yuhluyor. Bu da vatandaşa el hareketi yapıyor. Vatandaşa el hareketi yapınca taşlamaya başlıyorlar. Uşak hadisesinin temeli budur.
Bunu şu anda Türkiye’de çok kişi bilmez. Tamamen iş budur.
Kayseri’de Himmet Dede hadisesi oldu. Kayseri’nin bir ilçesi Yeşilhisar’da, Cumhuriyet Halk Partisi ilçe başkanıyla Demokrat Parti ilçe başkanı kavga etmişler. Bu büyük hadise oldu. Gerginlikler çıktı. O tarihte Kayseri mitingine gidecek olan İsmet Paşa, Kayseri mitingine gitmeden önce Yeşilhisarı ziyaret etmek istemiş. O zamanki vali, “Paşam, Yeşilhisar’da hava çok gergin. İki partinin başkanı kavga ettiler. Şimdi oraya siz giderseniz sıkıntı olur” demesine rağmen ısrar etmiş. Bunun üzerine Himmet Dede’de treni durdurulmuş ve vali treni bırakmamış. “İsmet Paşa Yeşilhisar’a sokulmadı” diye tahrik edildi ve ortalık tamamen bir provokasyon havasına sokuldu. İşte bu hadiselerle birlikte talebe hareketleri başladı. Bu talebe hareketlerinin başlamasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin çok büyük tahriki var. Bu talebe hareketleri başlayınca sıkıyönetim ilân edildi.
Ağabeyiniz DP milletvekili idi. O dönemde yaşadığınız hadiselerden bahseder misiniz?
Ve ben de o zaman, işte 60’lı yıllarda Viyana’dan Jeoloji Mühendisi olarak mezun oldum ve orada doktora yaptım. Jeoloji mühendisi olarak döndüm. Beni Batman’a tayin ettiler. Ben o zaman Batman’daydım. Ağabeyim de 1954 yılında Demokrat Parti’den milletvekili seçildi. Ağabeyim Nevşehir’de hâkimdi. 1954 yılında Demokrat Parti milletvekili seçildi. 1957’de tekrar seçildi. 1960’da Yassıada’ya gönderildi. Ben yaz aylarında Türkiye’ye geldiğim zaman ağabeyimle beraber köy köy dolaşırdım. Yani benim amatör politika hayatım 1954’te başladı.
DP’NİN İLK KANUNU EZANI ASLINA ÇEVİRMEKTİR
1950 ile 1960 yılları arasında Türkiye’de hürriyetler manasında ne gibi gelişmeler yaşandı?
Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi döneminde ezan Türkçe okundu. Demokrat Parti gelir gelmez ezanı aslına çevirdi. Burada Demokrat Parti’nin yaptığı doğruydu. Demokrat Parti’nin ilk kanunu budur. İnsan hak ve hürriyetleri itibariyle, DP dönemi bugünkü yaşadığımız hürriyetsizliklerden daha iyiydi. DP döneminde ihtilâl havasında dahi bir öğrenci Başbakan’ın yakasına yapışıyor ve o öğrenciyle ilgili en ufak bir işlem yapılmıyor.
RUSYA’DAN YARDIM İSTEĞİ “ECİNLİLERİ” ORTAYA ÇIKARDI
27 Mayıs darbesinin sebebi nedir?
Talebe hareketleri başladı, sıkıyönetim ilân edildi. Sıkıyönetim ilân edilince gazeteler yazamıyor. Bu sefer fısıltı gazetesi başladı. “İstanbul’da şu kadar öğrenci öldürülmüş. Ankara’yla Konya’nın arasındaki kör kuyulara talebeler atılmış. Talebeler Et-Balık Kurumu’nda kıyma yapılmış…” Bu şekilde bir tezvirat başladı.
O arada, rahmetli Menderes 1959 yılında Amerika’ya gitti. 200 milyon dolar yardım almak için. Bu 200 milyon dolar krediyle Türkiye’de sanayi hareketine girecekti. O zamanki ABD Başkanı Eisenhower’di. Amerikalılar dediler ki, “Ne yapacaksınız siz 200 milyon doları?” Menderes, “Endüstrileşeceğiz, Türkiye bir ziraat ülkesi halinden kurtulmalı” dediğinde, ABD’liler “Siz tarım ülkesi olarak devam edin daha da fazla kalkınırsınız” dediler. 200 milyon doları vermediler.
Bunun üzerine rahmetli Menderes Fatin Rüştü Zorlu’yu da yanına alarak Almanya’ya gitti. Almanya Başbakanı Adenauer, Menderes’e fevkalâde güzel bir karşılama töreni tertip etti. Ve Renn Nehri üzerinde dolaştılar. Orada Menderes, Alman Başbakanı’ndan 200 milyon dolar kredi istedi. O da Amerikalılar gibi “tarım ülkesi olarak kalmalısınız” deyince Menderes fevkalâde sinirlenmiş ve ayağa kalkıp elini masaya vurarak “Kalk Fatin” deyip, Başbakan’ın elini de sıkmadan ayrılmış.
(Devam edecek...) Röportaj: Mehmet Kara / mkara@yeniasya.com.tr - Melih Tekin / melihtekin@yeniasya.com.tr
Demokrasinin şahlandığı gün
M. Latif SALİHOĞLU, latif@yeniasya.com.tr
14 Mayıs 2015, Perşembe
Demokrat Parti, çok ağır bedeller ödeyerek 14 Mayıs 1950’de yapılacak genel seçimlere hazırlanıyordu.
Kemalistler ise, iki koldan, içinde iktidar potansiyeli taşıyan bu partinin önünü kesmeye çalışıyorlardı.
Bu kollardan birini İsmet Paşa’nın etrafında görünen Halkçılar teşkil ediyordu. Diğer kol ise, Fevzi Paşa’nın etrafında toplanmış bulunan milliyetçi-muhafazakâr kadrolardan müteşekkildi. Konuyu derinlemesine araştırdığımızda görüyoruz ki, her iki tarafa da oynayan Kemalistler, 1950 seçimlerinden önce olduğu gibi seçimlerden sonra da Demokratlarla uğraşmaktan, onları yıpratacak faaliyetlerden vazgeçmemişlerdir.
Genel seçimlere hazırlanan 1950 Türkiyesi’nde çok  mühim bazı hadiseler de yaşandı. Bunların bir kısmına değinmeye çalışalım.
Aday adayı patlaması 
Halk Partisinin 27 yıllık baskıcı hegemonyası, halkı usandırmış, adeta canından bezdirmişti. 1945'e kadar hiç kimse ortaya çıkıp da bir parti kurma cesaretini gösteremedi. Zira, baskıcı zulümkârlık had safhadaydı. Demokratik devletlerin baskısıyla, Türkiye 1945'te çok partili sisteme geçmek mecburiyetinde kaldı. İlk çok partili seçimlere, hür ve eşit olmayan şartlarda bir yıl sonra (1946 Temmuz) ancak gidilebildi.
* * *
Dört yıl sonraki 1950 seçimlerinde, ortaya hayli dikkat çekici bir durum ve tablo çıktı: Türkiye, geçmişte hiç görülmediği şekilde ve ölçüde, hür ve serbest seçimlere sahne olmuştu.
Hürriyete, demokrasiye susamış insanlarımız için mükemmel bir fırsat doğmuştu. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen ehliyetli vatandaşlar, milletvekili aday adayı olmak için, birbiriyle yarışırcasına siyasete yöneldi.
Genel seçimlerin 14 Mayıs'ta yapılması üç ay önceden kararlaştırılmıştı.
7 Mart'ta (1950) milletvekili olmak isteyen aday adayları listesinde, adeta bir patlama olduğu fark edildi. Müracaatta bulunanların sayısı on binlerle ifade edilir bir hale geldi. (Meselâ, sadece Elazığ'da 600 vatandaşın aday adayı olduğu tesbit edildi.) Oysa, o tarihte yekûn 487 milletvekili seçilecekti. Seçim yarışına da üç parti (CHP, DP, MP) ile bağımsız adaylar katılacaktı. Fakat, demokrasi havasını teneffüs etmek isteyen milyonların teveccühü, aday adaylarını da hareketlendirmiş ve onları siyaset yoluyla vatana, millete hizmette koşturmaya sevk etmişti. 
Demokrat Parti şâha kalktı
Demokrasi tarihimizde, 14 Mayıs'ın pek büyük bir ehemmiyeti var. 1950 senesinin 14 Mayıs'ında Türkiye'de ilk kez yapılan serbest seçimlerde muhalefet grubunu temsil eden Demokrat Parti yüzde 53 civarında oy alarak büyük bir zafer kazandı. 
Bu gelişme, aynı zamanda demokrasinin de zaferi oldu. 
1950 yılının Mayıs'ında tek başına iktidara gelen Demokrat Parti, 7 Ocak 1946'da kuruldu. DP'yi kuranlar, bir süre önce çeşitli konularda ihtilâfa düştükleri Halk Partisinden (CHP) koparak, yahut ihraç edilerek ayrılan ve nisbeten liberal olarak bilinen bir grup siyaset adamıydı. 
DP'nin kurucuları arasında ismi ön plana çıkan şahsiyetler şunlar: Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan. 
Bu isimler, aynı zamanda sekiz ay evvel CHP grubuna verilen "Dörtlü Takrir"e imza koyan kişiler. 1945’te, önce Millî Kalkınma Partisi kuruldu. Hemen ardından Demokrat Partiyi kurma çalışmalarına başlandı. Gitgide Halk Partisinin baskıcı, totaliter mânâdaki fikir ve politikalarından uzaklaşan Demokratlar, Temmuz ayında yapılacak genel seçimlere doğru CHP ile aralarındaki makasın büsbütün açıldığı, hatta siyaseten birbirine tamamen ters bir istikamete düştüklerini fark ettiler. 
Bu noktada, Üstad Bediüzzaman'ın işaret ettiği "Demokratlar, siyasî meslekleri itibariyle Halkçılara zıt" bir kıvama geldiği, kamuoyunca da büyük ölçüde anlaşılmış oldu. 
Artık, geri dönüşü yoktu bu işin. 21 Temmuz'da genel seçimlere gidildi. Ne var ki, iktidardan düşme korkusu yaşayan Halk Partisi, tedbiren öyle bir seçim sistemi uygulattı ki, demokrasi adına utanç duymamak elde değil. 
Kısaca "Açık oy, gizli sayım" usûlünün uygulandığı 1946 seçimlerinin bir diğer ismi de "sopalı seçim", yahut "süngülü seçim" diye kayıtlara geçti. Bu ağır şartlar altında yapılan seçimlerde, DP şiddetin fazla uygulanamadığı sadece İstanbul ve birkaç vilayette milletvekilliği kazanarak Meclis'te grup kurdu. Bu tarihten yaklaşık iki sene sonra ise, DP'ye yönelik dehşetli bir bölme harekâtı yapıldı. 1948'de Fevzi Paşanın başkanlığında kurdurulan Millet Partisine, Demokratların toplam 60 kadar olan milletvekillerinin yaklaşık yarısı MP’ye transfer edildi. Böylelikle, DP'nin içi adeta boşaltılmış oldu. 
Ne var ki, 14 Mayıs 1950 seçimlerine bir ay kadar kala, MP'nin fahri başkanı Fevzi Paşa ölüm yatağına düştü. Önemli bir başka gelişme ise, "dincilik" yapan gazete ve mecmuaların hemen tamamı Milletçileri desteklemesine mukabil, Bediüzzaman Said Nursî ve talebeleri "Demokratlara nokta-i istinat" olduklarını izhar ettiler.. 
İşte, bu dostane tavrın memleket sathında duyulmasıyla birlikte büyük moral kazanan Demokratlara halkın desteği de büyük oldu. 
Nihayet, seçim günü olan 14 Mayıs geldi ve üç büyük parti birbiriyle kıyasıya yarışarak sandığa gitti. Sandıktan çıkan sonuç şu oldu: DP yüzde 53, CHP yüzde 39 ve MP yüzde 3.1 oranında oy aldılar. Demokratların kazanmış olduğu bu zafer, ülkede tam bir bayram havası estirdi. Hürriyete, demokrasiye susamış insanlar, sevinçten uçacak gibiydi. Demokratların ilk icraatı, 18 yıldır okunması yasaklanan Arabî Ezan ve Kur’ân’a hizmet etmek oldu.
***
@salihoglulatif: Demokrasi uğrunda çok ağır bedeller ödeyerek en büyük hizmeti yapan Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950’de iktidara geldi; 27 Mayıs 1960’taki darbe ile cebren iktidardan uzaklaştırıldı.