19 Ağustos 2013 Pazartesi

O BİR EFSANE, (Atatürk, Bayar, Menderes) BİR LİDER...

1883 (1986) 22 Ağustos 2013, 130. yıl;
Atatürk’ ün Başvekili, DP Kurucu Genel Başkanı, T.C.’nin 3. ve ilk sivil Cumhurbaşkanı; Son Komitacı Mahmut Celâl BAYAR, (*)
130 Yaşında
Doğumu: 16.5.1883 – Umurbey Köyü (Bursa – Gemlik İlçesi)
Vefatı:     22.8.1986 – İstanbul (103 yıl, 3 ay, 6 gün)
23 Nisan 1920 öncesi görevleri:
Gemlik Mahkeme ve Reji İdaresi’nde katip
1905 - Bursa Ziraat Bankası’nda memur
1905 - Deutsche Orientbank’ta (Dresdner Bank) memur, 1907 Baş Memur
1908 - İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Bursa örgütünde Genel Sekreter
1909 - İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İzmir örgütünde Genel Sekreter
1915 - İzmir Şimendifer Mektebinin kuruluşunu gerçekleştiriyor
1919 - Galip Hoca olarak Ödemiş-Aydın-Akhisar yöresinde Milli Mücadeleye katılıyor
1920 - Son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne Saruhan mebusu olarak katılıyor (12 Ocak 1920)
1920 - Vahidettin’in iradesiyle 37 yaşında idama mahkum oluyor (11 Nisan)
Kurtuluş Savaşı boyunca görevleri:
5 Mayıs 1920 - Ankara’ya gelmiş, TBMM’ne katılmış ve Mustafa Kemal ile tanışmıştır
10 Ağustos 1920 - İktisat Vekaletine vekalet etmiştir
27 Şubat 1921 - İktisat Vekaletine asil olarak seçilmiştir
14 Ocak 1922 - İktisat Vekaletinden istifa ederek ayrılmıştır
6 Şubat – 3 Nisan 1922 - Hariciye Vekaletine vekalet etmiştir
Lozan görüşmelerine danışman milletvekili sıfatıyla Heyet Üyesi olarak katılmıştır
Cumhuriyet Dönemi Görevleri:
6   Mart 1924 – Mübadele, İmar ve İskan Vekili (7 Temmuz 1924 tarihine kadar)
26 Ağustos 1924 – Türkiye İş Bankası kurucu Genel Müdürü
9   Eylül 1932 – İktisat Vekili
20 Eylül 1937 –   Başvekil Vekili
25 Ekim 1937 –  Başvekil (25 Ocak 1939 günü cumhurbaşkanının talebi üzerine istifa)
Celal Bayar’ın ATATÜRK döneminde Türkiye’ye kazandırdığı önemli kurum ve kuruluşlar:
Türkiye İş Bankası ve Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş.
SÜMERBANK
ETİBANK
M.T.A.
E.İ.E.
DENİZBANK
Halkbankası ve Halk Sandıkları
T.M.O.
Celal Bayar, ATATÜRK’ün vefatından sonra 7 Ocak 1946 tarihinde üç arkadaşı ile birlikte Demokrat Parti’yi kurmuş, 22 Mayıs 1950 tarihine kadar bu partinin Genel Başkanlığını yapmıştır ve 22 Mayıs 1950 – 27 Mayıs 1960 arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin Üçüncü Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunmuştur. 27 Mayıs’tan sonra Yassıada’da yargılanmış ve  78 yaşında, yaşamında ikinci kez, idama mahkum edilmiştir. Mahkumiyeti ‘ömür boyu hapis’e çevrilmiş ve Bayar mahkumiyetini Kayseri cezaevinde geçirmiştir. 1964 yılında çıkarılan bir af ile özgürlüğüne kavuşan Bayar 103 yaşında vefat edene kadar ülkenin siyasi sorunları ile ilgilenmeye devam etmiş ve ‘Ben de Yazdım’ kitaplarını yazmıştır.
Celal Bayar’ın yaşamından ATATÜRK dönemi dışında ATATÜRK ile ilgili önemli kesitler:
6 Haziran 1950 – Durmak noktasında bulunan Anıtkabir inşaatını ziyaretle 30. Yıl’a yetiştirilmesi için Başbakan ve diğer ilgililere kesin talimat vermiş ve 10 Kasım 1953 günü ATATÜRK’ün vatan toprağına kavuşmasını sağlarken önemli bir konuşma yapmıştır:
“ATATÜRK,
“Sen bizdendin. Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu. İltifat etmedin. Milli irade yolunu seçtin. Hayat ve şahsiyetini milletinin hizmetine vakfettin. “Türkün gıpta ettiği, övdüğü ve övündüğü vasıflara maliktin. Bütün bu meziyetlerinle Türkün ta kendisiydin. “Şimdi seni kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen mukaddes topraklara veriyoruz. “Bil ki, hakiki yerin, daima inandığın ve bağlandığın Türk Milletinin minnet dolu sinesidir... "Nur içinde yat”
1952 yılında Selanik ve Batı Trakya’ya yaptığı gezide ATATÜRK’ün doğduğu evin boş ve bakımsız bir durumda olduğunu görerek evin ATATÜRK’ün doğduğu tarihte olduğu gibi tefriş edilip bir müzeye dönüştürülmesi ve 10 Kasım 1953 tarihine yetiştirilmesi talimatını vermiştir.
Ev, 10 Kasım 1953’e kadar Bay ve Bayan Enver Ziya Karal tarafından müzeye dönüştürülmüştür.
1954 yılında A.B.D.’yi ziyaretinde Kongre’de yaptığı konuşma öncesi Kongre Kütüphanesi’ne ATATÜRK’ün üç ciltlik NUTKU’nu hediye etmiştir.
8 Nisan 1956 günü Adana’da BOSSA fabrikasının açılışlında fabrikanın kurucusu Hacı Ömer Sabancı’ya söyledikleri: (Sakıp Sabancı’dan alıntı)
“Hacı Ömer, ben sana ‘Basma fabrikası kur. Çukurova’nın kızlarını giydir. Çukurova’nın kızlarına çeyiz yap’ dedim. Beni dinledin. Bu fabrikayı kurdun. Teşekkür ederim. Allah sana uzun ömürler versin.
“Böyle hayırlı bir iş yaptığın için, Allah benim ömrümden alsın, sana versin.”
“Ben (Sakıp Sabancı) bu sözleri duyunca hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu ne anlamlı bir konuşma idi.
“Bir cumhurbaşkanı, sanayileşmeye, istihdam yaratmaya yürekten inancını nasıl iki cümle ile dile getiriyordu.”
Bayar’ın bu sözleri, ATATÜRK’ün 17 Eylül 1937 günü Dolmabahçe’de Afetinan’a söylediklerine çok yakındır:
“Memleketin en önemli ve esaslı işlerini konuşuyoruz. Bunlar beni yormuyor, bilakis hayat veriyor”
ATATÜRK’ün ‘memleketin en önemi ve esaslı işleri’ olarak tanımladığı işler, Başbakan Celal Bayar’ın onayına arz ettiği 4 Senelik 3 Numaralı Kalkınma Planı’ndaki yatırım projeleri idi.
Celal Bayar, Kemalist Ekonomi’ye yön veren kişi olarak ATATÜRK’ün kendisine aşıladığı yatırım heyecanını 103 yıllık uzun yaşamının sonuna kadar eksilmeden taşımıştır.
Bu heyecanın kaynağı ATATÜRK’ün 10. Yıl Nutku’dur:
“Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir…
“Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz:
“Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız.
“Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız…”
19 Eylül 1938 tarihli ULUS Gazetesi’nde Başbakan Celal Bayar’ın açıklaması:
“Her adımımızda, vatandaşlarımızın refah ve iş hacmini arttırmak, yurdumuzun emniyet ve istikbalini genişletmek gayesi vardır.”
Celal Bayar’ın ATATÜRK’ün ekonomiye verdiği önem ve yatırımlar karşısında duyduğu  mutluluk hakkında söyledikleri:
“Bir belediyenin bir mahalleye bir ampul taktığını duysa, ondan zevk alırdı. O kadar iktisadi meselelere kendisini vermişti.”
Celal Bayar’ın ATATÜRK’ün vefatından kısa bir süre sonra 12 Aralık1938 günü, Arttırma ve Yerli Malı Haftası açış konuşmasında başbakan olarak söyledikleri, ATATÜRK’ü ve onun mirasını algılayışı açısından önemlidir:
“Atatürk’ü anmak, Atatürk’ten bahsetmek hepimiz için ruhi bir ihtiyaçtır. Fakat, bu muazzam varlık huzurunda söz söylemek kadar güç bir şey tasavvur olunamaz. Birçok güzide hatipleri-miz, birçok değerli şairlerimiz, hislerine revaç vermek için söz aldıkları zaman, bu muazzam kudretin karşısında, mutlak bir surette, aciz duymuşlardır. Bu, arkadaşlarımızın kudretsizli-ğinden, layikatsizliğinden, değil, bu muazzam varlığın herkes karşısındaki, harikulade tecelli-sindendir. Bendeniz de Atatürk hakkında, hissiyatımı ifade etmek için mutlak aciz içersinde-yim. Yalnız kendilerine karşı, gene böyle bir toplantıda, hissiyatımı ifade ederken, demiştim ki:
“Atatürk’ü sevmek, her Türk vatanperveri için milli bir ibadettir.”
“Bendeniz, bugün de, huzurunuzda, bu Ebedi Şef’imizin, Halaskarımızın, Kahramanımızın, her türlü iyi üstün vasıfları cami olan Büyük Adam’ımızın, manevi huzurunuzda eğilerek, bunu tekrar ediyorum: “Atatürk, seni sevmek Türk milleti için milli bir ibadettir.”
“Büyük, Ebedi Şef’in bize vediası olan rejim (Cumhuriyet) üzerinde durmak, O’nun en basit farz olunabilecek usulleri üzerinde dahi, büyük dikkat ve teyakkuzla (uyanıklık) vazifemizi yapmak, en önemli işimizdir.”
Kaynakça:
Celal Bayar, ‘Ben De Yazdım’ (8 Cilt) 1967 -  1972
Cemal Kutay, ‘Celal Bayar’ (4 Cilt) 1940
41 Yazar, ‘100. Yaşında CELAL BAYAR’a ARMAĞAN’ Tercüman Yayı nları, 1982
AYIN TARİHİ Dergileri, Sayı 1 – 61 (1934 – 1938)
(*) "Demokratlar Kulübü Derneği: "Vefatının 27. yılında (22 Ağustos 2013) Mahmut Celâl Bayar özel yayını" 
***

Bilvesile, "Hareketin Öncüleri"; Ahde Vefa...

CELAL BAYAR (3. CUMHURBAŞKANI)
1883 yılında Bursa’nın Gemlik ilçesinin Umurbey köyünde doğdu.
Bursa’da İpek Meslek Yüksek Okulu ve College Francais de l’Assomption’da eğitim gördü ve memuriyet yaşamına atıldı. Hukuk ve bankacılık alanlarında çalıştı.
1907’de İttihat ve Terakki’nin Bursa’daki gizli kolu olan Küme adlı örgüte girdi. Ardından Cemiyet tarafından İzmir’e gönderildi. Mütareke döneminde İzmir Müdafaa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti’ne girdi.
İzmir’in işgali tehlikesi belirince, Galip Hoca takma adıyla zeybek ve köy hocası kılığında bölgeyi dolaşarak işgale karşı propaganda yaptı. İzmir’in işgalinden sonra Aydın’ın geri alınması mücadelesine katıldı. Balıkesir Kongresi kararıyla Akhisar Cephesi Komutanlığına getirildi.
12 Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne Saruhan Sancağı milletvekili olarak katıldı. Millî Mücadele’nin başlaması ile birlikte Anadolu’ya geçerek bu hareketteki yerini aldı. Birinci Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak görev alan Mahmut Celal Bey, 1921’de İktisat Bakanı oldu.
Lozan Barış Konferansı’na danışman göreviyle katıldı. 1923 seçimlerinden sonra II. Büyük Millet Meclisi’ne İzmir milletvekili olarak girdi. Mart 1924’te Mübadele, İmar ve İskan Bakanlığına atandı. Temmuz 1924’te bu görevinden istifa etti.
1924 yılında İş Bankası’nın kurulmasında önemli rol oynadı ve 1932’ye kadar genel müdürlüğünü yaptı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda politika becerisi ve iktisatçı kimliği ile parladı.
1932’de İktisat Bakanlığı’na getirilen Bayar, 1937’ye kadar bu görevde kaldı.
Ayrıca 1937–1939 yılları arasında başbakanlık yaptı.
Daha sonra siyasî yaşamını İzmir milletvekili olarak sürdürdü.
Çok partili siyasî yaşamın başlaması üzerine 1946 yılında Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile birlikte Demokrat Parti’yi kurdu ve başkanlığa getirildi.
Partisinin 1950 seçimlerini kazanmasından sonra 22 Mayıs 1950’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi.
10 yıl boyunca sürdürdüğü bu görevden 27 Mayıs askerî müdahalesi ile 1960 yılında uzaklaştırılan Mahmut Celal Bayar, 15 Eylül 1961’de Yassıada Mahkemesi tarafından idama mahkûm edildi.
Cezası daha sonra müebbet hapse çevrilerek Yassıada’dan Kayseri Bölge Cezaevi’ne nakledilen Bayar, 7 Kasım 1964’te rahatsızlığı nedeniyle serbest bırakıldı.
1903 yılında Reşide Hanım’la evlenen ve üç çocuğu olan Celal Bayar 22 Ağustos 1986 günü İstanbul’da vefat etti.
ATATÜRK VE BAYAR
Celal Bayar’ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e olan bağlılığı çok önemlidir.
Bayar bu bağlılığını, “Atatürk’ü sevmek milli bir ibadettir” sözleri ile açıklar.
Celal Bayar bu saygısını ve bağlılığını gerek bakanlığı ve gerekse başbakanlığı döneminde icraatlarına yansıtmış ve Atatürk’ün güven ve takdirini kazanmıştır. Özellikle hazırladığı kalkınma programı, 11 Kasım 1937 tarihinde Atatürk tarafından şu sözlerle takdir edilmiştir:
“Millete yepyeni bir program bildirdiniz. Bu program, benim millete söz verdiğim konulardır. Celâl Bayar ve arkadaşları benim millete söz verdiklerimi yapacaklarını bana ve millete söz verdiler. Ben, milletle birlikte Celâl Bayar’ın ve arkadaşlarının programının nokta nokta uygulandığını izleyeceğim. Daha iyi açıklayayım: Ben Türkiye Cumhurbaşkanı Atatürk ve Türk milleti, Başbakan Celâl Bayar’ın ve onun hükümetinin programını izliyoruz. Ve fiilî sonucunu görmek istiyoruz”.
Celal Bayar’ın CHP’den ayrılarak DP’yi kurmasının temelinde, Atatürk’ün açtığı yoldan ilerlemek ve Atatürk sonrasında da devam ettirmek arzusu yatıyordu.
ADNAN MENDERES
1899 yılında Aydın’da doğdu. Babası İzmirli Katipzade İbrahim Ethem Bey, annesi Aydınlı Hacı Alipaşazadeler’den Tevfika Hanım’dır. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetti. O'nu anneannesi büyüttü.
Tahsil hayatına İzmir İttihat ve Terakki Mektebi’nde başlayan Adnan Menderes, Kızılçulu Amerikan Koleji’nde okurken misyonerlerle başı derde girdiği için, çeşitli makamlara müracaat etti. Bu makamlardan biriminin başında bulunan Celal Bayar’la tanıştı.
Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitiren Adnan Menderes, Birinci Dünya Savaşı sırasında yedeksubay olarak askerliğini yaptı. Aydın’da bazı arkadaşlarıyla birlikte Ayyıldız Çetesi’ni kurdu. Daha sonra Söke’de Piyade Alay Yaveri olarak savaşa katıldı. Savaştan sonra İstiklal Madalyası aldı.
Ali Fethi Okyar tarafından 1930 senesinde kurulan ancak kısa sürede kapatılan Serbest Fırka’nın Aydın Teşkilatı'nı kurarak başkanı oldu.
Bu parti kapatılınca CHP’ye girdi ve 1931 yılında bu partiden Aydın Milletvekili seçildi. 1945 senesine kadar TBMM’de komisyon raportörlüğü yapan Adnan Menderes, o yıl Saracoğlu Hükümeti’nin getirdiği Toprak Kanunu Tasarısı'nı şiddetle reddederek, komisyondan istifa etti.
Partide yaptıkları muhalefetten dolayı, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte CHP Disiplin Kurulu tarafından 12 Haziran 1945’te ihraç edildiler. Celal Bayar da hem partiden hem de milletvekilliğinden istifa etti.
Bu hareketler Demokrat Parti’nin 7 Ocak 1946’da kurulmasına sebep oldu.
1946 seçimlerinde Demokrat Parti’den Kütahya Milletvekili olarak meclise girdi. Celal Bayar’dan sonra ikinci adam durumuna geldi.
14 mayıs 1950 seçimlerinde DP oyların 53,5’ini alarak iktidar oldu. 1950-1960 döneminde  Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde büyük gelişmeler oldu. Sanayileşme ve şehirleşme hamlesi başladı, köye makine girdi, ulaşım, enerji, eğitim, sağlık, sigorta ve bankacılık yeniden başladı. Türkiye kalkınma kavramıyla tanıştı.
27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri darbeyle iktidardan indirildi. 16 Eylül 1961 tarihinde idam edildi.
FATİN RÜŞTÜ ZORLU
1912 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Zorlu, Galatasaray Lisesi, Paris Siyasi İlimler Mektebi ve Cenevre Hukuk Fakültesi'nde okudu.
1932 de Siyaset Dairesi II. Şubesinde Aday Meslek Memuru olarak göreve başladı, 1933 de asaleti tasdik olundu ve 1934 de askerlik hizmeti nedeniyle ayrıldı.
1935 de Siyaset Dairesi Genel Müdürlüğünde, 1936 da Hukuk Müşavirliğinde Müşavir Muavini, 1937 de Ticaret ve İktisat Dairesinde II. Şube Şefi, 1938 de Siyaset Dairesinde I. Şube Şefi, ve aynı sene Bern Büyükelçiliğinde (Birleşmiş Milletler İşlerine bakmak üzere) Başkatip, 1939 da Paris Büyükelçiliğinde Başkatip, 1941 de Siyaset Planlama Dairesinde Müdür, 1942 de Kuybişef (Moskova) Büyükelçiliğinde Başkatip, Ortaelçilik Müsteşarı, 1943 de Beyrut Başkonsolosluğunda Başkonsolos, 1946 da Ticaret ve İktisat Dairesinde Umum Müdür, 1949 da Ticaret ve İktisat Dairesinde Daire Reisi, 1950 de Umumi Katiplik İktisadi İşler Muavini, 1951 de Devlet Bakanlığında Milletlerarası İktisadi İşbirliği Teşkilatında Genel Sekreter, 1952 de Kuzey Atlantik Paktı Paris Türkiye Daimi Temsilciliğinde Büyükelçi Daimi Temsilci olarak atandı.
1954 yılında yapılan seçimlerde DP'den Çanakkale Milletvekili seçildi, 1957-1960 yılları arasında da Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. 27 Mayıs askeri darbesi ile birlikte tutuklandı. Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nda yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı. Cezası 16 Eylül 1961 tarihinde infaz edildi.
HASAN POLATKAN
1915 yılında Eskişehir’de doğdu. O zamanki adı ile İstanbul Siyasal Bilgiler Okulu'ndan mezun oldu. 8, 9, 10 ve 11. dönem Eskişehir milletvekilliği yaptı.
Demokrat Parti'nin maliye bakanı olan Polatkan, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra idam cezasına çarptırıldı ve MBK tarafından 16 Eylül 1961'de idam edildi.
KAYNAK&LİNK:
.

26 Temmuz 2013 Cuma

BİR "EFSANE" HAKKINDA!...

Koraltan: Demokrat Parti ismini ben, afişteki el'i babam verdi...
Refik koraltan'ın kızı Ayhan Koraltan, Demokrat Parti'yi iktidara taşıyan "Yeter!.. Söz Milletindir" afişinin hikâyesini anlattı.
Demokrat Parti'nin kurucularından Refik Koraltan’ın kızı Ayhan Koraltan “Partinin ismini ben buldum. DP'yi iktidara taşıyan 'Yeter Söz Milletindir' afişindeki el ise babamın eli” dedi.
Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı idama götüren 27 Mayıs askeri darbesinin 63’üncü yılında, bu güne kadar bilinmeyenleri açıkladı. O dönemde Yassıada’da yargılanan ve idam cezası ömür boyu hapse çevrilen dönemin TBMM Başkanı Refik Koraltan, Demokrat Parti’nin kurucularından olmasına rağmen, hatıraları yıllarca gölgede kaldı. Koraltan’ın kızı 91 yaşındaki Ayhan Koraltan 27 Mayıs ile dağılan hayatlarını ve DP’yi iktidara taşıyan, afiş yoluyla propagandanın devrimle bütünleşen ilk örneğini veren ‘Yeter Söz Milletindir’ afişinde ‘dur’ anlamında kullanılan elin öyküsünü, Radikal’den Ayça Örer’e anlattı. 
“Annem Demokrat Parti (DP) kurulduğunda felç oldu. Adnan Menderes’in idam kararını duyduğunda vefat etti…” 91 yaşındaki Ayhan Koraltan, Demokrat Parti’nin kurulmasıyla başlayıp 27 Mayıs’la darma dağın olan hayatlarını böyle özetledi.
Babası Refik Koraltan cezaevine girdikten sonra onun hem avukatı hem yoldaşı olan Ayhan Hanım, babasının cezaevinde anılarını yazarak hayatını kayıt altına almasına da öncü olmuş. Gazeteci Kamil Maman’ın sahaflarda gezerken o zaman 6 yaşında olan Ali Yavuz Koraltan’ın dedesine yazdığı mektubun izini sürmesiyle ortaya çıkan ‘Tek Parti Devrinden 27 Mayıs 1960 İhtilaline Demokratlar’ Refik Koraltan’ın cezaevinde kızına yazdığı bu anıları bir araya getirmiş. 
Babam, darbeyi sezmişti 
“Babam daima ileriyi gören bir adamdı, ‘memleket sarsılacak’ demişti” diyerek babasının darbeyi sezdiğini anlatan Ayhan Koraltan darbeden sonra avukat sıfatıyla mahkemelerde yerini almış. O günleri şöyle anlatıyor:
“Kolay değildi Yassıada’ya girip çıkmak. Bir karacı, bir havacı, bir denizci bekliyordu sıra sıra. Hepsinin elinde tüfek vardı ve hepsinin de emniyeti açık, ateş etmeye hazır vaziyette. Samed Ağaoğlu’nun kız kardeşi bir askere ‘Bana bunu çeker misin?’ diye sordu, ‘Çeker miyim bacım?’ cevabı aldı. Bütün duruşmalara gittim, gitmez olur muyum? Babam çalışırken yemek bile yemezdi. Hep memleket meseleleriyle meşguldü aklı. O günleri hatırladıkça başıma ağrılar geliyor. Tek başıma gidip tek başıma geliyordum. Yalnız başıma hiçbir yere gitmemiştim o güne kadar. Otobüslerde sigara içiliyordu. Öksüre öksüre gidiyordum.” 
Babasını mahkemeden mahkemeye gördüğünü anlatan Koraltan, cezaevinde ilk buluşmalarını ise unutamıyor. Ayhan Koraltan, “Çamaşırlarını yıkamış. ‘Bunu ben yıkadım’ diye getirdi. 75 yaşındaydı o zaman. Hayatında bir mendil bile yıkamamış adam, mecbur olunca yıkıyor işte. Çıktıktan sonra siyasete girmedi tabii ki. Girer mi bir daha? Aman! Biz bırakmazdık istese de…” diyor. 
Adadaki çekiç sesleri 
Unutamadığı bir anıya da Yassıada’ya yanaştığında şahit olmuş Ayhan Koraltan; O anları yaşanan ıstırapları şu sözlerle anlattı:
“Adadan çekiç sesleri geliyordu. Darağaçlarını kuruyorlardı. Gelip ‘asılacağınız yerleri hazırlıyoruz’ dediler. Ne günlerdi… Sinirler sağlammış ki dayanmışız. Annemde de felç vardı. Ona da ben bakıyordum. Anneme söylemedik. Babam Yassıada’da yaşadıklarını sonra bana anlattı. İdama mahkûm olduklarında hepsini ölüm hücrelerine koymuşlar. Ancak girebileceğiniz bir yer. Elleri arkadan Alman kelepçesiyle bağlamışlar. Kollarını hareket ettirdikçe etleri içeri gömülüyor. Orada Agâh Erozan Kuran-ı Kerim okumaya başlıyor. O sırada zaten Fatin Rüştü Zorlu’yu asıyorlar.” 
İsim benden, el babamdan 
Koraltan ailesi için Demokrat Parti’nin bir başka önemi daha var. Partiye ismini Ayhan Koraltan vermiş, o dönemde simge olan “Yeter! Söz Milletindir!” afişindeki el de Refik Koraltan’a ait. Demokrat Parti’ye isim konulması ve partiyi iktidara taşıyan o ünlü afişin hikâyesini Ayhan Koraltan şöyle anlattı: “O zaman 24 yaşında olmalıyım. Celal Bayar yemeğe davet etmişti bizi, sordu, ‘Ne olsun partinin adı?’ ‘Doğan Güneş Partisi diyelim’ dediler, ben de ‘Demokrat olsun, beynelmilel bir isim bu’ dedim. Hemen kabul ettiler. ‘Yeter! Söz Milletindir!’ afişindeki el de babama aittir. Kalıbını çıkarıp afiş yaptılar.” 
Refik Koraltan Türkiye’nin ilk göz bankasının kurucusu. Açılışı yaparken gözlerini de bağışlamış bankaya. Yıllar sonra 1974’te vefat ettiğinde iki gözü de iki ayrı insana verilmiş. Ayhan Koraltan, “Babam 1974’te vefat edince gözlerinin bir tanesini Ayşe Zor isminde Giresun’da boğa saldırısıyla gözünü kaybetmiş birine veriyorlar, diğer gözünü de Balıkesir ’de bir maden işçisine.” 
“Şimdi Salim Başol’la karşılaşsanız ne derdiniz?” sorusuna Ayhan Hanım, “tuu” derdim yanıtı veriyor. “Eh! Onlar da pişman olduk göründüler sonradan” eklemesini yaparak…
(T24 – Tarih: 26.05.2013, 09:26)

11 Temmuz 2013 Perşembe

27 Mayıs'a yargı yolu açılacak mı?..

Demokrasi Şehid'i
Maliye Bakanı
Hasan POLATKAN
27 Mayıs darbesinin yargılanması konusunda "yıllardır beklenen" çok önemli bir gelişme!..
10 Temmuz 2013 Çarşamba - 14:13 - Aksam.com.tr
27 Mayıs'ta idam edilen "Demokrasi Şehidi" Eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın ailesi 27 Mayıs darbesiyle ilgili suç duyurusunda bulundu. Cumhuriyet Baş Savcılığı, dilekçeyi işleme koyarak inceleme başlattı.
Türkiye gazetesinden Arzu Yıldız'ın haberine göre, 27 Mayıs 1960 darbesinde dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile birlikte idam edilen Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın yeğeni Hasan Serdar Bilir ve kız kardeşinin bir ay önce Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na 27 Mayıs darbesiyle ilgili suç duyurusunda bulundukları ortaya çıktı. 
Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın yeğeni Hasan Serdar Bilir ve kız kardeşinin bir ay önce Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na müştereken Dilekçede; 27 Mayıs darbesinin hayatta kalan sorumlularının yargılanması talep edildi. Başsavcılık, söz konusu suç duyurusu dilekçesini işleme koyarak inceleme başlattı. Dilekçeye konu olan hususları araştırması için daha önce 12 Eylül ve 28 Şubat darbesini soruşturan Ankara TMK. 10. Maddesiyle Yetkili Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin görevlendirildi.
'ZAMAN AŞIMI YOK 
İNSANLIK SUÇU'
Savcılık, darbeleri gerçekleştirenlerin yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddenin 12 Eylül referandumunda kaldırılması üzerine, darbeleri “insanlık suçu” kapsamında değerlendirdi. 27 Mayıs darbesiyle ilgili zaman aşımının uygulanmayacağı görüşünde birleşen savcılık, dilekçede yer alan hususları mercek altına alacak. Olayla ilgili suç unsurlarını, delillerin toplanmasının ardından, darbenin mimarlarının hayatta kalanlarının isimleri tespit edilecek ve gerekli görülmesi halinde inceleme soruşturmaya dönüşecek.
'YASSIADA'DA İŞKENCE YAPILDI'
27 Mayıs darbesiyle ilgili suç duyurusunu veren Hasan Polatkan'ın yeğeni Hasan Serdar Bilir, suç duyurusu dilekçesinde, hala hayatta olan Milli Birlik Komitesi Üyesi Emrullah Çelebi ve darbenin bütün sorumlularından şikayetçi oldu. Bilir, 27 Mayıs darbesinin ardından Yassıada'da yapılan yargılamalarda, o dönemde Demokrat Parti Bolu Milletvekili olan babası Servet Bilir'in ve bütün Demokrat Partililerin ağır işkence ve haksızlığa maruz kaldığını anlattı. 27 Mayıs ile ilgili suç duyurusu dilekçesinden Hasan Polatkan'ın hala hayatta olan 90 yaşındaki eşi Mutahhare Polatkan ve kızı Nilgün Polatkan da mağdur olarak yer aldı. Mutahhare Polatkan'ın 27 Mayıs'ta yaşadıkları sebebiyle kronik bir rahatsızlık geçirdiğinin de altı çizildi. Hayatta olan ve hayatını kaybeden 27 Mayıs darbecilerinin mal varlıklarının araştırılması için Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun (MASAK) rapor hazırlaması da dilekçede talep edildi.
Hasan Polatkan'ın ailesi isyan etti
Yassıada Mahkemesi’nde savunması bile alınmadan idam edilen Hasan Polatkan’ın ailesi, yıllardır Yassıada'ya bakıp gözyaşı döküyor...
TBMM'de idam edilen Adnan Menderes ve arkadaşlarına iade-i itibar çalışmaları, Yassıada’nın demokrasi müzesi yapılması gibi projeler gündeme gelince gözler o dönemin mağdur isimlerine çevrildi. Yıllardır acısını yüreğinde saklayan Hasan Polatkan’ın eşi Mutahhare Polatkan ve kızı Nilgün Polatkan, darbe sürecinde yaşadıkları sıkıntıları anlattı.
Kadıköy’de yaşamını sürdüren Polatkan ailesi, evlerinin penceresinden zaman zaman Yassıada’ya bakarak o acılı günleri tekrar yaşıyor ve gözleri doluyor.
Eşinin tutuklanmasına hala bir anlam veremediğini anlatan Mutahhare Polatkan, “Ben ona veda bile edemedim.” dedi. Çevresindekilerin idamı kendisinden sakladığını anlatan Polatkan, “Sabah uyandığımda bütün gazeteleri toplamışlar. Bir şey söylemiyorlar, herkesin ağzı kapalı. İnsan inanmak istediği şeye inanır ya, sabah yaşlıca bir kadın geldi ve ‘niye üzülüyorsunuz? Onları bir yere sakladılar, bir gün çıkıp gelecek’ dedi. Ben bu ümitle günlerce yaşadım. Her asansörün gelişinde ‘ah Hasan'ım geldi’ diye içimden geçirdim.” diye konuştu.
Yassıada günlerinde eşine çok işkence yapıldığını ifade eden Polatkan, “Ziyaretine gittiğimde yanımızda silahlı askerler vardı. ‘Hasan ne oldu?’ dedim. Nefes alamıyor, bana da söyleyemiyor. ‘Eline ne oldu?’ dedim. ‘Yok bir şey’ dedi. Elinde sigara söndürmüşler. 90 kiloydu, 45 kiloya kadar düşmüştü.” ifadelerini kullandı.
‘ONA VEDA BİLE EDEMEDİM’
Eşinin Eskişehir’de bir programdan dönerken tutuklandığını hatırlatan Polatkan şöyle devam etti: “Bir gün önce Adnan bey, ‘Eskişehir’e gidelim, orası Demokrat Parti’nin sevgili yeridir’ demiş. Ben de dedim ki, ‘Bu kadar karışıklık varken niye Ankara’yı bırakıyorsun’, ‘Adnan bey öyle istiyor’ dedi. Sabah kalkıp gitti. Veda bile edemedim. Orada ellerini uzattıkları subaylar, kendilerine yumruklarını göstermişler. Ellerini bile sıkmamışlar. Ankara’ya giderken Kütahya yolunda bunları alıyorlar, uçağa koyuyorlar. Uçakta Muhsin Batur iftiharla göğsünü gere gere Ankara’ya getiriyor. Aradan 15 gün geçti. Bir telefon geldi. ‘Hasan bey, Yassıada’ya gönderilmiştir’ dendi. Çok fena oldum.”
O dönem basının kendilerine karşı alaycı bir üslup kullandığına dikkat çeken Mutahhare Polatkan, “Basının tavrı en çok bizeydi. Düşükler, kuyruklar, hırsızlar, yolsuzlardan başka kelime duymadık medyadan.” dedi.
Yassıada’ya bir kere gittiğini anlatan Polatkan, “O gün fenalık geçirdim, bayıldım. Eve döndüğümde hastaydım. Orada ilk defa gördüm, epey zayıflamışlardı. Hasan beyin müdafaası vardı. Mahkeme Başkanı savunmasını yaptırmadı. ‘Kısa kes’ dedi, müdafaa ettirmedi. Yapamadığı savunmanın nerede olduğunu bilmiyorum. Bana hiçbir şey vermediler o savunmayla ilgili.” diye konuştu.
‘DEMİREL BİZİ HİÇ ARAMADI’ 

Sıkıntılı süreçte Süleyman Demirel’in kendilerine destek vermediğini de kaydeden Polatkan, “Demirel bizi hiç aramadı. Partiden bir ara ayrılmıştı. Aylar geçmişti. Ben yazlık evimdeydim. Bir gün çay içmeye gelmişti. Bize yardım falan etmedi. ‘Nasılsın hemşehrim’ dese yeterdi.” şeklinde konuştu.
Koç ailesine eşinin çok teşviklerinin olduğunu ancak onların vefalı davranmadığını söyleyen Polatkan, “Bir gün ‘Vehbi bey sen çok çalışkan bir insansın. Alıyorsun, satıyorsun. Bu memlekete bir faydası yok. Varlıklı insan bu memlekete faydalı olmalıdır. Yararlı olmalıdır’ böyle teşvik etmiş. Çalışkan adam olunca o da ilerledi. Ancak bizim çocuğu Koç Lisesi’ne kabul etmediler. Herhangi bir faydası olmadı.” diye konuştu.
Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın kendilerine çok faydasının bulunduğunu vurgulayan Polatkan şunları söyledi: “Rahmetli Özal’a çok teşekkür ederim. Kızıma ‘babanızı getireceğim’ dedi. Gemiyle götürdü. Bir gece kaldık. Mezarlar açıldığı zaman kız kardeşine gösterdiler. Mezarlar açıldı, kefenlendi. Topkapı’daki mezara getirdiler. Özal mükemmel bir insandı. Unutulamaz, yerine kimse geçemez.”
‘ALLAH DÜŞMANIMIN BAŞINA BÖYLE IZDIRAP VERMESİN’
Meclis’teki iade-i itibar çalışmalarını da değerlendiren Polatkan sözlerini şöyle tamamladı: “ ‘İade edin’ demekle iade edilebilinir mi? Yaşadığım bu ızdırap ve bu içimdeki bu acı giderilebilir mi? 8-10 yaşında çocuğu olan 45 yaşında bir adam asılır da, bunu nasıl telafi edebilirsin? Ben ancak öldüğüm zaman toprakla beraber kaybolacak. Bu unutulabilir mi? Nasıl unutulacak? Geri gelebilir mi? Şimdi Hasan Bey 98 yaşında olacaktı. Geri gelebilir mi? Gözümün yaşı hiç dinmedi. Bu özlem hiç bitmeyecek. Allah düşmanımın başına dahi vermesin böyle bir ızdırabı. Sapasağlam, dip diri insan inletiliyor, 1,5 sene sonra ipe gönderiliyor. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir eziyet görülmemiştir. 45 kiloya düşmüştü. Kim bilir kaç kere ölmek istedi. Günaha da girmek istemedi. Yoksa dayanılacak bir şey değildi. Adnan beyin ki daha da acı. Hiç konuşturulmadı. Tahammül edilecek bir hayat geçirmedik. Neydi kabahati? Kabahatimiz neydi? O kadar çok severdi ki çocuklarını. Koklamaya doyamazdı. Bunları sevmeye dahi doyamadı.”
5 yaşında babası idam edilen Nilgün Polatkan ise, ihtilal sabahı evlerinin etrafının askerler tarafından çevrildiğini silahların ise evlerine çevrildiğini anlattı. Yassıada ziyaretinde de babası ile görüştüğü sırada askerlerin silahları kendilerine doğrulttuğunu belirten Polatkan, ilkokulda yaşadığı bir hatırayı şöyle anlattı: “İlkokulda öğretmenim hastalandığında onun yerine vekalet eden öğretmen, parmağımdaki yüzüğü kimin aldığını sordu. Babamın aldığını söyledim. Babamın nerede olduğunu ne iş yaptığını sordu. Soyadımdan dolayı benim kim olduğumu biliyor olması lazımdı. Ama bana böyle baskı yapıyordu.”
'HİÇ KİMSENİN BENİ BABASIZ BIRAKMAYA HAKKI YOKTU'
İade-i itibar çalışmalarını olumlu bulduğunu ifade eden Polatkan, “İade-i itibar çalışmasını olumlu buluyorum. İtibarları benim gözümde hiç kaybolmadığı için. 27 Mayıs’ın bayramlıktan çıkarılması ile itibarları verildi diye düşünüyorum. Bunun yapılmaması gereken çok büyük bir hata olduğunu kabul etseler ve o zamandan bu ihtilali gerçekleştiren insanların geride kalanları ceza görse bunu çok isterim. Bu Türk tarihine geçen yanlışlardan biridir. Devlette Başbakanlık, Maliye Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı yapmış insanlara yapılmaması gereken zulümler yapıldı. Bunları sonradan öğrendik. Askerler tekme tokat ile davrandılar. Bunlar hiç affedilemez. Bu çok acı bir duygu. Ben 5 yaşında babamı kaybettim. Beni hiç kimsenin babasız bırakmaya hakkı yoktu. Babamla çok az beraber oldum. Annem babam ile ilgili şeyler anlatırdı.” şeklinde konuştu.
(CİHAN)

5 Haziran 2013 Çarşamba

DÖRTLÜ TAKRİR: 7 Haziran 1945 - 2013, 68.Yıl!..

Cumhuriyet’in “İlk Demokrasi Manifestosu” Dörtlü Takrir ve Kadim Demokrat Parti
Mustafa Nevruz SINACI
             Gündeme geldiği her yerde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk demokrasi manifestosu “Dörtlü Takrir” konusunda; İnatla, ısrarla tarihi gerçekleri inkâr, yalan, iftira, bilinçli karartma ve bilgi kirliliği yaratma amaçlı yanlış iddialarla karşılaşırız..
            En çok ileri sürülen iddia: “Tam o sırada CHP, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’nun en kötü ve köklü sorunu olan feodalite (toprak ağalığı), devlete rağmen hüküm süren aşiretçilik, baskı, sömürü, din istismarı ve despotluğa son verecekti” yalanıdır. Çünkü Atatürk’ün ısrarla istemesine ve defalarca gündeme getirmesine rağmen İnönü daima Toprak Reformu hakkında kanun yapmaktan kaçınmış, bilerek kaçmış, daimi takiyye ve şark kurnazlığı içinde ağalığa destek olup, arka çıkmıştır. Bahusus, 18 Mayıs 1945’de Meclise verilen, Nazi faşizmi ve Komünist ürünü antidemokratik gasp amaçlı ‘Çiftçi ve Köylüyü Topraklandırma Kanun Tasarısı’dır ki, bu tam bir aldatmaca, siyasi manevra ve vahim bir kirli oyundan ibarettir.
1945, bazı dönme-devşirme tarihçi ve güdümlü iddiacıların ileri sürdüğü gibi, Halk Partisi (CHP)’nin toprak reformu için çırpındığı değil; Tam aksine milli-manevi değerler ile Cumhuriyetin kazanımlarını pazara çıkartarak, bunalım, buhran ve gerilimi iyice tırmandırıp bıçağın kemiğe dayandığı ve milletin iyice bunaltıldığı, baskı altına alındığı bir dönemdir.
Zira: 
Mustafa Nevruz SINACI
8 Mayıs günü Avrupa da savaş bitti. General Alfred Jodl, Almanya’nın teslim belgesini imzaladı. Hitler 30 Nisan’da intihar etti. Sovyet lideri Stalin, Türkiye’den Kars, Ardahan ve Artvin’i istedi. İnönü panikledi. 19 Mayıs konuşmasında Amerika’ya yeşil ışık yaktı. Aynı dönemde Hükümet bütçesine Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü, Refik Koraltan, Emin Sazak, Hikmet Bayur ve Recep Peker red oyu verdiler. Mecliste görüşülmekte olan akıl, hukuk ve ahlâk dışı “Köylü ve Çiftçiyi Topraklandırma” Kanun Tasarısı ise şiddetle eleştiriliyor ve bunun bir rejim tuzağı olduğu ısrarla vurgulanıyordu.
Sonuçta “sahte, hile ve hülle toprak reformu” kanun tasarısı görüşmeleri akamete uğradı. 7 Haziran 1945 günü Atatürk'ün son başbakanı  Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan CHP Grubu'na “Dörtlü Takrir”i verdiler. Önerge, cunta, dikta ve sulta ile tıkanan ülke ve parti yönetiminde özgürlükçü bir anlayış içeren düzenleme zaruretini işaret ediyor ve “hak, adalet, hukuk ve demokrasi” düzenine geçilmesini öngörüyordu. Dörtlü takrir 12 Haziran 1945 günü husumetle reddedildi. Menderes, Koraltan ve Köprülü Eylül’de CHP’den ihraç edildi. Celâl Bayar da, önce milletvekilliğinden sonra da CHP’'den istifa etti.
Nihayet 01 Aralık 1945’de Celâl Bayar, bir parti kuracaklarını resmen açıkladı. 
           DEMOKRASİYE İLK ADIM
            Şimdi tam zamanıdır. Akiller Heyeti’nin de âli gayretleri ile insan hakları, adalet ve hukuk adına söylenen yalanlar, Türk tarihine yönelik iftiralarla süratle uçuruma sürüklenen ülkemiz insanları ile “nisyan ile malul” görevli-sorumluların “ibret için” hatırlaması gerekir!..         
            Dörtlü Takrir Türk siyaset tarihindeki en önemli dönüm noktasıdır. Bu cesur, adalet ve hukuk değeri yüksek, siyaseten fevkalâde isabetli adım, Türkiye’nin adalet ahlâkı, hukuk ve demokrasiye geçmesinde ilk merhaledir. Bu önerge, dikta rejimini daha fazla sürdürmenin yanlış olduğunu, anayasal hak ve özgürlüklerin tanınması gerektiği vurgulamış ve neticede: “Memlekette demokratik usullerin daha geniş şekilde tatbikine geçilmesi” talep olunmuştur.
            Aslında bu teşebbüs ve tepki; 11 Kasım 1938 “karşı devrimini” tamamlamak ve nihai hedeflerine ulaşmak için kullanılan menfur stratejinin beklenir sonucudur. İnönü ve şürekâsı strateji gereği Türk’ü cahilleştirip yoksullaştırarak; Milli, ilmî, dini ve manevi değerlerinden soyutlamak suretiyle; Emperyalizme karşı “çok sağlam ve kavi bir kale” akaidinde kurulu Türkiye Cumhuriyeti ile şerefli milleti, müstakbel emperyalistler.; Eş başkanlığa kul, her nevi kullanıma açık din tüccarı ve siyaset simsarları için müsait bir ortam hazırlamak istiyorlardı…
            Oysa Atatürk’ün yegâne emel, ideal ve hedefi: Bu uğurda vaki denemeler olarak kabul edilen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (Kasım1924) ile Serbest Cumhuriyet Fırkası (12 Ağusos1930) ile: Evrensel insan hakları, adalet ahlâkı, eşitlik, demokrasi, tam bağımsızlık, özgürlük ve hukuk ikliminde mes’ut, müstakar, özgür, zengin ve mutlu bir millet yaratmaktı. Bu yüksek ideal ve kutsal amaç, dönemin Milli Siyaset Belgesinde, şöyle ifade olunur: (1)
            MİLLİ SİYASET;
            Türk Devleti için vuzuh (açıklıkla) ve kabiliyeti tatbikiye görülen (uygulama imkânı olan) meslek-i siyasi, Milli Siyasettir: “Milletimizin, kavi, (sağlam-emin) mes’ut ve müstakar (istikrarlı-kararlı-sabit ve sakin/meskün) yaşayabilmesi için;, Devletin tamamen milli bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin, teşkilâtı dâhiliyemize mutabık ve müstenit olması (dayanması) lâzımdır… Milli siyaset dediğim zaman, kastettiğim manâ ve medlûl, (delâlet-işaret edilen, gösterilen) şudur: Hududu milliyemiz dâhilinde, her şeyden evvel kendi kuvvetlerimize müsteniden muhafaza-i mevcudiyet ederek millet ve memleketin hakiki saadet ve ümranına çalışmak... Alelıtlak (umumiyetle, mutlaka, bir suretle kayıtlı olmayarak, min-gayri tahsis) türlü emeller peşinde milleti işgal ve ızrar etmemek... Medeni cihandan, medeni ve insani muameleye ve mütekabil dostluğa intizar etmektir.”
DÂHİLİ SİYASET;
Hükümetler bütün vatandaşlara eşit mesafede olmak ve adil davranmak zorunda ve durumundadır. Dâhili siyasette vuzuh ve istikamet: Cumhuriyet kanunlarını bilâ fark ve bilâ imtiyaz herkese tatbik etmekte dikkat ve hassasiyet gösteren bir siyasettir. Demokrasinin bu tarzda tezahürü elbette kuvvet ve kudretle tecelli eder. Biz bu memlekette, hayırlı ve semereli olarak yapılacak bütün işler için ilk şart ve azimet (çıkış) noktası olarak:, Evvel emirde vatandaşların huzurunu ve cemiyetin nizamını salim, emin ve müstakim (sağlam ve doğru) bir dâhili siyasette bizatihi müteharrik (kendiliğinden hareket edebilen) hâkimler eline mevdu (teslim eden) bir usul ile kabil-i tahakkuk görüyoruz.
Bu memleketin yüz seneden beri tarihi gösterir ki;. Hayırlı ve iyi ıslahat yapmak için memleketin şeraitinin, vesaitinin müsait ve mütehammil (uygun ve dayanıklı) olduğu azami hâsılayı idrak etmekte tereddüt ne kadar muzır ise, geniş ve kayıtsız şeraiti memleketin ortasına sererek anarşiyi tesci etmek (desteklemek), onun kadar muzır, onun kadar kısırdır. Memleketin hayır ve nef’i (faydası) için şeraitinin ve vesaitinin müsait ve mütehammil olduğu azami hasılayı isteyecek ve alacak kadar idrak ve cesaret, sonra bütün icraatı memleketin demokrasi yolunda her gün bir hatve (adım) daha ilerlemesini temin edecek dikkat, hassasiyet ve kudret; İşte bizim anlayışımız dâhili siyasette budur. (Nutuk)
ANCAK;
Karşı devrimin vukuundan itibaren sür’atle gömlek değiştiren İsmet ve bir kısım CHP heyeti 1938’den 1940’a kadar tedricen hukuk devleti ve kavramını askıya alır. Müteakiben, değil emanet ve vasiyet edilen demokrasiyi hayata geçirmek ve kurumlaştırmak; Tam tersine koyu diktatörlük ve despotizm alır yürür. Ta ki 4’lü takrir’e kadar…

            DÖRTLÜ TAKRİR:
“Cumhuriyet Halk Partisi Başkanlığı’na,
Daha kuruluşundan beri, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve CHP’nin en esaslı umdesini teşkil eden demokrasi prensiplerine tamamıyla tatbiki sayesinde refah ve saadete kavuşacağı kanaatine bağlanmış olan vatandaşların bütün memlekette ve bilhassa partimiz mensupları arasında en büyük ekseriyeti teşkil ettikleri şüphesizdir. İşte bu kanaatledir ki milletçe özlenen bu amacın gerçekleştirilmesi için lüzumlu gördüğümüz tedbirleri partimizin meclis grubuna arz ve teklif etmeyi borç bildik.
Atatürk’ün ölmez adına bağlı olan mukaddes Kurtuluş savaşımızdan doğan Türkiye Cumhuriyeti ilk Teşkilat–ı Esasiye Kanunu ile dünyanın belki en demokratik anayasasını meydana getirmiş ve bu sayede gerek ferdi hürriyetleri gerek milli murakabeyi en geniş surette dağlamak imkânlarını vermiştir.
Memleketi Ortaçağdan kalma bir takım zararlı müesseselerden koruyabilmek ve irticaı kırmak maksadıyla 1925’ten sonraki yıllarda siyasi hürriyetlerin bazı takyitlere uğratıldığını biliyoruz. Lâkin Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Teşkilat–ı Esasiye Kanununun, demokratik ruhuna daima sadık kalmış ve Cumhuriyetin kurucusu Büyük Atatürk bunu tamamıyla demokratik bir şekle ulaştırmak idealinden ölünceye kadar ayrılmamıştır.
Burada izaha lüzum görmediğimiz türlü sebeplerden dolayı muvaffakiyetsizlikle neticelenen Serbest Fırka tecrübesi, bu maksatla yapılmış bir harekettir.
Bu talihsiz tecrübenin uyandırdığı tepkiler neticesinde siyasi hürriyetlerin yeni bir takım tahditlere uğratıldığı inkâr edilemez. Bununla beraber cumhuriyet idaresinin her şeye rağmen demokratik tekâmül yolunda ilerlediğini gösteren teşebbüslerde vardır. Büyük Millet Meclisi seçimlerinde, müstakil mebuslara gittikçe daha da artacak nispette yer ayrılması tecrübesini buna bir delil olarak zikredebiliriz.
İkinci Dünya Savaşı’nın belirmeye başlaması ve harp tehlikesinin memleketimizi daimi bir tehdit altında bulundurması pek tabii olarak siyasi hürriyetleri bir kat daha tahdide sebep olmuş ve bu suretle Teşkilat–ı Esasiye Kanunu’nun demokratik ruhundan biraz daha uzaklaşılmıştır. Gerçi CHP içinde ayrıca bir müstakil grup teşkili millî murakabede tek parti usulünden doğan zararların karşılanması yolunda bir tecrübe olmakla beraber kuruluşundaki gayritabiîlik dolayısıyla bundan da müspet bir netice alınmadığını görüyoruz.
Bütün dünyada, hürriyet ve demokrasi cereyanlarının tam bir zafer kazandığı demokratik hürriyetlere riayet prensibinin milletlerarası teminata bağlanmak üzere bulunduğu şu günlerde, memleketimizde de Cumhurbaşkanından en küçüğüne kadar bütün milletin aynı demokratik ülküleri taşıdığından şüphe edilemez.
Uzun asırlardan beri müstakil bir devlet olarak yaşayan Türkiye’de hatta okuyup yazma bilmeyen vatandaşların bile siyasi hürriyetlerini şuurla kullanacak bir seviyede bulundukları inkâr kabul edilmez bir hakikattir. Okuyup yazma bilmeyen köylüler arasında bile dünyanın en değerli idare ve siyaset adamlarını yetiştirmiş olan milletimizin bilhassa cumhuriyet idaresinin kuruluşundan beri yapılan hamleler neticesinde bundan 20 yıl evveline nispetle çok yüksek bir seviyeye erişmiş bulunduğu övünülecek bir gerçektir.
İşte bir taraftan iç hayatımızdaki bu mesut tekâmülün yarattığı siyasî olgunluk, diğer taraftan bugünkü medeniyet dünyasının umumî şartları daha ilk Teşkilât–ı Esasiye Kanunumuzda hâkim olan demokratik ruhu, bugünkü siyasî hayat ve teşkilatımızda kuvvetle tecelli ettirmek zamanı geldiği kanaatine bizi sevk etmiş bulunuyor. Bunun bir an evvel gerçekleşmesi yönündeki düşüncelerimizi şöyle hülasa ediyoruz:
1) Milli hâkimiyetin en tabiî neticesi ve aynı zamanda dayanağı olan Meclis murakabesinin anayasamızın yalnız şekline değil, ruhuna da tamamıyla uygun olarak tecellisini sağlayacak tedbirlerin alınması.
2) Yurttaşların siyasî hak ve hürriyetlerini daha ilk Teşkilât–ı Esasiye Kanunumuzun gerektirdiği genişlikte kullanabilmeleri imkânlarının sağlanması.
3) Bütün parti (memleket siyaseti ve hükümet) çalışmalarının yukarıdaki esaslara tamamıyla uygun bir şekilde yeniden tanzimi suretti mutlakta gerekli ve zorunludur.
Muhterem vekil arkadaşlarımızın, yüksek tasviplerine sunduğumuz bu teklifimizle, daha ilk kuruluşundan beri millî hâkimiyet gayesine erişmeyi, onu gerçekleştirmeyi hedef tutan CHP’nin ve bütün Türk Milletinin yüksek arzularına tercüman olduğumuza, Atatürk’ün idealine sadık kaldığımıza inanmış bulunuyoruz.
Cumhurbaşkanımızın 19 Mayıs 1945 tarihli nutuklarında: “Siyaset, hükümet ve düşünce hayatımızda demokrasi prensiplerinin daha geniş ölçüde hüküm süreceği hakkındaki fikirleri”, bu teklifimizin vakitsiz ve yersiz olmadığı hakkındaki inancımızı büsbütün kuvvetlendirmiştir.
Milletimizin bütün kuvvet ve iradesini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi Parti Grubu arkadaşlarımızın Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk Milletine dünya demokrasileri arasında şerefli bir mevkii sağlayacak olan bu teklifi;, Kendi öz düşüncelerinin bir ifadesi gibi telakki edeceklerinden asla şüphe etmediğimizi bir defa daha tekrar eder ve takririmizin açık oturumda müzakeresini saygılarımızla rica ederiz. 07 Haziran 1945
İzmir Mebusu Mahmut Celal Bayar,     İçel Mebusu Refik Koraltan,
Aydın Mebusu Adnan Menderes,         Kars Mebusu Fuat Köprülü,
Neticesi: 
Bu takrir, adalet, hukuk ve demokrasi istemi; Türkiye’de, kayıp ve karanlık bir dönemin sonunu hazırladı. 11 Kasım 1938 “karşı devrimi” ile madde ve manâ plânında mülga Halk Fırkası ruhu; Takrir imzacıları öncülüğünde kurulan Demokrat Parti’de tekrar hayat buldu ve ruhlandı. Ayrıca bu önerge, dünya genelinde yaşanan gelişmeleri, ülkemiz açısından cazip avantajlara dönüştürecek bir çığır açtı. Bu bakımından da çok önemlidir.
Sonuç: 
Cumhuriyet tarihinin ilk (ciddi, kararlı ve kalıcı) demokrasi manifestosu olan “4’lü Takrir”; Hedef ve mahiyeti itibariyle Türkiye’de demokrasinin kurulması, kurumlaşması ve ilerlemesi adına olağanüstü bir açılım, çok cesur bir atılım, tarihi bir adım ve Milli Siyaset ile hukuk devleti yönünden fevkalâde bir katkıdır.
           Nihayet beklenen oldu: Masum ve muhteva itibarıyla nazik, bir demokrasi, adalet ve hukuk istemi karşısında ceberutlaşan İnönü ile tam bir mütegallibe misal millet üzerine kâbus gibi çöken, çöreklenen CHP’nin hiddetle reddettiği takrir, yepyeni bir devrin müjdecisi oldu. Atatürk’ün sır dostu, Başvekili Celâl Bayar, İçel Mebusu Refik Koraltan, Aydın Mebusu Adnan Menderes ve Kars Mebusu Fuad Köprülü tarafından 7 Ocak 1946’da “Demokrat Parti” resmen kuruldu. Bunlardan Celâl Bayar ile Prof. Fuad Köprülü, 14 Eylül 1923 teşkil tarihli Halk Fırkasının kurucularından olup; Esas ve öz olarak DP Atatürk’ün emanet, vasiyet ve gelenek yolu olarak hayat bulmuştur. Başbakanken 8 Temmuz 1942 yılında vefat etmeden önce: "devlet idaresi A'dan Z'ye bozuk, düzeltmek ister" diyerek, yönetimde köklü bir reform talebini dillendiren Refik Saydam hariç olmak üzere.; İnönü diktası ile Peker sultası hesaba katılırsa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Halk Fırkasının ruh, amaç ve anlamının Demokrat Partiye iblâğ, intikal ve tecelli ettiği ve böylece yeniden hayat bulduğu söylenebilir…
            Gerçekten, Demokrat Partinin daha kuruluş aşamasında CHP iktidarının ona vermek istediği yön, yol, rol ve doğrultuyu, Genel İdare Kurulu Üyesi ve Aydın Milletvekili Adnan Menderes bir parti toplantısında şu sözlerle açıklamıştır : “Bize gidilecek yol olarak telkin edilmek istenen şeyler şunlardır: 1- Şark vilâyetlerinde ve hudut vilâyetlerinde asla teşkilât kurmamak, köylere kesinlikle uzanmamak ve hattâ şimdilik fikir cereyanlarına müsait diye kabul edilen birkaç vilâyetten başka yerlerde teşkilât yapmamak.,  2- Teker, teker – seçe, seçe mahdut sayıda azâ (üye) kaydetmekle iktifa etmek.,  3- Halk Partisine karşı hiç olmazsa 40-50 sene daha iktidara gelme iddiasında bulunmamak; Görülüyor ki arkadaşlar, bizden istenen ve beklenen; Demokratik manzarayı tamamlayan bir “süs olarak” kalmak. Geniş veya dar, fakat Halk Partisince çizilecek bir yol haritası ve faaliyet hududu içinde bulunmak şartı ile Mecliste verilecek sandalyeleri işgal etmekle iktifa etmekti... (17.Temmuz.1946 – Aydın mitingi)
Fakat bu CHP küstahlığı halkın umurunda değildi. Millet aradığını bulmuş ve kendi öz partisine dört elle sarılmıştı bir kere… Kurulduğu günden itibaren DP’nin mazhar ve muhatap olduğu ilgi ve sevgi inanılmaz boyutlarda gelişti, büyüdü, çok kısa sürede muazzam bir halk hareketine dönüştü. Bu ilgi ve ihtişam karşısında Halk Partililer dehşete kapıldılar. Korku ve panik Partiyi sardı. Derhal olağanüstü tedbirler almaya koyuldular. Demokrasi, insan hakları, adalet, hukuk gibi kavramlar bir kenara itildi. Devlete sahiplik ve Hükümet olmanın sağladığı bütün imkân ve avantajları seferber ederek hırçın bir mücadeleye kalkıştılar.
Türkiye 35 bölgeye ayrıldı. Başta besleme örgütleri olmak üzere, güç odakları, fanatik taraftar, sempatizan ve saadet zinciri uzantısı dönemin Vali, Kaymakam, Komutan, Jandarma, Polis.. Ellerinde ne varsa hepsini DP’ ye karşı kışkırtıp kullandılar. Engellemeler, baskı, hatta kavga ve saldırılar dâhil her yola başvurmaktan çekinmediler.
Oysa, 
Atatürk ne diyordu: 
“Bilinmelidir ki, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi esasına dayalı özgür bir devlettir. Demokrasi, esas itibarıyla siyasi nitelikte, fikri, ferdi ve eşitlikçidir. Demokrasinin bu esas noktalarına göre, vatandaşın siyasi hürriyet ve çalışmasını sağlamak, bilimsel, sosyal, sanat, ahlâk gibi fikri sahalarda gelişmesiyle ilgilenmek, milli egemenliğe, katılma hakkını ve bütün vatandaşların aynı siyasi haklara sahip olmalarını sağlamaktan ibaret olan noktalar, devletin vatandaşa karşı başlıca vazifelerinin sınırını gösteren işaretlerdir.” (1929, Atatürk’ün El Yazıları, Prof. Afet İnan, TTK Yayını, 1969)   
***
ELEŞTİRİ, YORUM VE KATKILAR:
"Sayın Mustafa Nevruz SINACI
Türk Demokrasi Tarihinin Hak, Hukuk ve Murakabe başlıklarındaki en önemli dönemeç olan "4'Lİ TAKRİR" Girişiminin 68. Yıl dönümünde bilgi birikiminiz ve emeğiniz ile yaptığınız nitelikli bilgi sunumuna ve bu önemli çalışmayı  mütevazi şahsıma  da iletmenize en samimi duygularımla teşekkür ederim.
Soylu ve Şerefli  bir ''Antidemokratik ortam ile mücadele ve Demokratikleşme Talebi olan "4'lü Takrir"in Yıl dönümündeki takdire değer vefanızdan  Allah Razı Olsun.

Hak vardı. 
Hukuku da elbette olacaktı.
Bu vesile ile Selam, Saygı ve Sevgilerimi Sunarım.
Kendinize İyi Bakın.
Samet OCAKOĞLU,
sametocakoglu@gmail.com"
***

16 Mayıs 2013 Perşembe

TÜRK MİLLETİ'NİN REDDETTİĞİ İHTİLÂL!....


27 MAYIS 1960 OLAYI
Rasim CİNİSLİ (*)
27 Mayıs öncesi ve sonrası öğrenci olaylarının canlı şahitlerindenim. O günden bugüne geçen 48 yıla rağmen, Türk siyasi hayatı, 27 Mayıs’ın etkisinden kurtulamadı. Bu 48 yıl boyunca zaman oldu sade bir vatandaş olarak, zaman oldu parlamento içinde, kimi zaman kızgın sac üstünde yaşayan siyasetin göbeğinde bulundum. 27 Mayıs 1960 olayı ile ilgili 48 yıllık şahitliğin, tecrübenin özetini sunmak istiyorum.
27 Mayıs Nedir? Bir ihtilal midir? Darbe midir? Fiili durum mudur? Öncelikle bu olayın hukuki adını koyalım. Müsaade ederseniz, kişisel bir kanaatimi öncelikle açıklamak istiyorum: Bana göre 27 Mayıs olayı, Ordu Hareketi değildir! Şerefli Türk ordumuzu bu bühtandan uzak tutmak lazımdır. Her ne kadar asker elbisesiyle yapılmış olsa da, emir ve komuta zinciri bulunmadığı için bu olayın ordu iradesiyle yapıldığını iddia etmek abestir. Çünkü o günün Genelkurmay Başkanı Org. Rüştü Erdelhun ve Kuvvet Komutanları darbeciler tarafından tutuklanmıştır. O gün ordumuzda 260 general görev yapıyordu. Bu generallerin 233’ü, 27 Mayıs’ı yapanlar tarafından emekli edilmiştir. Ayrıca çoğunluğu albay, yarbay ve diğer kademelerden olan 5 bin subay da ordudan uzaklaştırılmıştır ki, bu tarihe EMİNSULAR olarak geçmiştir. EMİNSULAR, tarih içinde ordumuzda yapılan en büyük kıyımlardan biridir. Bunları belirttikten sonra yeniden 27 Mayıs’ı soruşturmaya devam edelim:
27 Mayıs bir ihtilal midir? Hayır!
Çünkü ihtilallerde halk hareketi ve desteği gereklidir. 27 Mayıs bir siyasi partiden destek alsa da halkın desteklediği bir sistem değişikliği için yapıldığı söylenemez.
27 Mayıs bir darbe midir, fiili durum mudur?
Ord. Prof. Ali Fuat Başgil Hoca’nın tespitine göre 27 Mayıs “klasik hükümet darbesi”dir. Çünkü 27 Mayıs’ta, bir siyasi kadronun tasfiyesi hedef alınmıştır.
Devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ise 27 Mayıs hakkında şunları söyler: “Hükümet darbesi midir? Hayır! Çünkü hükümet darbesi iktidarda kalmak ve devleti sürekli yönetmek hevesi ile yapılır. Bir çeşit iktidar hastalığıdır. Küçük bahanelerle veya bahanesiz gelir oturur, sonra başka bir darbeyle yıkılır gider… 27 Mayıs, fiili durumdur. Osmanlı’dan kalma geleneksel yönetimimizde ordu-medrese işbirliğinin, kanun yapma ve yürütme gücüne karşı direnişidir.”
Ben Ali Fuat Hoca’nın öğrencisiyim. Bu konuda Celal Bayar’ın değil, hocamın görüşüne katılıyorum. Çünkü iktidarda kalma süresi, üç ay, üç yıl veya 30 yıl mıdır? Darbe, 27 Mayıs 1960 günü başlamış, 15 Ekim 1961 gününe kadar Milli Birlik Komitesi tarafından yönetilmiştir. Kaldı ki, darbecilerin niyeti Cumhuriyet Halk Partisi’ni iktidar yapmaktır. Darbeci, cunta ile netice almış, iktidarda kalma eylemini ise aynı fikri paylaştıkları CHP ile devam ettirmek istemiştir. İktidarda sürekli olarak kalma niyetlerini belli etmişlerdir. Dolayısı ile Ali Fuat Hoca’nın görüşü doğrudur:
27 Mayıs 1960 olayı hukuki manada bir hükümet darbesidir.
Nitekim darbeyi yapanların, sivil uzantıları vasıtasıyla uzun süre iktidarı elde tutmak oyununu bozan şey, 15 Ekim 1961 seçimleri olmuştur. Demokrat Parti’nin devamı olan siyasi kadrolar büyük bir başarı kazanmıştır. Darbeci seçimlerde tokat yemiştir. Milletin tercihini beğenmeyen cuntacılar ise “Yıldız Protokolü” ile seçimleri iptal etmek istemişlerdir.
27 Mayıs sosyal ve siyasi proje midir?
Bu olayın içinde bulunan iç ve dış dinamiklerin ne olduğunu, kim olduklarını, niyetlerini sağlıklı olarak ortaya koyamadığımız sürece doğru bir tahlil ve tespit yapmış olamayız. 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin doğru yorumunu yapabilmek için çeşitli odakların neler düşündüğünü, nasıl hazırlandıklarını ve uygulamaya nasıl koyduklarını bilmek lazımdır. Mesela;
Asker kesiminde (cunta) olup bitenler;
Siyasi kesimi (CHP ile olan ilişkiler): kimler destekledi, ne umuldu?
Üniversite kesimi (öğrenci ve öğretim üyelerinin rolleri). Basın.
Yurtdışındaki güç odakları ile bağlantılar.
Bütün bunları gün ışığına çıkarmak gereklidir.
(Bu unsurları bir araya getirip değerlendirmediğimiz sürece yorumlar yarım veya yanlış kalmaya mahkûmdur).
Yarım asra yakın geçen zaman içinde darbeyi hazırlayan cuntanın ne zaman kurulduğu, nasıl kurulduğu, kimler tarafından nelerin yapıldığı yazılan ‘hatırat’lar ışığında bilinir hale gelmiştir. Üniversite kesimindeki öğrenci olayları ve cuntaya destek olan öğretim üyelerinin tutumu da aşağı yukarı bellidir. Siyasî kesim ve CHP’nin katkısı yine yazılmış olan hatıraların ışığında üç aşağı beş yukarı gözükmektedir.
Basının da bu olayda iftira ve yalan habercilik yaparak çok kötü bir sınav verdiği malumdur.
Geriye kalan en önemli nokta olayın dış bağlantılarıdır. Amerika, Rusya ve diğer batılı ülkelerin arşivlerinden sızan bilgilere göre dış bağlantıların varlığı belgelenmiştir. Bu belgelerin büyük bir kısmı henüz günışığına çıkmamıştır. İşte bu kaynakların tamamına ulaşabildiğimiz gün, doğru bir yorum yapma imkânı bulacağız.
1960 Darbesi olayını 2 ayrı pencereden bakarak açıklamaya çalışacağım:
İlki, 27 Mayıs 1960 öncesi ve sonrası olaylardan hareketle bugüne gelmek. İkincisi de bugünden geriye dönerek olayı değerlendirmek istiyorum.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencisiydim. Yıl 1959. Siyasi ortam son derece gergin. Üniversite ortamı da bu gerginliğin içinde rol almıştı. Siyaset Parlamento’dan çıkmış, sokaklara dökülmüştü. Mitingler yapılıyor, iktidar suçlanıyor, üniversite hocalarının bazıları bu kavganın tarafı olarak siyasi beyanlarda bulunuyorlardı. Böylece üniversiteler ilim yuvaları olmaktan çıkmış günlük siyasetin içinde rol almaya başlamıştı. Üniversite gençliği miting alanlarında polisle çatışıyor, askerle kucaklaşıyordu. Sloganlar atıyor, “Olur mu böyle olur mu? Kardeş kardeşi vurur mu?” diye marşlar söylüyorlardı. Her geçen gün, gençlik siyasetin elinde, ateş topu gibi değdiği yeri yakıyordu. Sokaklar savaş alanına dönmüştü.
O günkü basın, yangına benzin püskürtüyordu. Her gün bir önceki günü gölgede bırakacak korkunç iddialar ortaya atıyordu. İddiaların bazıları şunlardı:
Yüzlerce üniversite öğrencisi öldürüldü,
Cesetleri kıyma makinelerinde kıyıldı,
Bu cesetlerden hayvan yemi yapıldı,
Pek çok gencin cesedi buzhanelerde buz kalıplarının içinde saklanmaktadır.
Öldürülen gençlerin bir kısmı da yollara gömülüp üstlerine asfalt dökülmüştür!
1500 Harbiyelinin imha planı ele geçirildi,
Reisicumhur Celal Bayar 103 milyonu İsviçre Bankalarına kaçırmıştır.
Her görkemli bina, Demokrat Parti ileri gelenlerinden birinindir!
Demokrat Parti taraftarlarını silahlandırarak kardeş kavgasını hazırlamaktadır.
Kars, Ardahan gizli antlaşmalarla Moskova’ya satılmıştır!
Bunun gibi daha akla hayale sığmayan ama okuyanı ve işiteni diken diken eden zehir gibi propagandalar, genç-yaşlı her kesimden insanı allak bulak ediyordu. Bu yakıcı propagandalar o kadar yoğundu ki, “Hepsi de yalan olamaz!” diye kuşku duyan insanlar bile Demokrat Parti iktidarını çaresizleştiriyordu. Türk efkârı toz duman, göz gözü görmüyordu. İdrakler felç olmuş, ne yapacağını bilemez bir şaşkınlık devletin üzerine oturmuştu. Sonuçta olan oldu, darbe yapıldı.
27 Mayıs 1960 sabahı Türkeş’in sesiyle, “Kardeş kavgasını önlemek ve siyasi partilerin içine düştüğü uzlaşmazlıktan kurtarmak için Türk milleti adına Silahlı Kuvvetler yönetime el koymuştur.” Ayrıca “girişilen teşebbüsün hiçbir şahsa ve zümreye karşı olmadığı” ilan edilmiştir. O gün, başta Reisicumhur olmak üzere Başbakan, hükümet üyeleri ve milletvekilleri tutuklandı, TBMM feshedildi. Yerine 38 kişilik Milli Birlik Komitesi üyeleri ve onların tayin ettiği örfi idare komutanları ülke yönetimine el koydu. Bu olayın ne olup olmadığını, o günkü Türkiye ortamını kısa yoldan anlatmak için, Türkeş’in Ankara’da konuştuğu günün sabahı Eskişehir Örfi İdare Komutanı Bedii Kıraçtepe imzasıyla yayınlanan 1 Numaralı tebliğini aynen okuyorum:             

Ankara’daki ses, kardeş kavgasını önlemekten bahsediyor, Eskişehir’deki örfi idare kumandanı, “D.P. il, ilçe, bucak başkanlarını tevkif edin” diyor. Kime diyor? Kaymakamlara, savcılara, polise mi? Jandarma veya herhangi bir devlet görevlisine mi? HAYIR!
Adres belli değil. Herkese… Kardeşi kardeşe yakalattırmak istiyor. Böyle bir tebliğ kardeş kavgasına çanak tutmaz da ne yapar? Bu yalnız Eskişehir için söz konusu değildir. Ne yazık ki bütün vatan sathında, hatta kasaba ve köylerde yaşanmıştır. En küçük ihtilafı olanlar bile işi siyasi renge boyayarak iftira ve jurnal furyasına kapılmışlardır.
Sizlere traji-komik bir vaka nakledeyim:
İki Karadenizli Zeytinburnu’ndaki bir kahvehanede sohbet ederler. Merhum Hakkı Morgül, diğer arkadaşına içinin acısını döker. “Ah elimde imkân olsa da şu Yassıada’ya bir tünel kazsam! Menderesi kurtarsam!” Yan masada oturup bu konuşmayı duyan bir ispiyoncu, Hakkı Morgül’ü şikâyet eder. Morgül hemen tutuklanır ve aylarca değil, yıllarca hapishanelerde süründürüldü. Askeri mahkemedeki hâkim ile aralarında şu konuşma geçer:
—Hâkim Bey Zeytinburnu ile Yassıada arası kaç kilometredir?
—75 kilometre.
—Ben elimdeki kazma kürek ile Zeytinburnu’ndan Yassıada’ya tünel kazacakmışım öyle mi?
—İddianame’de öyle yazıyor!
—ordunun koruduğu Yassıada’dan Menderes’i kurtaracağım öyle mi?
—İddianame öyle diyor.
—Ula Hâkim Bey o zaman ben Türkiye Devletinden de, TSK’ dan da hatta Amerika’dan bile güçlüyüm. O zaman ordu beslemenize gerek yok. Bulgar mı saldırdı? Gel ula hakki vur oni, Yunan mı saldırdı, gel ula hakkı kır oni deyin yeter…
Bu arada mahkeme heyeti kahkahalarını gizlemek için kürsünün altına saklanırlar. Ve Hakkı Morgül en son şöyle der.
—Yaz ula hâkim, istediğin cezayı yaz!
Ki, Hakkı Morgül ve arkadaşları 27 Mayıs tarihine “Tünelciler” olarak geçmişlerdir.
Yeniden 27 Mayıs’ın acı yüzüne dönelim
Eskişehir Örfi İdare kumandanının uygulaması bütün yurdu sarmıştı. Türkeş’in sözleri radyoda kaldı. Korku dağları sardı. CHP’li olmayan kimselerin ne gün ve kimin tarafından ihbar edileceği korkusu vatandaşta huzur bırakmadı. Evet, ne yazık ki 27 Mayıs 1960 Darbesi ülkeye iyilik getirmedi. Ucu bugüne kadar uzanan derin yaralar açtı. Bu yaralar nelerdir?
1-a - Devlet Hukuku ve Devlet İtibarı Bakımından
RASİM CİNİSLİ
Anayasa ve kanun otoritesi çiğnendi: 1924 Atatürk anayasası rafa kaldırıldı. Yerine 1961 Darbe anayasası konuldu. Atatürk Anayasası “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini benimsemişti. Devlet yönetiminde temel kabul edilen millet iradisiydi ve bu irade her şeye hâkimdi. 1961 Darbe anayasası ise milli iradeye ortaklar getirdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi yanında Cumhuriyet Senatosu kuruldu. Anayasa Mahkemesi kuruldu. Özerk kurumlar ihdas edildi: Özerk TRT, Özerk üniversite, halk diliyle söylersek “TAY”lar yani Yargıtay, Danıştay, Sayıştay yeniden dizayn edildi. Eskiden kurum olarak mevcut olanların içi boşaltıldı. Yerine CHP ve darbe iradesini sürekli iktidarda tutabilmek için müstahkem mevkilere dönüştürüldü.  Özellikle devlet erki CHP ve sola göre tanzim edildi.
Devlet otoritesinin nasıl çiğnendiğini bir örnekle anlatayım: 1961 Anayasası yani darbecilerin devlet hukukunu tanzim ettikleri anayasa 9 Temmuz 1961 tarihinde halkoylamasına sunulmuş, yüzde 40’a karşı yüzde 60 çoğunlukla kabul edilmiştir. 15 Ekim 1961 tarihinde genel seçimler yapıldı. Seçimlerde CHP çoğunluğu elde edemeyince CHP’li 37 general ve Albay “Yıldız Protokolü” adı altında yeni anayasayı çiğneyen bir protokole imza attılar. Bu protokolün özü şuydu: Yapılan seçimler iptal edecek; ülkenin idaresi memleketin has evlatlarına verilecek (Yani CHP’lileri) ve bütün bunlar, darbeden sonra TBMM’nin ilk defa toplanacağı 25 Ekim’den önce yapılacaktı. Hani anayasayı ihlal ettikleri bahanesiyle darbe yapıp, meşru hükümeti düşürüp, üç devlet adamını idam etmiştiniz! Hani Menderes diktatörlük kuracaktı? Onun için darbe yapmıştınız! Yıldız Protokolü’nün ifade ettiği şey diktatörlüğün ta kendisi değil midir?
Devlet otoritesinin zedelenmesi anarşiyi, terörü ve bölücülüğü cesaretlendirdi. Milletlerarası camiada itibarımız azalmıştır! Milletlerarası anlaşmalarda gücümüz zayıflamıştır. Mesela Türkiye’nin kurucusu olduğu CENTO fonksiyonunu yitirmiştir. Kıbrıs ve Avrupa Birliği (AET-Ortak Pazar) ile olan ilişkilerimiz askıya alınmıştır. Yassıada mahkemelerinde devlet sırlarımız ifşa edilmiştir (6–7 Eylül Olayları ve Cezayir’e ve Kıbrıs Mücahitlerine silah yardımı). Böylece uluslar arası milli menfaatlerimiz de zarar görmüştür.
1-b- Adalet Cihazı Büyük Darbe Yedi
Hukukun adaleti yerine, Darbelerin hukuku ikame edildi. Yasssıada Mahkemeleri Türk hukuku adına bir kara lekedir. “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diye Yassıada Mahkemelerinde 3 Büyük Devlet adamımız haksız yere idam cezasına mahkûm edilmiştir. Düzmece iddialar, köpek, bebek, cımbız ve Afgan Atları’nın davası (1) bu sözde yüce mahkemede görüşülmüştür! Devlete hizmet eden insanlar ve aileleri zulme uğratılmıştır. Devlet adamlığının itibarı çiğnenmiştir.
Öyle bir adalet ki, mahkemesinin kuruluşunu Alpaslan Türkeş 29 Ocak 1995’te Sabah gazetesinde yayınlanan hatıratında, şöyle anlatıyor: Yassıada hâkimlerinin seçimi ile ilgili Adalet Bakanı Amil Artus komite üyelerine, elindeki hâkimler listesini okuyarak, “Bu hâkimi seçersek sizi dinlemez. Şu hâkimi seçersek sözünüzden dışarıya çıkmaz.” Diyor.
Aynı bakan Artus, 24 Mayıs 1987 tarihinde yayınlanan kendi hatıratında MBK Lideri Cemal Gürsel’den aldığı talimatı anlatırken Cemal Paşa’nın parmaklarıyla sayarak, “Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan için idam kararı verilirse komite bunları onaylayacaktır” dediğini yazıyor. Mahkemeler başlamadan aylar önce bu hükmün verilmesi şairin dediğine uyuyor:
“Hâkim ola davacı ve muhzır dahi şahit
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?”
Bürokrasinin cesareti kırılmıştır. Yarınlar darbe getirirse korkusu iş yapmayı engellemiştir. Polis aşağılanmış kolluk kuvvetleri karşı karşıya getirilmiştir.
2-Rejime olan etkileri
27 Mayıs rejime, seçim sandığına, devlet hukukunun değişmeyeceğine olan inancı yıkmıştır. İktidarların seçim yoluyla kazanılıp kaybedileceği ilkesi 27 Mayıs ile son bulmuştur. Bugün bile iktidarlardan memnun olmayan çevreler seçim sandığı değil müdahale bekler olmuşlardır. Demokrasi istikrar ister. Güven zemini üzerinde gelişir. Hindistan ve Pakistan örneği: 1947 Hindistan bağımsızlığını kazanmıştır. İngilizlere karşı dünya çapındaki büyük mücadeleyi veren Gandi bir suikast neticesi öldürülmüştür. Buna rağmen, Hindistan demokratik yönetimden vazgeçmemiştir. Aşağı yukarı aynı tarihlerde Pakistan da bağımsızlığını kazanmıştır. Bu zaman içinde Pakistan 6 askeri darbe yaşamıştır. Hindistan bugün bilgi teknolojileri konusunda dünya ile yarışır duruma gelmiştir. Buna karşılık Pakistan hala kendi içinde siyasi boğuşmalarla zaman geçirmektedir.
27 Mayıs bu istikrarı mahvetmiştir. Bir gece baskını ile alaşağı edilen demokrasinin içi boşaltılmıştır. Demokrasinin beli kırılmıştır. Demokrasiyi koruyan denetim güçleri zayıflamıştır. Sorumluluk kaybolmuştur. Seçim kanunu ve partiler kanunu değiştirilmiş vatandaşın demokrasiye olan katkısı ve denetimi elinden alınmıştır. Ocak bucak teşkilatları kapatılmış, demokrasinin mahalli gücü elinden alınıp merkeze taşınmıştır. Yani milli irade vatandaştan alınmış, zümre ve ekiplere verilmiştir. Partilerde lider sultası devri açılmıştır.  Parti içi demokrasi rafa kaldırılmış, “parti lideri” kavramı yerine “liderin partisi” ikame edilmiştir. Siyasi Parti enflasyonu oluşmuştur. Bu durumun sonucu olarak sağlıklı kamuoyu oluşması durmuştur. Böylece yapay gündemler kamuoyu yerine geçirilmiştir. Kamuoyu halkın elinden alınıp, güç odaklarına verilmiştir.
27 Mayıs müdahaleler dönemi başlatmıştır: 22 Şubat, 21 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Nisan (Post modern darbe “ince ayarlar”) ve en son Sanal Darbeler… Görünen ve görünmeyen teşebbüsler, 27 Mayıs olayından esinlenmişlerdir. Olmuş, olacak müdahalelerin “rol-modeli” 27 Mayıs 1960 Darbesi’dir.
3- Türk Silahlı Kuvvetleri Üzerindeki Etkileri
Devletimizin ve ordumuzun kurucusu Atatürk diyor ki: “Bir ordunun cevheri ne olursa olsun, siyasete karışırsa birlikte hareket etme ve savaşma kabiliyetini esastan kaybeder. Vatanın müdafaa gücünü hiçe indirir. Siyasete karışmış bir ordunun daha önceki disiplinli halini ve savaşma kabiliyetini yeniden kazanması için çok uzun zaman ister.” Ve devamla: “Ordu devletin siyasasına bağlıdır. Yoksa devletin genel siyasası orduya değil.”
Atatürkçülük iddiası ile darbe yapanların bu talimatlar karşısında ve tarih önündeki değerlendirmesini tarihçilere bırakalım. 27 Mayıs’a kadar kışlayan, okula, camiye siyaset bulaştırılmamış idi. 27 Mayıs’ta ordu günlük siyasetin içine çekilmiştir. Bu darbe en büyük kıyımı da TSK bünyesinde yapmıştır. 27 Mayıs günü ordumuzu yöneten 260 General’in 233’ü;  ayrıca albay, yarbay ve her kademeden 5 bin subay resen emekli edildi. Ordu tarihinin bu en büyük kıyımlarında birisi EMİNSULAR olayı olarak tarihe geçti.
Ordu, Atatürk’ün talimatlarına aykırı olarak siyasetin içine çekilmiştir. Hem de bunu Atatürk’ün en yakın arkadaşı İsmet İnönü bilinçli bir biçimde yapmıştır.
İsmet Paşa’nın darbe içindeki rolünü hatıratlara yansıyan biçimiyle sunmak istiyorum.
Darbe lideri Org. Cemal Gürsel, İzmir’den MBK Başkanlığına getirildiği gün, İsmet Paşa’yı telefonla arayarak, “Emirleriniz bizim için daima Peygamber buyruğudur Paşam!” teminatını vermiştir.
MBK Üyesi Numan Esin’in dediğini göre “komitedeki albay ve generallerin hemen hepsi iktidarın süratle CHP’ye intikaline zemin hazırlama yanlısı” idiler. Prof. Dr. Turan Güneş, Milliyet Gazetesi’nde 24 Ocak 1979 yılında “Politikada Çeyrek Yüzyıl” isimli röportajında diyor ki: “İsmet Paşa’nın 27 Mayıs’a karşı iki ana amacı vardı. Birincisi 27 Mayıs’ı ordu içindeki bir cuntanın malı olmaktan çıkartıp bunu tüm silahlı kuvvetlere mal etmek istiyordu. İkinci amacı da bir an önce seçimlere gidilmesini sağlamaktı.”
27 Mayıs’tan bir hafta önce Ankara Palas’ta verilen bir yemekte General Sıtkı Ulay’ın yanına oturan Amerika’nın askeri ataşesi ona, “İhtilal yapacağınızı biliyoruz. Bize gününü ve saatini söyleyebilir misiniz?” Sıtkı Ulay, bu konuşmayı 27 Mayıs 1986 yılında Milliyet gazetesine anlatırken, “İhtilalin saatini İsmet Paşa’ya bile söylememiştik” diyor.
Darbecilerin Devlet Bakanı Amil Artus’un 19 Mayıs 1987’de Milliyet gazetesi’nde yayınlanan hatıralarındaki bölümü aktarayım: Amil Artus İnönü’yü ziyarete gider. Maksat komite ve hükümet adına bilgi sunmaktır. Tarih, Haziran 1960. Yani ihtilalden birkaç gün sonra.
İsmet Paşa soruyor: “Öldürüldüğü iddia edilen üniversiteliler hakkında yeni bir bilgi elde edebildiniz mi?”
Bakan Artus: “Hayır! Sekme kurşunla ölen ile tank altında kalan bir kişiden başka birinin izine rastlayamadık.”
İsmet Paşa: “Biz bu konuyu ihtilalden evvel çok araştırdık. Fakat iki şehitten başka bir şey tespit edemedik. İki şehit verilmiş olması ilgililerin sorumluluğu için yeterlidir. Fakat daha fazla ölü olduğu iddia edilir de sonradan bunun gerçek olmadığı anlaşılırsa sizin için iyi olmaz. Onları suçlamak için iki şehit yeter. Buna dikkat edin.”
Paşa “Buna dikkat edin” diyerek darbe yöneticilerini, yönlendiriyor ve uyarıyor.
Bu konuda bir zamanlar CHP genel sekreterliğini yapmış Kamil Kırıkoğlu hatıratında şöyle diyor: “Kıyma makineleri dedikoduları üzerine CHP araştırma komisyonu kurdu. Komisyon böyle bir şeyin olmadığını rapor etti. Bu raporu okuyan İsmet Paşa Kırıkoğlu’nu azarlayarak, “Olmaz. Yoktur demeyeceksiniz. Vardır imajı vereceksiniz!” diyor.
Dikkat edilirse sekme kurşun ve tank paletinin altında kalarak ölen gençlerin sorumlusu Menderes hükümeti imiş gibi gösterilmek isteniyor. Darbeden önce başka ölen olmadığı bilindiği halde yalan propagandalar pervasızca yapılmıştır. Hatta bu yalanlar darbe yapıldıktan sonra hükümet sözcülerinin konuşmalarına ve örfi idare komutanlarının tebliğlerine resmi olarak alınmıştır.
Bu noktada size İsmet Paşa’nın propagandanın gücü ile ilgili TBMM’de yaptığı bir konuşmadan bir parça okuyacağım:
“Propaganda eğer müsait saha bulursa bir memlekette, bir millette yıkılmayacak zannolunan bir binayı dahi yıkabilir. Muntazam, şuurlu ve muayyen bir hedef aleyhine tevcih edilen propagandanın zamanla sarsmayacağı hiçbir kuvvet yoktur. Eğer bir cemiyetin hayatın mutlaka fena görmek ve gösterilmek isteniyorsa onun her muvaffakiyetli işini ters tarafından veya eksik tarafından göstermek mümkündür. Ne kadar şuurlu ve anlayışlı olursa olsun hiçbir millet muntazam, müstemir (sürekli) ve daimi bir propagandanın tesirlerine tahammül edemez.”
CHP Lideri ihtilalin eşiğinde, İstanbul’daki gösterilerden bahsederken bakınız nasıl bir dil kullanıyor? “Tanklar altında ezelmişler ve alınlarından kurşun yemişlerdir. Böylece bu masum gençler hürriyet mücadelesinin öncüleri olmuşlardır.”
Yine İnönü o yıllarda Kore’de cereyan eden ihtilal ile mukayese ederek Türk hükümetini tehdit ediyor: “Sigman Rhe kurtuldu mu? Üstelik onun ordusu, polisi, memuru elinde idi. Hâlbuki sizin elinizde ne ordu var, ne memur, ne üniversite ve hatta ne de polis! Türk milleti Kore milletinden daha az haysiyetli değildir. Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru bir haktır.”
“Sizi ben de kurtaramam” meşhur konuşmasının mefhum ı muhalifinden anlaşılan şudur. Sizi diktatör olacaksınız diye suçlarken aslında diktatör olamayacağınızı biliyoruz. Çünkü milletin verdiği yetkiden başka elinizde diktatörlüğü temin edecek ve sürdürecek hiçbir güç yok!
Avni Doğan’ın şu sözü ile bu paragrafı kapayalım: “İhtilali biz hazırladık, ordu yaptı!”
1960’da üniversite ve gençlik kesimini yönlendiren CHP Sivas Milletvekili Prof. Dr. Turhan Fevzioğlu, darbeden 27 yıl sonra pişmanlığını şu sözlerle ifade etmişti: “1950 – 1960 arasındaki mücadelede bugünkü aklım olsaydı mücadeleyi yumuşatmak için bütün gücümü sarf ederdim. Geriye baktığım zaman bunu görebiliyorum. O günlerde mücadele gereksiz olarak sertleşiyordu. Gereksiz olarak diyorum çünkü memlekette terör yoktu. Irk ve mezhep ve sınıf kavgası yoktu. Ancak partiler arasındaki ilişkiler sertti. Daha doğrusu partiler de sertti.”
4- Millet Üzerindeki Etkileri
RASİM CİNİSLİ
ERZURUM MİLLETVEKİLİ
Devlet ile milletin bütünlüğü bozulmuştur! Demokrat Parti’ye oy veren seçmen çoğunluğu, gerici, düşük, kuyruk diye horlanmıştır. DP’liler dövülmüş, CHP’liler sevilmiştir. Bu tutum halkımızın hafızasına unutulmaz ayrılık tohumları sokmuştur. 
Kalkınmanın önü kesilmiştir! İstikrarı ve güveni ortadan kaldırmıştır! Kronik istikrarsızlık ve güven bunalımı toplum değerlerini hırpalamıştır. Sosyal dokunun temelini oluşturan aile ve ahlaki değerler zarar görmüştür.
5-Siyasete Etkileri
Cemal Gürsel Amil Artus’u Adalet Bakanlığı’na getirdiği gün şu sözleri söylüyor: “İlk aşamada senden Demokrat Partiyi kapatmanı ve Yassıada duruşmalarını bir an önce başlatmanı istiyorum!” (22 Mayıs 1987 Milliyet Gazetesi)
İsmet İnönü Devlet Bakanı Amil Artus ile ilk görüşmesinde Demokrat Parti’nin ne olacağını sormuş. Ve CHP’li Devlet Bakanı Şefik İnan da bu konu ile ilgilenmeye başlamıştır. O tarihlerde MBK üyesi olan Alpaslan Türkeş, “Şefik İnan bir toplantıda bir teklif yaptı. Bu DP’yi kapatmak lazım. DP’yi muhkeme kapattı ama bunu Şefik İnan düzenledi; onu biliyorum.” (26 Haziran 1994, Sabah Gazetesi).
CHP İktidarı için Demokrat Parti kapatılmıştır. Araya öfke ve husumet ekilmiştir. Bir tarafta İsmet Paşa düşmanlığı prim yapar hale gelmiştir, bir başka tarafta Menderes düşmanlığı. Bu nedenle toplumsal (sivil) ahenk bozulmuştur. Siyasete proje üretenler yerine öfke ve husumet üretenler hâkim olmuştur. Liderlerimiz, iktidar-muhalefet kadroları, memleket meselelerini çözümlemek için yapacakları münakaşa yerine “tencere dibin kara, seninki benden kara” suçlamaları ile yılları heba etmişlerdir. Millete ve devlete hizmet etmenin yolu olan siyaset riskli hale getirilmiştir. Siyasette kalite düşmüştür. Siyasette hizmet idrakini, menfaat güdüsü gölgelemiştir. Siyasette liyakat ve etik değerler yerine, para ve şahsi menfaat ön palana çıkmıştır. Politika çok paralı, çok pahalı bir alan olmuştur.
Siyasi istikrar bozulmuştur: Parti enflasyonu başlamıştır. Güçlü iktidarlar dönemi bitmiş, siyasi kanaatleri zıt partilerin istikrarsız ve kısa ömürlü koalisyonları dönemi başlamıştır. 
Bu bozulma daha sonraki yıllara da yansımıştır. Sincan’da tanklar yürütülerek, daha fazla oy alanları itmiş, istedikleri kişilerin hükümet kurmasını sağlamışlardı. Bu siyasi istikrarsızlık ekonomiyi de vurmuş, kalkınmayı engellemiştir.  Ekonomimiz IMF’ye bağımlı hale düşürülmüştür.
Politika bir gölgeler savaşına dönüştürülmüştür. İç ve dış politika gerçekleri bir yana bırakılmıştır.
Bir yanda irtica geldi gelecek, laikli gitti gidecek naraları, öte yanda hamasi nutuklar yeri göğü inletmektedir: Sorumlular gölgelerle boğuşurken Kerkük’te, Kuzey Irak’ta, Kıbrıs’ta, Avrupa Birliği’nde kırmızı çizgilerimiz silinmiştir.
Ekonomide, enflasyonda, işsizlikte hâsılı milletin gündeminden uzağa düşülmüştür. Eşik önünde beyanat verme adet olmuş; politikacı her uzatılan mikrofona laf yetiştirmek zaafına düşmüştür. Devlet adamı fıkdanı (yokluğu) başlamıştır.
Burada rahmetli Osman Bölükbaşı ile eski bir bakana arasında geçen şu konuşmayı hatırladım: Hasta yatağanda ziyaret ettiği Bölükbaşı’na “Bir emriniz var mı?” diye sorar. Bölükbaşının verdiği cevap vecizdir: “Sayın Bakan, devlet adamı eşik önünde konuşmaz. Her uzatılan mikrofona beyanat vermez.”
2000’li yıllarda durum yukarıda anlatılan hale düşmüş bulunuyordu. Oysa İmralı’ya idama giden Demokratik Parti ekibi, o korkunç ana rağmen memleket meselelerini konuşuyorlardı. Celal Başar, Fatin Rüştü Zorlu’ya, “Fatin anlat bakalım şu Avrupa Topluluğu ile ilişkilerimiz ne halde?” soruyor, Fatin Bey de Türkiye AT ilişkilerini anlatıyordu.
6-Basın ve Medya’ya etkileri
Basın toplumu objektif bilgilendirme yerine, tutanın eline hizmet eder duruma düşmüştür.
Bir kısım basın da şantajcı olmuştur. Basının düşmüş olduğu bu durum ülkede yaşayan her insanı rahatsız etmektedir. Basın eleştirilerden ve denetimden kurtulmuş. Bazı basın organları azgın boğa gibi saldırgan olmuştur. Yargısız infaz yapmayı alışkanlık haline getirmiştir.
7 – Üniversiteye Etkileri
27 Mayıs Darbesi’nin yol haritasını üniversite öğretim üyeleri çizmiştir. Cemal Gürsel’in “DP üst kadrolarını yurtdışına sürelim” teklifini, üniversite hocaları engellemiştir. Türk ceza kanununun değiştirilmesine yine bu hukukçu profesörler fetva vermişlerdir. “İhtilal kendi hukukunu kullanmazsa, zamanın hukuku ihtilalciliyi mahkûm eder” diyerek zulmün yolunu açmışlardır. TCK 65 yaşındakilerin idam edilemeyeceğini amirken Celal Bayar ve aynı yaşta olan diğer DP’lilerin idamını sağlamak için, yine bu hukukçu profesörler fetva vermişlerdir. Böylece hukuk tarihine bir kara leke olarak geçen ceza kanununda geçmişe yürüyen (makable şamil) kanun yapılmıştır!
Darbeci öğretim üyeleri ve onların etkisindeki öğrenciler, üniversitelerde eğitimi aksatmışlardır. İlim politikaya kurban edilmiştir. Üniversiteler uzun yıllar bu kamburun altında ezilmiş, ilim yapamaz, ilim adamı yetiştiremez hale gelmiştir. Gençliğin içine nifak sokulmuş, sağ-sol kampları bölünmüştür. Milletin en değerli cevheri olan gençlik, yeri doldurulamayacak biçimde ziyan edilmiştir.
Darbeci öğretim üyelerinin etkisiyle üniversitelerden, (sanki çok ilim adamı varmış gibi) 147 öğretim üyesi emekli edilmiştir.
8 – Ekonomiye Etkileri
Merhum başbakan Adnan Menderes, 5 Ocak 1960 günü, yani 27 Mayıs’tan aşağı yukarı 4–5 ay önce Adana’da yaptığı konuşmada diyor ki:
“Dünyanın hiçbir memleketi 9 senede, 10 senede sanayi takatini 10 misline çıkarmış değildir. Buna ancak ve ancak Türk mucizesi demek lazım gelir. Bugün memlekette buzdolabından çimento ve dokuma fabrikalarının makinelerine kadar her şey yapılmaktadır. 1950 ile mukayese edildiği takdirde vatanımızın büsbütün başka bir manzara arz ettiğini görmek mümkündür. Milli hudutlarımız aynı kaldığı halde iktisadi kudretimiz dört misli büyümüş ve kuvvetlenmiştir.”
Eski sanayi bakanlarımızdan Mehmet Turgut, henüz neşredilmeyen bir kitap çalışmasında şu bilgileri veriyor:
1950 Türkiye’sinde milli gelirde nüfus başına düşen pay 200 doların altındadır. 1960 yılında bu nispet 485 dolara yükselmiştir.
1950’de enerji bakımından kurulan güç 407 bin kilovattan, 1960’da 1 milyar 272 milyon kilovata çıkartılmıştır. Yıllık enerji istihsali 1950’de 780 milyon KW saat iken, 1960’ta hızlı bir artışla 2 milyar 815 milyon KW saate ulaşmıştır.
50’de çimento tüketimi, 395 bin tondur. 60’da çimento üretimi 2 milyon 40 bin ton olmuştur. 
Yol durumu ise 600 KM asfalt veya taş döşeli; 250 kilometresi ziftlenmiş 11 bin KM’si de kırma taşla döşeli ve iyi olduğu söylenen şose şeklinde belirtilmiştir.
1960’ın yol durumu ise bu devrenin en başarılı gelişmelerinden birini göstermektedir.
Ekonomistler 50 – 60 dönemindeki kalkınma hızının yüzde 6-7 arasında olduğunu söylüyorlar. 
Andrew Mango’nun Atatürk adlı kitabında diyor ki: “On yıllık DP yönetiminde Türkiye büyük değişim gösterdi. Ekili alanlar 14 milyon hektardan 23 milyon hektara,
Traktör sayısı 2 binden 42 bine,
Kullanılan gübre miktarı, 42 bin tondan 107 bin tona,
Çelik takviyeli yolların uzunluğu 2 binden 7 bin KM ye çıktı.
14 büyük baraj, 15 elektrik santrali ve 20 liman inşa edildi.
Özel girişimciler tüketici ürünleri fabrikalarına yatırım yapmaya özendirildiler.
Buna karşılık muhalefet lideri İnönü, yapılan eletrik santralleri için “Bu kadar enerjiyi toprağa mı vereceksiniz? Yapılan yollar için de “Bu yollara uçak mı indireceksiniz” diye soruyordu.
Türkiye 1960’tan 10 yıl sonra Komünist Bulgaristan’dan elektrik almak zorunda kaldığı gibi, yolar da trafik sıkışıklığına maruz kaldılar.
2008 Mayıs Ayından 27 Mayıs’a Bakmak
Bugün 2008 yılının Mayıs ayından geriye dönüp baktığımda yeni duraklar görüyorum. Bu duraklarda durup yeniden düşünmek- yeni yorumlarla yeniden değerlendirme ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Zamanın ortaya çıkardığı gerçekler var.
Büyük Ortadoğu Projesi, CENTO’nun yerini aldı. (Irak-Körfez-Afganistan’ın işgali)
Varşova Paktı’nın çöküşü (Sovyet Blok’u çözüldü. Türk Dünyası Gün Işığına Çıktı ama biz Türk Dünyasına sahip olamadık. İki Almanya birleşti.)
NATO Karargâhlarında dolaşan sözde bölünmüş Türkiye haritaları.
Elli Yıllık Ortak Pazar, Daha sonra Avrupa Birliği Sevdası, Kıbrıs.
Birinci Dünya Savaşı’nın merkezinde Osmanlı İmparatorluğu vardı. Harp sonunda imparatorluk çöküyor ama Anadolu coğrafyasında gözü olanlar umduklarını bulamıyor. Umutlarını zamana bırakıyorlar.
Kuzeyde Sovyet Rusya-Batı Avrupa
Sovyet Rusya İkinci Dünya Harbi’nden sonra Kars-Ardahan ve Boğazlar üzerinde hak isteyerek niyetini tekrarlıyor. Bu niyetini kabaca diplomatik yollardan ilan ederken öte yandan içimizde ideolojik yoldan komünist yandaşlar bularak işi kolaylaştırmaya çalışıyordu.
Bu açık ve kaba manzarayı gören Batı, fotoğrafı büyüterek perde yaptı. Perde arkasından kendi sinsi oyununu kurmaya başladı. Moskova’dan rol kaptı!
NATO Üyesi olduk. Kuzeye karşı, Varşova Paktı’na karşı güvenliğimizi sağladık. Ama Avrupa’ya bilhassa Amerika’ya kapılarımızı safça, güvenle açtık.
Birçok alanda (askerî, ekonomik, siyasî) işbirliğimiz oldu.
İmparatorluk kurmuş devletin tecrübesine yakışmayan teslimiyet derecelerinde açtığımız kucağa Amerika, çok önceden tasarladığı B.O.P projesi ile oturdu. Moskova’dan çaldığı rolünü geliştirmiş, komünizm tehlikesini abartılı olarak ülkemizde yürütmeye koyulmuştu. Her defasında kuzeydeki tehlikeyi bahane ederek kendi emellerine zemin hazırladığı anlaşılmıştır.
Bazıları bu türlü yorumlara “Komplo Teorisi” diyorlar. Zaman en adil hâkimdir. Olayların gün ışığına çıkması niyet sahiplerini ele vermiştir. Bu da devlet adamı eksiğini ve Türk diplomasisinin teslimiyetçiliği izah edilebilir.
Olaylara beraber bakalım.
Marksizm 1917 yılında Rusya’da hükümran oluyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkıyor. “Berlin Duvarı”nı örüyor. Avrupa kapıları kapanıyor. Varşova Paktı’nı Marksizm’in dünya hâkimiyeti için kuruyor.  Demirperde ülkeleri içine kapanıyor. Dünyanın korkulu rüyası olarak 1990 yılına kadar yaşıyor. 1990 yılında kendi içinde çöküyor.
Bir fikrin, bir ideolojinin çöküşü üç beş yılda olmuyor. Marksizm gibi devletlere hükmetmiş bir ideolojinin kendi içinde çürümesi, çaresiz duruma düşmesi en az 20 veya 30 yıl içinde gerçekleşiyor. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği 1990 yılında çözüldü. 1990 yılından 30 yıl geriye gidersek bu 1960 yılına tekabül ediyor. Yani 1960 yılından beri Moskova rejim ihraç edecek gücünü kaybetmiştir.
Hâlbuki Türkiye’mizde kardeşi kardeşe düşman eden komşuyu komşuya kırdıran sağ-sol kavgasının Moskova’dan kaynaklandığını sanırdık. Peki, bu kadar cana, bu kadar milli servet ve milli enerjiye mal olan sağ-sol, daha sonra da bölücülüğe dönüşen bu iç çekişmeyi kim yaptı? Kendi hamakatımız olduğu doğrudur. Fakat şu yabancı hırsızın hiç mi kabahati yoktur?
NATO Karargâhlarından dolaşan bölücü haritaları kim hazırladı? PKK’yı kim besleyip büyüttü? Büyük Ortadoğu Projesi’nin altını üstünü bilen kim? Irak’ta, Afganistan’da ölen milyonların cesetleri üzerine nasıl demokrasi kurulacak? Hangi demokrasi kurulacak?
Bunları gördükten sonra yeniden düşünmemiz gerekiyor. 27 Mayıs’ın dış bağlantıları var mıydı? Bu bağlantılar var ise nelerdir? Celal Bayar ve birçok siyasinin iddia ettiği üzere bu dış ektiler sadece kuzey komşumuzdan mı gelmiştir yoksa 50 yıllık dostlarımız da 27 Mayıs 1960 darbesine müdahil olmuşlar mıdır? Oldularsa bunun derecesi nedir? Tarihçilerimizin ve araştırmacılarımızın bu konuda milletimizi aydınlatacakları zaman gelmiştir.
SONUÇ:
Sözün burasında konuşmamın manşetini şimdi söylüyorum. 27 Mayıs 1960 Darbesi, Cumhuriyet tarihimizin en talihsiz olayıdır! Olaya topyekûn baktığımızda 3 ismin önemli roller üstlendiğini görürüz. CHP lideri İsmet İnönü, darbenin “kudretli albayı” Alpaslan Türkeş ve yeniden demokrasiye dönüş mücadelesinde hakikatin ve cesaretin sesi olan Ord. Prof. Ali Fuat Başgil.
Milletimiz, 27 Mayıs’ı sevmemiştir, sevememiştir. Buna karşılık Türk milleti demokrasiyi çok sevmiştir. Benimsemiştir. Darbeler karşısında vakur duruşu ile tavrını demokrasiden yana koymuştur.
*
(1) Demokratik Parti üst yöneticileri hakkında uydurulan düzmece iddialar, “Köpek Davası”, “Bebek Davası”, “Cımbız Davası” ve “Afgan Atları Davası” gibi ipe sapa gelmez davalardı. Bunlardan Afgan Atları Davası şuydu: Afgan Kralı Başvekil Adnan Menderes’e dört at hediye eder. Menderes bunları bir at çiftliğine gönderir. Bir müddet sonra Sipahi Ocağı’ndan gelerek atları satın almak isterler. Menderes atları iyi bir fiyata satar ve üzerine kendi cebinden de para koyarak Kocatepe Camii inşaatına hibe eder. Bunun üzerine Yassıada adaleti (!) atların yediği otların parasını Berin Menderes’ten, merhum Menderes’in idam ipinin parası ile beraber tahsil eder!
*
(*)  DADAŞ, Rasim CİNİSLİ

Eski DP Milletvekili ve MTTB eski Başkanlarından; Avukat
1939 yılında Erzurum’da doğdu.İlk ve Orta tahsilini Erzurum’da tamamladı.1959 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yüksek öğrenime başladı.Yüksek öğrenimi boyunca hep gençlik hareketlerinin içinde yer aldı.Türkiye Milli Talebe Federasyonundaki özverili çalışmaları ile öne çıktı.1964 yılında Federasyon içinde organize olmuş folklor komisyonunun çalışmalarından tatmin olmayan bir gurup arkadaşıyla ayrılıp ‘Yüksek tahsil Gençliği Türk Folklor Enstitüsü Kurma Derneği’ni kurdular.Amaçları,tüzüğün maddesinde belirtildiği gibi ‘Türk Folkloru üzerinde araştırma,inceleme ve derleme yapmak,tanıtım çalışmaları yaparak turizme yardımcı olmak,Türk folklorunu genç nesillere öğretmek.Türk folkloru hakkında ilmi yayınlar yapmak.
Bu amaçla yurt dışındaki benzer kuruluşların tüzüklerini getirterek Türkçeye çevirdiler.Türkiye Milli Talebe Federasyonundan ayrılmaları ile folkloru bir sisteme kavuşturdular.Bir düzenli kuruluşun oluşmasına öncülük ettiler.
Rasim Cinisli gerek gençlik yıllarında,gerekse sonraki yıllarda Türk halk kültürünü her yönüyle yaşatmayı,yozlaştırmadan yaymayı ve geliştirmeyi kendisine ülkü edinmiştir.
Yumuşak karakteri efendiliği,içten dostluğu,sevgi ve heyecanı onun karakteridir.Sayın Adli Ayter’in söylemesi ile ‘tüm Dadaşlık’meziyetlerini kimliğinde ve şahsiyetinde bir araya getiren güzel bir insandır.
Tüm meziyetler onu üniversite gençliğinde çne çıkardı.1965-66 yıllarında Mill Türk Talebe Birliği’nin genel başkanlığını yaptı.1967-68 yıllarında vatani görevini yaptı.1969 yılı genel seçimlerinde Adalet Partisi’nden Erzurum Milletvekili seçildi.1971 yılında Demokrat partinin kurucuları arasında yer aldı.1973 yılında Demokratik Partiden yeniden milletvekili oldu.1977 yılına kadar milletvekilliğini sürdürdü.1977 yılındaki seçimlere kendi isteğiyle katılmadı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunduğu dönemde Türk halk kültürünün derlenmesi, araştırılması, arşivlenmesi için özverili çalışmalarda bulunmuştur. Parti gözetmeksizin komisyon çalışmalarında kulis atarak yandaş toplayıp3.beş yıllık plana istediği her şeyi koydurabilmiştir.1979 yılında Adalet Partisi İstanbul İl idare kurulu üyeliği,1994 yılında da Doğru Yol Partisi İstanbul İl Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur.
Halen çeşitli dernek,vakıf ve sivil toplum örgütlerinde kurucu ve yönetici olarak bulunmaktadır.Özellikle 30 yıldır Erzurumlulara hizmet için kurulmuş dernek ve vakıflarda kesintisiz çalışmalarını sürdürmüştür.Son olarak Kadıköy’de bir binayı restore ettirerek kültür merkezine dönüştüren kadronun içinde yer almıştır.
Tüm bu meziyetlerinin dışında edebiyata ve söz sanatlarına karşı sonsuz yatkınlığı onun çok okuduğunu da gösteriyor.Divan şiiri başta olmak üzere Türk ve dünya kültür adamlarının vecizelerini hafızasında tutabilen yeri geldiğinde irticalen söyleyebilen bir kişiliktir.
Evli ve üç çocuk babasıdır.