DP Kurucu Genel Başkanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DP Kurucu Genel Başkanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2013 Perşembe

6 (7) EYLÜL 1955 "6 EYLÜL 1955 OLAYLARI KONUSUNDA KENDİ KALEMİZE ATTIĞIMIZ GOLLER" Mehmet Arif DEMİRER (8. Dönem Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı; Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Başkanı) Gazeteci, Tarihçi, Araştırmacı - Yazar

6 EYLÜL 1955 OLAYLARI KONUSUNDA
KENDİ KALEMİZE ATTIĞIMIZ GOLLER
Mehmet Arif Demirer
Türk medyası, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra, 6 Eylül 1955 günü 6 saat süren olayları 48 saat sürmüş gibi, ‘6/7 Eylül Olayları’ olarak tanımlamıştır. Çarpıcı bir örnek, Prof. Dr. Mümtazer Türköne’den. Koskoca bilim adamı bakınız neler yazmış, F Gülen’in ZAMAN Gazetesinde: “Tam 54 yıl önce, 6-7 Eylül 1955'te İstanbul iki gün devam eden bir yağmalamaya sahne oldu. İki gün boyunca Rum azınlık başta olmak üzere Ermeni ve Yahudilerin dükkânları, evleri, okulları ve mabetleri tahrip edildi ve yağmalandı. Savaş gibi bir yıkım yaşandı.” (ZAMAN, 25.1.2009)
“29 Ağustos ve 8 Eylül 1955 tarihleri arasında Londra’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere heyetlerinin arasında toplanan Kıbrıs Konferansı’nda heyet başkanımız Fatin Rüştü Zorlu’nun açıkladığı Türkiye’nin yeni Kıbrıs Tezi çok başarılı olmuş, Yunan heyeti panik içinde 2 Eylül Cuma akşamı talimat almak için Atina’ya dönmüştü. 
Türk tezi, Lozan Barış Antlaşması’na dayandırılmıştı. Türkiye, Kıbrıs adası üzerindeki egemenliğini Lozan’da İngiltere’ye bırakmıştı. Belgenin altında iki imza vardı, Türkiye ve İngiltere. Dolayısı ile Yunanistan Kıbrıs konusunda TARAF değildi. Eğer İngiltere Kıbrıs adası üzerindeki egemenliğinden kısmen veya tamamen vazgeçecek ise ada eski sahibine dönmeliydi. Bu, Yunan dış politikası için hezimet demekti. Konferans bu tezi kabul ederek sonuçlanır ve sonuç bildirisinde Kıbrıs konusunda Yunanistan’ın taraf olmadığı belirtilirse, Yunanistan’ın ve Kıbrıs’taki Rumların 1931 yılında beri uğraş verdikleri ENOSİS (adanın Yunanistan’a ilhakı) hedefi Kıbrıslı Türklerin deyimi ile sıfırla çarpılmış olacaktı.  
O hafta sonu Yunan Derin Devleti fazla mesai yapmıştı. 5/6 Eylül gecesi Selanik’te ATATÜRK Müzesi’nde bir bomba patlamış binanın birkaç camı kırılmıştı.
Konferans’ta 6 Eylül sabahı Zorlu, Yunan Dışişleri Bakanı’na karşı ATATÜRK Müzesi binasını yeterince koruyamadıkları için çok sert bir konuşma yapmış, Yunan Bakan da özür dilemiş ve “Bunu yapan gerçek bir Yunanlı olamaz. Araştırmalarımız sürüyor. Er geç kimin yaptığını bulacağız” şeklinde cevap vermişti.
Bu gelişmeleri o tarihteki gazetelerden hiç araştırmayan 27 Mayıs sonrası Türk basını, hiç utanmadan ve sıkılmadan; Yassıada’daki düzmece davayı esas alarak, olayları Londra konferansında zor durumda olduğunu iddia ettikleri Zorlu’nun talebi ile Menderes ve 27  Mayıs’tan hemen sonra intihar eden olaylarda İçişleri Bakanı olan Namık Gedik’in tertiplediğini yaza gelmiştir, tam elli yıldır.
İki örnek:
Ayşe Hür – Taraf 7 Eylül 2008
Hasan Pulur – Milliyet 11 Eylül 2008
5 Eylül’de, Hikmet Bil’le bir akşam yemeği yiyen Menderes, Zorlu’nun Londra’dan gönder-diği telgraftan söz edecekti.
Telgrafta Zorlu, görüşmelerde zor durumda kaldığını, müzakere koşullarının zor olduğunu, orada artık ‘dizginlenemeyen’ bir Türk kamu oyundan söz etmeyi arzuladığını yazıyordu….
Artık iş barut fıçısını patlatacak kıvılcımı çakmaya gelmişti…
İstanbul Ekspres adlı 20-30 bin tirajlı bulvar gazetesi, haberi iki ayrı baskıyla duyurdu.
İÇİNDE yaşadığımız halde, bu olayı öylesine unutmuşuz ki, cumhuriyet tarihinin en rezil sayfalarından biri.
Siyasi iktidar Kıbrıs görüşmelerine baskı yapmak için bir gece (6-7 Eylül 1955) İstanbul’u yağmalatır, yakıp yıktırır, İngilizlere ve Yunanlılara “Türk halkının Kıbrıs konusunda ne kadar hassas olduğunu gösterecektir.”
Gösterdik, rezil olduk.
Hedef önce azınlıklar, başta Rumlar, sonunda da toptan yağma...
6/7 Eylül gecesi, sabaha kadar, T.C. Londra Büyükelçiliğinde toplantı halinde olan Türkiye heyeti, 7 Eylül sabahı konferansta olaylar nedeniyle Yunan Dışişleri Bakanı’ndan benzer bir çıkış bekliyordu: “Nasıl olur da İstanbul’da soydaşlarımızın evlerine, işyerlerine yapılan saldırıları durdurmadınız…” gibi. Türk heyeti başkanı Zorlu’nun, bir gün önce Yunan Dışişleri Bakanı gibi, özür dilemesi ve “Bu olayları tertipleyenler gerçek Türk olamazlar. Araştırmaya başladık…” şeklinde konuşması kararlaştırılmıştı.
7 Eylül sabah Konferans’ta Yunan Dışişleri Bakanı hiçbir şey söylemedi. Bir serzenişte bulunmadı. Olayları hiç duymamış gibi davrandı.
Bu son derece önemli ayrıntıyı Emekli Büyükelçi rahmetli Mahmut Dikerdem Ortadoğu’da Devrim Yılları başlıklı kitabında yazdı. Araştırmacı yazarlarımız nedense bu olayı, Yunan Dışişleri Bakanı’nın 7 Eylül sabahı neden suskun kaldığını hiç araştırmadılar ve hiç önemsemediler?            
İstanbul’da olaylar saat 18:00’de başladı. İstanbul Ekspres gazetesi ikinci baskı yaparak Selanik’teki bomba olayını abartılı bir şekilde vermişti:
            Olayların birinci aşaması, saat 18:00 - 20:00
Üniversite gençliğinin saat 18:00 - 20:00 arasında Selanik’teki olayı protesto etmek için İstiklal Caddesinde (Taksim’e kadar) yürüyüşü  
Olayların ikinci aşaması, saat 20:00 -22:00:
Cibali sigara fabrikası işçileri ile işsiz gençlerin İstiklal Caddesi ağırlıklı olmak üzere ev ve İşyerlerini tahrip etmeleri
Olayların üçüncü aşaması, saat 22:00 -24:00:
Şehir varoşlarından gelenlerin tahrip edilen işyerlerini yağmalaması
Olayların sonu: Saat 20:00’de  beklenen askerin (19 tabur) gecikmeli olarak 24:00’de gelmesi, hükümetin sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan etmesi ile olaylar sona ermiştir.
Olaylar başlamak üzere iken trenle Haydarpaşa’dan Ankara’ya gitmek üzere ayrılan Cumhurbaşkanı Bayar ve Başbakan Menderes olayları Sapanca’da duymuşlar, derhal geri dönerek saat 24:00’de İstanbul Valilik binasına ulaşmışlardır. Gezi Olaylarının hemen ardından Fas’a giden günümüz Başbakanından çok farklı olarak.
Olaylardan iki yıl sonra, 1957 seçimlerinde özellikle Rumların oyları DP’ye yönelmiş ve Adana ve Ankara’yı dahi kaybeden DP, İstanbul’da azınlık oyları ile seçim kazanmıştır.
            Olaylarda zarar görenlere önemli miktarda tazminat ödenmiştir.
Olaylar nedeniyle İstanbul Rum veya Ermenileri İstanbul’u terk etmemişlerdir. Bunun kanıtı 1959 yılında Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in Türkiye ziyaretinde oluşturulan İkili Komisyondur. İki ülkenin seçkin diplomatları Zeki Kuneralp ve Dimitri Bitsios başbakanlarının talimatı ile İstanbullu Rumların ve Batı Trakya’daki Türklerin sorunlarını incelemek üzere çalışmalar yapmış ve hükümetlerine bir rapor sunmuşlardır. Bu rapor yayımlanmıştır.
Yunan Dışişleri Bakanı Averoff, anılarında (Cyprus –Lost  Opportunities, Kıbrıs - Yitirilen Fırsatlar) bu komisyondan bahsederken İstanbul’da 65 bin Rum olduğunu  yazmıştır. Buna yaklaşık 15 - 17 bin Elen (Yunanistan uyruklu İstanbullu) eklenince 1955 yılındaki İstanbul’daki Rum artı Elen nüfusu çıkar: 90 bin.
İstanbul’dan göç, 1964 yılında Kıbrıs’ta Rumların Türklere karşı giriştikleri soykırıma karşı bir şey yapamayan İnönü Hükümeti’nin 16 Mart tarihinde aldığı bir kararla İstanbullu Elenleri yurtdışına göndermesi sonucu başlamıştır. Elenler 1930 yılında ATATÜRK –Venizelos mutabakatı ile İstanbul’da yaşamalarına, taşınmaz mal almalarına ve işyeri kurmalarına izin verilen Yunanistan uyruklu İstanbullulardı.
27 Mayıs Darbesi’nden hemen sonra, DP’nin dört kurucusundan biri, yıllarca Dışişleri Bakanlığı yapmış, olaylarda Başbakan Yardımcısı olan Fuat Köprülü, kişisel Menderes-Zorlu kinine yenik düşerek, oğlunu da ateşe atmak pahasına aşağıdaki ihbarı yapmıştır. O tarihte kadar ne Rumların, ne Yunanistan’ın böyle bir iddiası vardı.
               Fuat Köprülü’nün oğlu Dr. Orhan Köprülü, olaylarda DEMOKRAT PARTİ İstanbul İl Başkanı idi!
Bu ihbar üzerine Yassıada’da bir hukuk skandalı olan 6/7 Eylül Olayları Davası sahnelenmiş ve T.C.Yargısı kendi kalesine bir penaltı gölü atarak T.C. Dışişleri Bakanı ile T.C. Başbakanının olayları tertiplediği yönünde karar vermiştir, 5 Ocak 1961.
Bir gün sonra Dr Orhan Köprülü, darbecilerin başına getirilen Cemal Gürsel’in Devlet Başkanı kontenjanından Kurucu Meclis üyeliğine atanmıştır. Yassıada yargılamalarındaki hukuksuzluğun en belirgin kanıtı bu karar ile bu atamadır.     
Günümüzde Türkiye düşmanları Yassıada’daki kararı “İşte kendileri bile olayları Türk hükümetinin en yetkililerinin tertiplediğini mahkeme kararı ile tescil ettiler” diyerek aleyhimize kullanmaktadır.
Olayları, her üç aşamada, yapanlar Türklerdir. Olayları tertipleyenler ise Londra’daki Kıbrıs Konferansı’nın sonuç bildirisi yayımlamadan dağılmasını isteyen Yunan Derin Devletidir.
Selanik’teki bomba ile İstanbul Ekspres’in yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu’nun ikinci baskı yapmak yönündeki ısrarı ve bomba olayını gerçek boyutunun dışına çıkararak çok abartması bu tertibin birer halkalarıdır.
Olaylar ATATÜRK’e karşı yapılan saygısızlığa tepki olarak patlak vermiş ve polisin yetersizliği ve askerin gecikmesi nedeni ile 4 saat süre ile kontrol edilememiştir. Polis bütün gücü ile başta Patrikhane ve Yunanistan Başkonsolosluğu olmak üzere tüm konsoloslukları korumuştur. Bunların bir camı bile kırılmamıştır. Trafik sıkışmış ve kilitlenmiştir.
Zorlu Londra’da 7 Eylül akşamı otelde bekleyen Yunan gazetecilere şöyle konuşmuştur:      
“Yunanistan’da sefaretimiz, konsolosluklarımız polis muhafazası altında, “Memleketimizde Örfi İdare ilanına mecbur olduk,
“Kıbrıs’ta çıkarılan gürültüleri (EOKA’nın faaliyetleri) bastırmak üzere İngiltere oraya asker yolluyor
“Müşterek tehlikeler karşısında ittifak etmiş olan üç müttefik arasındaki münasebetin tabii manzarası bu mu olmalı? Bütün bu işlerde fiili ve suçlu rol sizden geliyor. Bir müttefikten (İngiltere) toprak almağa kalkıştınız. Diğer müttefiğin (Türkiye) emniyetini tehdit ettiniz. Sabrını tükettiniz. Aramızda bu kadar zahmetle kurulan dostluğu yıktınız.
“Bütün ikazlarımıza rağmen Kıbrıs’ta ve her tarafta tahriklerinize devam ettiniz. Kıbrıs’ta çıkardığınız tedhiş (terör) hareketlerinde rol alanları radyolarınız, ‘Bir düzine vatansever’ diye övdü. Biz dostluğu korumak endişesiyle her türlü nümayişi önlemeye uğraşırken Yunanistan iki müttefiğin aleyhine hareketleri teşvik etti, heyecanları bile tutuşturdu.”
Zorlu’nun bu söyledikleri 9 Eylül 1955 tarihli VATAN Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Bu olaylara Türkiye’nin hiç ama hiç ihtiyacı yoktu. Yunanistan ise Londra’da açıklanan yeni Türkiye Kıbrıs Tezi nedeniyle uluslararası kamuoyunun Kıbrıs konusunda TARAF  olmadığının kabulünü mutlaka önlemek istiyordu. Bunun yolu da Konferans’ın sonuç bildirisi yayımlamadan dağılması idi.
8 Eylül günü Konferans olaylar nedeniyle herhangi bir bildiri yayımlayamadan dağıldı!
Yunan Dışişleri Bakanı’nın 7 Eylül sabahı olayları hiç duymamış gibi davranması konusunu da Mahmut Dikerdem ve benim dışımda hiçbir araştırmacı yarımız önemsemedi, nedense?      
SONSÖZ: Olaylar hakkında ortada bu kadar gerçek var iken bunları göz ardı ederek faturayı Zorlu ve Menderes’e kesmek VİCDANSIZLIKTIR…
(Mehmet Arif Demirer, 6 Eylül 2013 - Bodrum)  
***
ELEŞTİRİ, MÜŞAVERE, YORUM VE KATKILAR:
[Attachment(s) from Mehmet Arif DEMIRER included below]
Menderes’i haklı çıkarmaya çalışmıyorum.
Yaşadığım Londra Konferansı’ndaki  durumu anlatmaya çalışıyorum.
Tarihi çarpıtmıyorum. Söylediklerimin hangisi yanlış? 7 Eylül günü kendini bilmez bir kaç kişinin Büyükada’ya saldırı girişiminde bulunuşu mu?
Lefter Küçükantoniyadis Büyükada’da neler olduğunu 1994 yılında tüm ayrıntıları ile anlatmıştı.
Bahsettiğiniz Harp Dairesi’nin o tarihteki adı Seferberlik Tetkik Kurulu idi. İstanbul’da birimi dahi yoktu. O tarihte STK’da görevli İsmail Tansu yaşıyor.
Açın telefonu konuşun. (0312 4424863)
Ben bu olaylar hk çalışmaya başlarken (1993) iki kişiye yazılı olarak sordum: Bu işe bulaştınız mı, diye: Oktay Engin ve MİT Müsteşarı. Onlardan güvence aldıktan sonra 5 kalın klasör belge topladım. Olaylara karışan ve hatta herkes ile söyleşi yaptım (ilk kitabımda tümü yayımlandı, 1995).     
Oktay Engin Selanik Üniversitesi’nde hukuk okuyan bir öğrenci  idi! 6 Eylül akşamı Selanik’in başka bir semtindeki fuarda tercümanlık yapıyordu!
Ekspres Gazetesi de sopalar da Yunan Derin Devletinin işi.
DP İst İl Başkanı Orhan Köprülü’nün Kurucu Meclis üyeliğini yorumlasanıza…
Rumlar dünyanın en aptal insanları olmalılar ki, Feriköy  1957’de DP’ye tulum çıkarmış olsun.          
Anlamak istemediğiniz gerçek şu:
Konferanstaki gelişmeler sonucu bizim bu olaylara ilişkin bir motivasyonumuz yoktu. Yunanlıların ise vardı ve son derece önemli idi.    
Siz bunların hiç birine inanmayın, kendi (?) kalenize gol atmaya, Yılmaz Karakoyunlu gibi, “Rumlar gittiler, İstanbul’un kültür mozayiği yok oldu” ya da Dilek Güven gibi (yayımladığı kitap açtığım dava sonunda mahkûm oldu) olaylar için “POGROM” sözcüğünü kullanın ki düşmanlarımız sevinsinler.
Aramızdaki fark: Ben Zorlu’yu da Menderes’i yakından tanımış olan bir kişiyim. Zorlu eniştemin (1955 yılında Atina Büyükelçisi Settar İksel) ve babamın çok yakın arkadaşı idi. Menderes ile 1959 uçak kazasından sonra bir hafta aynı hastanede (babam da o uçakta idi) çok yakınında kaldım. Onların POGROM emri vermeyeceğini bilirim…
Golleriniz bol olsun! Arada sırada rakip kaleyi de deneyin, bir değişiklik olur.
NOT: Ekli gazetedeki fotoğraflara bkz. 7 Eylül Beyoğlu’nda kimler varmış.
From: Mentes Azuz [mailto:mentesoz@gmail.com]
Sent: Thursday, September 05, 2013 3:29 PM
Menderes'i hakli cikarmaya ugrasarak, tarihi carpitiyorsunuz.
Ataturk'un evine (aslinda bahcesine) bomba atanlarin "Menderes'in bilgisi dahilinde" Harp Dairesi oldugunu biliyoruz. Diger bir iddia olan, bombayi Selanik Baskons. Yard. Oktay Engin'in atmis olmasi da Menderes'i aklamaz. Nitekim Oktay Engin sonra valilige kadar yukseltilmis!
Sakin "bilgisi yoktu" demeyin, cunku ayni ebatta sopalarin ve Ekspres Gazetesinde ihtiyacin on misli kagit hazirlanmasini v.s. MIT'in istihbarati, dolayisiyla Menderes'in bilgisi olmadigini! iddia etmis olursunuz ki, bu daha buyuk bir felakettir.
Tek parti yonetiminde cektiklerinden sonra DP'ye sarilan gayrimuslimlere ve en onemlisi Turkiye'ye, Menderes ihanet etmis, halkinin iyi niyetini somurmustur.
Ayrica 4,5 yasimda olmama karsin gecirdigim buyuk $oktan oturu olaylarin Buyukada'da, (olaylarin bittigini iddia ettiginiz) ertesi gun de, yani 7 Eylul'de de devam ettigini, mavnalarla Kartal'dan yagmaci ta$idiklarini hic unutmadim.
Mente$ Azuz
Yarın 6 Eylül olduğundan yorumsuz paylaşıyorum.
İsteyen istediğine inanır –Menteş AZUZ-
6-7 Eylül olayları ve salkım salkım asılacak adamlar
02 Eylül 2013, 23:26 
Yervant Özuzun
“Salkım salkım asılacak adamlar”
Aziz Nesin’in bir anı kitabının adı bu. Asılacak adamlar kim mi?
Aziz Nesin, Asım Bezirci, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Hulusi Dosdoğru, Hasan İzzettin Dinamo, Can Boratav ve diğerleri. Yani yazarı, çizeriyle, emekçisi, öğrencisiyle 47 kişilik bir liste.
Ortak yanları mı? Siyasi şubece fişlenmiş birer solcu olmaları. Bu nedenle defalarca içeri girmiş çıkmışlıkları bulunmaları.
Bu kez nedenini bilmedikleri bir suçlamayla evlerinden, bulundukları yerlerden tutuklanmışlar, önce Sirkeci’deki Sanasaryan handa (Siyasi Şube’de) toplanmışlar sonra Harbiye’de hücreye atılmışlardı.
BU AYDINLARIN SUÇU NEYDİ?
Tarih 7 Eylül 1955’di. Azınlıklara yönelik 6/7 Eylül tertibinin ertesi günüydü. Başbakan öğleden sonra yaptığı radyo konuşmasında olayları fişli solcuların üstüne atmıştı. Ama hiçbirinin de olaylarla ilgileri yoktu.
Peki, neden tutuklanmışlardı? Onu, bulundukları hücrede haftalar sonra öğrendiler. Tutuklulardan Dr. Hulusi Dosdoğru (6/7 Eylül Olayları isimli) anı kitabında şöyle yazıyor:
“İlk toplu tevkif müzekkeresi tutuklanmamızdan 22 gün sonra, 28.9.1955 tarihinde bizlere tebliğ edildi: Suçlama: 6/7 Eylül Olaylarını, tahrik ve teşvik.”
“Bu tutuklama yazısından 38 gün sonra 5.11.1955 de Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nce ikinci tevkif müzekkeresi (tutuklama yazısı) yine hepimize toptan bildirildi. Bu ikinci müzekkerede şunlar yer alıyordu. 6/7 Eylül hadiselerinde tahrik, teşvik ve iştirakten maznun (sanık) 47 mevkuf (tutuklu) hakkında, mahkumiyetlerinin devamına karar verildiğinin kendilerine tebliğini bildirmenizi…(2 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi esas kararı:55/638)”
Yani bu aydınlar “6/7 Eylül 1955 Olayları” olarak bilinen azınlıklara yönelik ayıplı, tertibin sanıklarıydı ve bu nedenle de Harbiye’de hücreye kapatılmışlardı. Gerçekten suçlu olabilir miydi?
Ama bir suçlu olmalıydı. Suçu, siyasi şubenin fişlilerine yüklemeye çalışırsın bunun ayıbından da suçundan da kurtulursun. Aynen öyle olur.
6/7 EYLÜL SANIKLARININ CEZALARI MI ?
Aziz Nesin’den okuyalım: “6/7 Eylül faciasında (…) dürtüleri baskı altında tutulan ve bu yüzden ezilen bireylerdeki saldırganlık gizli gücünün subapı devlet eliyle açılmış ve o facia ortaya çıkmıştı (…) 6/7 Eylül faciasının gerçek sorumlu ve suçlusu hükümetti. O olayın çapulcu, talancı ve yağmacıları da hükümetin el altından kışkırtıp sonradan dizginleyemediği ayaktakımı (lümpenler) idi. Peki biz neydik? Hücreye atılanlardan hiç birimizin bu olayla uzaktan yakından en küçük bir ilişkimiz yoktu… Sıkıyönetim Komutanının emri şuydu: Solcular 6/7 Eylül suçlusu olarak salkım salkım asılacak…”
Bu nedenle aylarca hücrelerde kalıp yargılanmışlardı. Olayların hükümet tertibi olduğu anlaşılmaya başlayınca iç ve dış baskılar sonucunda verilen kararlar şöyleydi: “Gereği düşünüldü. Sanık …’a isnat edilen 6/7 Eylül Olayları teşvik ve tahrik suçunun varit olmadığı ortaya çıktığından beraatına oy birliğiyle karar verildi...”.
Yani, salkım salkım asılacak adamlar takriben 9 ay sonra beraat etmişlerdi.
6/7 EYLÜL NEYDİ?
Hiç kuşkusuz, azınlık karşıtı politikaların bir halkasıydı. Osmanlıdan Cumhuriyete geçişte birçok konuda değişiklik olduğunu söyleyebiliriz ama İttihat ve Terakki’nin izlediği Müslüman olmayanlarla ilgili politikasında bir değişiklik olduğunu söyleyemeyiz..
Dönem, imparatorlukların bittiği ulus devletlerin kurulduğu dönemdir. Temel mesele öncelikle Anadolu’nun ve Trakya’nın Müslüman olmayan kimliklerden arındırılıp Türk/Müslüman kimlikli bir ulus/devlet kurmaktı.
Gayrimüslimlerin, yani Lozan’dan bu yana nüfus kayıtlarında 1, 2, 3 “kod” numaralı farklıların (Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin) bu yeni devlette yeri yoktu. Devletin politikası bu gruplara yönelik baskı, asimilasyon, şiddet ve yok etme uygulamaları olarak şekillenmişti.
Bu sürede İstanbul dışında Müslüman olmayan unsurların cemaatleri kalmadı. Sıra İstanbul’u da arındırmaya gelmişti. Azınlık politikalarının türlü/çeşitli versiyonlarına rağmen İstanbul azınlıkları köklerinden tamamen kopamıyorlardı. Eee kolay değildi tabii bir insanın kök saldığı topraklardan kopması.
Fırsat bu fırsattı. Bir taşla iki kuş vurulabilirdi. Londra’daki Kıbrıs görüşmeleri nedeniyle hem Yunanistan’a gözdağı verilir hem de İstanbul azınlıklarına kendilerine gelemeyecekleri bir ders daha verilirdi.
Öyle de oldu. Devletin derini mühendislik hesabıyla start verdi. Selanik’te Atatürk’ün evine bir görevlinin Türkiye’den gönderilen bombayı atmasıyla, tüm İstanbul’da önceden işaretlenen Rum, Ermeni ve Yahudilerin ev, iş yeri, ibadethane, okul ve mezarlıklarına yönelik, ellerinde tek tip sopalarla, kazma, balta gibi kırıcı ve kesiciler bulunanlar tarafından planlı bir uygulama başlatıldı.
Yakma, kırma, yağmalama, öldürme, yaralama, tecavüzler derken İstanbul’un üzerinden bir karabasan geçti. İstanbul 1453’den bu yana en büyük yağmayı, talanı yaşadı.
6-7 EYLÜL’DE NELER OLMUŞ, BİR GÖZ ATALIM
Metin Toker: “İstanbul alt üst oldu. Varoşlar şehre indi. Eylemlerin ardından yedi göbek Rumlar ülkeyi terk ettiler. İstanbul’un eşsiz kültür mozaiği 6/7 Eylül olaylarıyla birlikte yerle bir oldu. Şehir şehirlikten çıktı. Taşralaştı. (…) Parlayan yangınlar etrafı sardı. 74 Rum Ortodoks kilisesinden 70’inde yangın çıktı. Ortalıkta yangınları söndürecek ne itfaiye ne kargaşayı önleyecek polis vardı. (…) Meryem ana İkonları, yağ kandilleri, gümüş şamdanlar, buhurdanlıklar, haçlar, adak eşyaları, yağ kandilleri, tasvirler, mozaikler, freskler tuz buz olup ortalığa saçıldı. Bu vahşet kasırgası 18.45 sularında Beyoğlu’nda koptu. Çılgınlık tüm İstanbul’a ve Adalara sıçradı. O arada kiliselerden başka, Havra, 8 Ayazma, 2 Manastır, 3584’ü Rumlara ait, toplam 5538 gayrimenkul, yıkıldı yağmalandı. Fatih Sultan Mehmet’le başlayıp 500 yıl süren ‘mala, cana, ırza dokunmama’ geleneği iki saat içinde yok edildi.”
Mete Tuncay: “Aslında 6/7 Eylül 1955 azınlıklara karşı girişilen sindirme, tasfiye hareketlerinin ilki değildi (…) Ama 6/7 Eylül olayları daha öncekilerin hiç birine benzemiyordu. 6/7 Eylül saldırılarıyla başlayan süreç onları ana yurtlarından ayıran süreç oldu..”
Yılmaz Karakoyunlu (Güz Sancısı isimli kitabında): “İstanbul’un kültür mozaiği başlı başına tarihsel bir zenginlik içeriyordu. (…) Ermeni, Rum, Yahudilerin Türk sanat ve estetik değerlerinin ulaşımında büyük payları katkıları vardı.(..)
6/7 Eylül olayları ta Osmanlıdan beri Azınlık sermayesinin Türk kesimine transferi için muhtelif zamanlarda sahneye konulmuş değişik saldırı olaylarının da üçüncüsüdür. Bunlardan birincisi İttihat Terakki döneminde yaşanmış…
İkincisi; Cumhuriyet dönemindeki 1942-1943 yılları arasında yaşanmış olan Varlık Vergisidir. Bu da sermayeyi Müslüman kesime zorla aktarma girişimidir.
Üçüncüsü ve en sunturlusu Demokrat Partinin uyguladığı 6/7 Eylül 1955 olaylarıdır. Olayın sorumlusu Selanik’te Atatürk’ün evine bomba koyan ve bunun suçunu Yunanlılara atan bugünkü Nevşehir valisi Oktay Engindir.”
O zamanki siyasi iktidarın yargılandığı 1960-1961 yılındaki Yassıada Mahkemelerinde de 6/7 Eylül olaylarının bir hükümet provokasyonu olduğu anlaşıldı. Anlaşıldı da azınlık politikalarında ve bu tür provokasyonlarda bir değişiklik oldu mu?
AZINLIKLAR İÇİN SON KIRILMA TARİHİ:
1964 SÜRGÜNLERİ
 “İstanbul’un Son Sürgünleri” isimli (Hülya Demir ve Rıdvan Akar’ın) kitabından yakın tarihimizin pek bilinmeyen, bir gerçeğini okuyup bir kere daha hatırlıyoruz.
Atatürk ve Venizelos tarafından 1930 yılında imzalanan Türkiye, Yunanistan arasındaki Barış ve Dostluk Anlaşması 1964’de tek taraflı olarak yürürlükten kaldırılır. Yaklaşık 40 bin Türk ve Yunan vatandaşı Rum 20 kilo eşya ve 22 dolarla 24 saat içerisinde sınır dışı edilirler. 2902’si tapulu mülk olmak üzere diğer tüm varlıkları bloke edilir.
Bu olay, başta Rumlar olmak üzere İstanbul Azınlıkları için son kırılma tarihidir.
DÜNÜN KONTRGERİLLASINDAN
GÜNÜMÜZE DEĞİŞEN NE?
Dr. Hulusi Dosdoğru anı kitabında “Son Söz” başlığıyla şunları yazıyor: “6/7 Eylül Olayları, Yassıada’da Yüksek Adalet Divanı’nda yargılanması, 24.10.1960’da gerekçeli kararın verilmesiyle sona ermiştir. Ortaya salkım saçak dökülen, akla, izana sığmaz bu dev çaptaki suçların ardından, ne yazık ki, dağ fare bile doğuramamıştır.
Bebek, köpek, metres davaları ile havanda su dövenler, asıl suç kovanını çomakladıkça, altından eski deyimle çapanoğlu yeni adıyla kontrgerilla çıktığından ve ucundan kulpundan karıştıranlara bulaştığından suçlar köpürtülüp kazınmadan, olduğu gibi bırakılmıştır.
Bu yüzden 6 Eylül 1955 günü Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalanması olayı, düşman iftirası-Yunan yakıştırması diye yaftalanarak, ört-bas edilmiş Devleti kullanarak işlenen bu zincirleme suçların üzerine sünger çekilmiştir.
Toplumun alnına sıvaştırılmaya çalışılan böyle bir suç kovanından yeterince ibret alınmadığı için, daha sonraki Maraş Pogromu’nda son Sivas Kırımı’nda benzer olaylar tekrarlanıp durmuştur.” (Bildiğiniz gibi 6/7 Eylül Olaylarının sanıkları olan Aziz Nesin’le, Asım Bezirci’nin yolları 1993 de Sivas Madımak Otel faciasında bir kere daha birleşir. Olaylarda Asım Bezirci yanarak ölür, Aziz Nesin’in itfaiye merdiveniyle kurtuluşu ise o günleri yaşayanların belleklerinde hala duruyor. Y.Ö.)
Bunlar bizler için dün de bugün de çok bildik şeyler. Rahip Santoro, Hrant Dink ve Zirve Yayınevi cinayetleri, öldürüleceklerin listesi, Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları sokaklarda (6/7 Eylül’den hatırladığımız ve tespit ettiğimiz) işaretlenen Ermeni evleri.
6/7 Eylül Olaylarının yıldönümündeyiz. 1955, 2013 aradan 58 yıl geçti. Hiç kuşkusuz, o kara tablo, o kara gün toplumsal belleğimizde ve yakın tarihimizin sayfalarında duruyor.
Biz azınlıklar için 6/7 Eylül öncesi vardır, 6/7 Eylül sonrası vardır. 6/7 Eylül öncesinde azınlıktık, 6/7 Eylül sonrasında azıcık kaldık. Bilirsiniz azıcık kalmak yok olmanın başlangıcıdır.
Ulus-devletten amaç bu sonuç değil miydi? Bunca “azınlık karşıtı politikalar”ın amacı İstanbul’u da gayrimüslimlerden arındırmak değil miydi?
FARKLILIKLARI
ZENGİNLİK KABUL EDEN ÜLKEM OLSUN İSTERDİM
Mevcudumuzu koruma çabasındayız. Bir rengi canlı tutmak istiyoruz. Ama zor oluyor işte.
Ülkem aydınları farklı düşündükleri için, ülkem azınlıkları ise farklı alt kimlik taşıdıkları için; sistemin, resmi ideolojinin, ulus-devlet olgusunun dışında kalan kimselerdi. Bunun haksız bedelini 6/7 Eylül’de birlikte ödediler. Ama azınlıkların ödediği bedel kalıcı ve yıkıcı oldu.
Aydınların çoğu aramızdan ayrıldı. 6/7 Eylül Olaylarını yaşayan gayrimüslimlerin çoğu da hayata veda ettiler. Üstelik bunların çoğu kendilerinin ve çocuklarının geleceğini yaban ellerde arayıp, dünyanın dört bir yanına savruldular; bu ülkenin dilini konuşarak, türküsünü çığırıp, şarkısını söyleyerek, rüyasını görerek hayata veda ettiler.
Olayın 58. yılında hepsini saygıyla anıyorum.
Tüm farklılıkları zenginlik olarak kabul eden demokratik bir ülkem olsun isterdim.
*
From: zekisahin@yahoo.com, Date: Fri, 6 Sep 2013 21:05:21 -0700
Subject: Re: [OzgurGundem] 6-7 Eylül olayları ve salkım salkım asılacak adamlar
Sayın Mentes Azuz Bey,
Evet.... olmaması gereken hadiseler olmuştur.
Bu ağıtları yakanların, Osmanlı İmparatorluğu, S.S.C.B. ve Çin'de yaşarken "soykırım-holocaust" katliamına maruz bırakılan Turk asıllılardan hiç bir zaman bahsetmediklerini ve gözlerden saklamak, hatta hafızalardan silerek unutturmak için alçakça, haince ve zalimce davrandıklarını da unutmamak ve unutturmamak - hepimiz için - bir insanlık görevidir.
"Adalet herkes için bir haktır.".
Ayrıca... Bu ülkeyi kanıyla ve canıyla kuranların, T.C. amblemi altında bile, bu ülkede "müstemleke ahalisi" muamelesine tabi tutularak varoşlarda ikamete mahkum edilmeleri elbette belli tepkilere çanak tutmuştur. Mesele, "rabbena hep bana" zihniyetinden kurtulmak, insaf ve merhamet sahibi olmaktır.
Saygılarımla.
Zeki ŞAHİN
*
From: Mehmet Arif DEMIRER [mailto:demirer@dp1946.org]  Subject: RE: Yervant Özuzun yervanto@gmail.com “Salkım salkım asılacak adamlar” ///////// FW: [UNITED-TURKS] 6-7 Eylül olayları ve salkım salkım asılacak adamlar
İlk kitabım, 6  Eylül 1955 Olayları ve Yassıada 6/7 Eylül Olayları Davası Hulusi Dosdoğru’nun kitabına cevap ve o kitabın eleştirisi idi. Olayların canlı tanığı olan rahmetli Aziz Nesin’in izni ile Salkım Salkım Asılacak Adamlar’dan alıntılar yaparak olayların 6 saatlik kronolojisini vermiştim. Bunu hafta sonu tarayıp göndereceğim.
Dosdoğru’nun kitabından yaptığınız alıntıda şu örnek ile  kitabının ne ölçüde Light olduğuna siz karar verin: “6/7 Eylül Olayları, Yassıada’da Yüksek Adalet Divanı’nda yargılanması, 24.10.1960’da gerekçeli kararın verilmesiyle sona ermiştir”
24.10.1960 günü tanıklar dinlenmiş ve Fuat Köprülü’nün damadı Yalancı Coşkun Kırsa Amme Şahidi olarak Zorlu’nun çektiği bir telgraf ile nümayişleri sipariş etiğini iddia etmişti.
Yassıada’da kısa karar 5 Ocak 1961’de verilmiş, Gerekçeli Karar ise çok sonra yazılmıştır.
6 Eylül’ü yanlış tartışmak gelenektir. Doğru tartışmak ise bilimsellik adına HEDEF olmalıdır.
Kontrgerilla iddiasına daha önce cvp  vermiştim. İsmail Tansu Beyi aradım. Bugün kendisini arayıp STK  hk bilgi soran olmamış.  
Şu görüşe de tamamen katılıyorum:  
Tüm farklılıkları zenginlik olarak kabul eden demokratik bir ülkem olsun isterdim.
MEHMET ARİF DEMİRER
To: ozgur_gundem@yahoogroups.com // From: alibektas40@hotmail.com  Date: Thu, 5 Sep 2013 18:24:23 +0000 // Subject: RE: [OzgurGundem] RE: 6 eylül yazısı
Ben ve benim gibi o dönem de; çocuk olan, insanların kafasında: Yunanlıların,  '' ATATÜRK'ÜN evini bombaladığını, zannetmesi neticesi'' İSTANBUL' da ki, gençlik ve bir kısım halk ayaklanarak, Rumlara ve onların mallarına, mülklerine saldırıp yağmaladı. Bu hususlar gerçek ve doğru: Fakat konu:  Şu yaptırmış, şöyle olmuş, böyle denmiş, kısmı çok yanlıştır. Bu düşünce, bu devirde de uygulanan hususlar olup, iç ve dış çıkarcıların oyunlarıdır. Bu gibi, kısır döngülerle uğraşmak  yerine: Gerçeklerle, uğraşarak bu oyunlara, bir daha nasıl gelinmemesi lazım diye; düşünüp:  Vatan  ve milletimizi nasıl savunabilir ve refah durumumuzu en yükseğe çıkarmak için ne yapabiliriz diye, düşünüp, çalışmamız şarttır. Lütfen, artık bütün gücümüz ile ''VATANIMIZ VE MİLETİMİZE'' fikir üretip: çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarmak. Bizlerin vatan borcudur.  
ŞENOL BEKTAŞ
*
Amacim provokasyon degildir. Bugun 6-7 Eylul 1955 olaylarinin 58.ci yildonumu.
Yeni gencligin gecmisi bilmesini, Gezi olaylarindaki piril piril genclerin
aralarina provokatorleri neden almamasi gerektigini gostermeyi amacladim.
Mentes
**

19 Ağustos 2013 Pazartesi

O BİR EFSANE, (Atatürk, Bayar, Menderes) BİR LİDER...

1883 (1986) 22 Ağustos 2013, 130. yıl;
Atatürk’ ün Başvekili, DP Kurucu Genel Başkanı, T.C.’nin 3. ve ilk sivil Cumhurbaşkanı; Son Komitacı Mahmut Celâl BAYAR, (*)
130 Yaşında
Doğumu: 16.5.1883 – Umurbey Köyü (Bursa – Gemlik İlçesi)
Vefatı:     22.8.1986 – İstanbul (103 yıl, 3 ay, 6 gün)
23 Nisan 1920 öncesi görevleri:
Gemlik Mahkeme ve Reji İdaresi’nde katip
1905 - Bursa Ziraat Bankası’nda memur
1905 - Deutsche Orientbank’ta (Dresdner Bank) memur, 1907 Baş Memur
1908 - İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Bursa örgütünde Genel Sekreter
1909 - İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İzmir örgütünde Genel Sekreter
1915 - İzmir Şimendifer Mektebinin kuruluşunu gerçekleştiriyor
1919 - Galip Hoca olarak Ödemiş-Aydın-Akhisar yöresinde Milli Mücadeleye katılıyor
1920 - Son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne Saruhan mebusu olarak katılıyor (12 Ocak 1920)
1920 - Vahidettin’in iradesiyle 37 yaşında idama mahkum oluyor (11 Nisan)
Kurtuluş Savaşı boyunca görevleri:
5 Mayıs 1920 - Ankara’ya gelmiş, TBMM’ne katılmış ve Mustafa Kemal ile tanışmıştır
10 Ağustos 1920 - İktisat Vekaletine vekalet etmiştir
27 Şubat 1921 - İktisat Vekaletine asil olarak seçilmiştir
14 Ocak 1922 - İktisat Vekaletinden istifa ederek ayrılmıştır
6 Şubat – 3 Nisan 1922 - Hariciye Vekaletine vekalet etmiştir
Lozan görüşmelerine danışman milletvekili sıfatıyla Heyet Üyesi olarak katılmıştır
Cumhuriyet Dönemi Görevleri:
6   Mart 1924 – Mübadele, İmar ve İskan Vekili (7 Temmuz 1924 tarihine kadar)
26 Ağustos 1924 – Türkiye İş Bankası kurucu Genel Müdürü
9   Eylül 1932 – İktisat Vekili
20 Eylül 1937 –   Başvekil Vekili
25 Ekim 1937 –  Başvekil (25 Ocak 1939 günü cumhurbaşkanının talebi üzerine istifa)
Celal Bayar’ın ATATÜRK döneminde Türkiye’ye kazandırdığı önemli kurum ve kuruluşlar:
Türkiye İş Bankası ve Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş.
SÜMERBANK
ETİBANK
M.T.A.
E.İ.E.
DENİZBANK
Halkbankası ve Halk Sandıkları
T.M.O.
Celal Bayar, ATATÜRK’ün vefatından sonra 7 Ocak 1946 tarihinde üç arkadaşı ile birlikte Demokrat Parti’yi kurmuş, 22 Mayıs 1950 tarihine kadar bu partinin Genel Başkanlığını yapmıştır ve 22 Mayıs 1950 – 27 Mayıs 1960 arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin Üçüncü Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunmuştur. 27 Mayıs’tan sonra Yassıada’da yargılanmış ve  78 yaşında, yaşamında ikinci kez, idama mahkum edilmiştir. Mahkumiyeti ‘ömür boyu hapis’e çevrilmiş ve Bayar mahkumiyetini Kayseri cezaevinde geçirmiştir. 1964 yılında çıkarılan bir af ile özgürlüğüne kavuşan Bayar 103 yaşında vefat edene kadar ülkenin siyasi sorunları ile ilgilenmeye devam etmiş ve ‘Ben de Yazdım’ kitaplarını yazmıştır.
Celal Bayar’ın yaşamından ATATÜRK dönemi dışında ATATÜRK ile ilgili önemli kesitler:
6 Haziran 1950 – Durmak noktasında bulunan Anıtkabir inşaatını ziyaretle 30. Yıl’a yetiştirilmesi için Başbakan ve diğer ilgililere kesin talimat vermiş ve 10 Kasım 1953 günü ATATÜRK’ün vatan toprağına kavuşmasını sağlarken önemli bir konuşma yapmıştır:
“ATATÜRK,
“Sen bizdendin. Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu. İltifat etmedin. Milli irade yolunu seçtin. Hayat ve şahsiyetini milletinin hizmetine vakfettin. “Türkün gıpta ettiği, övdüğü ve övündüğü vasıflara maliktin. Bütün bu meziyetlerinle Türkün ta kendisiydin. “Şimdi seni kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen mukaddes topraklara veriyoruz. “Bil ki, hakiki yerin, daima inandığın ve bağlandığın Türk Milletinin minnet dolu sinesidir... "Nur içinde yat”
1952 yılında Selanik ve Batı Trakya’ya yaptığı gezide ATATÜRK’ün doğduğu evin boş ve bakımsız bir durumda olduğunu görerek evin ATATÜRK’ün doğduğu tarihte olduğu gibi tefriş edilip bir müzeye dönüştürülmesi ve 10 Kasım 1953 tarihine yetiştirilmesi talimatını vermiştir.
Ev, 10 Kasım 1953’e kadar Bay ve Bayan Enver Ziya Karal tarafından müzeye dönüştürülmüştür.
1954 yılında A.B.D.’yi ziyaretinde Kongre’de yaptığı konuşma öncesi Kongre Kütüphanesi’ne ATATÜRK’ün üç ciltlik NUTKU’nu hediye etmiştir.
8 Nisan 1956 günü Adana’da BOSSA fabrikasının açılışlında fabrikanın kurucusu Hacı Ömer Sabancı’ya söyledikleri: (Sakıp Sabancı’dan alıntı)
“Hacı Ömer, ben sana ‘Basma fabrikası kur. Çukurova’nın kızlarını giydir. Çukurova’nın kızlarına çeyiz yap’ dedim. Beni dinledin. Bu fabrikayı kurdun. Teşekkür ederim. Allah sana uzun ömürler versin.
“Böyle hayırlı bir iş yaptığın için, Allah benim ömrümden alsın, sana versin.”
“Ben (Sakıp Sabancı) bu sözleri duyunca hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu ne anlamlı bir konuşma idi.
“Bir cumhurbaşkanı, sanayileşmeye, istihdam yaratmaya yürekten inancını nasıl iki cümle ile dile getiriyordu.”
Bayar’ın bu sözleri, ATATÜRK’ün 17 Eylül 1937 günü Dolmabahçe’de Afetinan’a söylediklerine çok yakındır:
“Memleketin en önemli ve esaslı işlerini konuşuyoruz. Bunlar beni yormuyor, bilakis hayat veriyor”
ATATÜRK’ün ‘memleketin en önemi ve esaslı işleri’ olarak tanımladığı işler, Başbakan Celal Bayar’ın onayına arz ettiği 4 Senelik 3 Numaralı Kalkınma Planı’ndaki yatırım projeleri idi.
Celal Bayar, Kemalist Ekonomi’ye yön veren kişi olarak ATATÜRK’ün kendisine aşıladığı yatırım heyecanını 103 yıllık uzun yaşamının sonuna kadar eksilmeden taşımıştır.
Bu heyecanın kaynağı ATATÜRK’ün 10. Yıl Nutku’dur:
“Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir…
“Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz:
“Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız.
“Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız…”
19 Eylül 1938 tarihli ULUS Gazetesi’nde Başbakan Celal Bayar’ın açıklaması:
“Her adımımızda, vatandaşlarımızın refah ve iş hacmini arttırmak, yurdumuzun emniyet ve istikbalini genişletmek gayesi vardır.”
Celal Bayar’ın ATATÜRK’ün ekonomiye verdiği önem ve yatırımlar karşısında duyduğu  mutluluk hakkında söyledikleri:
“Bir belediyenin bir mahalleye bir ampul taktığını duysa, ondan zevk alırdı. O kadar iktisadi meselelere kendisini vermişti.”
Celal Bayar’ın ATATÜRK’ün vefatından kısa bir süre sonra 12 Aralık1938 günü, Arttırma ve Yerli Malı Haftası açış konuşmasında başbakan olarak söyledikleri, ATATÜRK’ü ve onun mirasını algılayışı açısından önemlidir:
“Atatürk’ü anmak, Atatürk’ten bahsetmek hepimiz için ruhi bir ihtiyaçtır. Fakat, bu muazzam varlık huzurunda söz söylemek kadar güç bir şey tasavvur olunamaz. Birçok güzide hatipleri-miz, birçok değerli şairlerimiz, hislerine revaç vermek için söz aldıkları zaman, bu muazzam kudretin karşısında, mutlak bir surette, aciz duymuşlardır. Bu, arkadaşlarımızın kudretsizli-ğinden, layikatsizliğinden, değil, bu muazzam varlığın herkes karşısındaki, harikulade tecelli-sindendir. Bendeniz de Atatürk hakkında, hissiyatımı ifade etmek için mutlak aciz içersinde-yim. Yalnız kendilerine karşı, gene böyle bir toplantıda, hissiyatımı ifade ederken, demiştim ki:
“Atatürk’ü sevmek, her Türk vatanperveri için milli bir ibadettir.”
“Bendeniz, bugün de, huzurunuzda, bu Ebedi Şef’imizin, Halaskarımızın, Kahramanımızın, her türlü iyi üstün vasıfları cami olan Büyük Adam’ımızın, manevi huzurunuzda eğilerek, bunu tekrar ediyorum: “Atatürk, seni sevmek Türk milleti için milli bir ibadettir.”
“Büyük, Ebedi Şef’in bize vediası olan rejim (Cumhuriyet) üzerinde durmak, O’nun en basit farz olunabilecek usulleri üzerinde dahi, büyük dikkat ve teyakkuzla (uyanıklık) vazifemizi yapmak, en önemli işimizdir.”
Kaynakça:
Celal Bayar, ‘Ben De Yazdım’ (8 Cilt) 1967 -  1972
Cemal Kutay, ‘Celal Bayar’ (4 Cilt) 1940
41 Yazar, ‘100. Yaşında CELAL BAYAR’a ARMAĞAN’ Tercüman Yayı nları, 1982
AYIN TARİHİ Dergileri, Sayı 1 – 61 (1934 – 1938)
(*) "Demokratlar Kulübü Derneği: "Vefatının 27. yılında (22 Ağustos 2013) Mahmut Celâl Bayar özel yayını" 
***

Bilvesile, "Hareketin Öncüleri"; Ahde Vefa...

CELAL BAYAR (3. CUMHURBAŞKANI)
1883 yılında Bursa’nın Gemlik ilçesinin Umurbey köyünde doğdu.
Bursa’da İpek Meslek Yüksek Okulu ve College Francais de l’Assomption’da eğitim gördü ve memuriyet yaşamına atıldı. Hukuk ve bankacılık alanlarında çalıştı.
1907’de İttihat ve Terakki’nin Bursa’daki gizli kolu olan Küme adlı örgüte girdi. Ardından Cemiyet tarafından İzmir’e gönderildi. Mütareke döneminde İzmir Müdafaa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti’ne girdi.
İzmir’in işgali tehlikesi belirince, Galip Hoca takma adıyla zeybek ve köy hocası kılığında bölgeyi dolaşarak işgale karşı propaganda yaptı. İzmir’in işgalinden sonra Aydın’ın geri alınması mücadelesine katıldı. Balıkesir Kongresi kararıyla Akhisar Cephesi Komutanlığına getirildi.
12 Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne Saruhan Sancağı milletvekili olarak katıldı. Millî Mücadele’nin başlaması ile birlikte Anadolu’ya geçerek bu hareketteki yerini aldı. Birinci Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak görev alan Mahmut Celal Bey, 1921’de İktisat Bakanı oldu.
Lozan Barış Konferansı’na danışman göreviyle katıldı. 1923 seçimlerinden sonra II. Büyük Millet Meclisi’ne İzmir milletvekili olarak girdi. Mart 1924’te Mübadele, İmar ve İskan Bakanlığına atandı. Temmuz 1924’te bu görevinden istifa etti.
1924 yılında İş Bankası’nın kurulmasında önemli rol oynadı ve 1932’ye kadar genel müdürlüğünü yaptı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda politika becerisi ve iktisatçı kimliği ile parladı.
1932’de İktisat Bakanlığı’na getirilen Bayar, 1937’ye kadar bu görevde kaldı.
Ayrıca 1937–1939 yılları arasında başbakanlık yaptı.
Daha sonra siyasî yaşamını İzmir milletvekili olarak sürdürdü.
Çok partili siyasî yaşamın başlaması üzerine 1946 yılında Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile birlikte Demokrat Parti’yi kurdu ve başkanlığa getirildi.
Partisinin 1950 seçimlerini kazanmasından sonra 22 Mayıs 1950’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi.
10 yıl boyunca sürdürdüğü bu görevden 27 Mayıs askerî müdahalesi ile 1960 yılında uzaklaştırılan Mahmut Celal Bayar, 15 Eylül 1961’de Yassıada Mahkemesi tarafından idama mahkûm edildi.
Cezası daha sonra müebbet hapse çevrilerek Yassıada’dan Kayseri Bölge Cezaevi’ne nakledilen Bayar, 7 Kasım 1964’te rahatsızlığı nedeniyle serbest bırakıldı.
1903 yılında Reşide Hanım’la evlenen ve üç çocuğu olan Celal Bayar 22 Ağustos 1986 günü İstanbul’da vefat etti.
ATATÜRK VE BAYAR
Celal Bayar’ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e olan bağlılığı çok önemlidir.
Bayar bu bağlılığını, “Atatürk’ü sevmek milli bir ibadettir” sözleri ile açıklar.
Celal Bayar bu saygısını ve bağlılığını gerek bakanlığı ve gerekse başbakanlığı döneminde icraatlarına yansıtmış ve Atatürk’ün güven ve takdirini kazanmıştır. Özellikle hazırladığı kalkınma programı, 11 Kasım 1937 tarihinde Atatürk tarafından şu sözlerle takdir edilmiştir:
“Millete yepyeni bir program bildirdiniz. Bu program, benim millete söz verdiğim konulardır. Celâl Bayar ve arkadaşları benim millete söz verdiklerimi yapacaklarını bana ve millete söz verdiler. Ben, milletle birlikte Celâl Bayar’ın ve arkadaşlarının programının nokta nokta uygulandığını izleyeceğim. Daha iyi açıklayayım: Ben Türkiye Cumhurbaşkanı Atatürk ve Türk milleti, Başbakan Celâl Bayar’ın ve onun hükümetinin programını izliyoruz. Ve fiilî sonucunu görmek istiyoruz”.
Celal Bayar’ın CHP’den ayrılarak DP’yi kurmasının temelinde, Atatürk’ün açtığı yoldan ilerlemek ve Atatürk sonrasında da devam ettirmek arzusu yatıyordu.
ADNAN MENDERES
1899 yılında Aydın’da doğdu. Babası İzmirli Katipzade İbrahim Ethem Bey, annesi Aydınlı Hacı Alipaşazadeler’den Tevfika Hanım’dır. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetti. O'nu anneannesi büyüttü.
Tahsil hayatına İzmir İttihat ve Terakki Mektebi’nde başlayan Adnan Menderes, Kızılçulu Amerikan Koleji’nde okurken misyonerlerle başı derde girdiği için, çeşitli makamlara müracaat etti. Bu makamlardan biriminin başında bulunan Celal Bayar’la tanıştı.
Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitiren Adnan Menderes, Birinci Dünya Savaşı sırasında yedeksubay olarak askerliğini yaptı. Aydın’da bazı arkadaşlarıyla birlikte Ayyıldız Çetesi’ni kurdu. Daha sonra Söke’de Piyade Alay Yaveri olarak savaşa katıldı. Savaştan sonra İstiklal Madalyası aldı.
Ali Fethi Okyar tarafından 1930 senesinde kurulan ancak kısa sürede kapatılan Serbest Fırka’nın Aydın Teşkilatı'nı kurarak başkanı oldu.
Bu parti kapatılınca CHP’ye girdi ve 1931 yılında bu partiden Aydın Milletvekili seçildi. 1945 senesine kadar TBMM’de komisyon raportörlüğü yapan Adnan Menderes, o yıl Saracoğlu Hükümeti’nin getirdiği Toprak Kanunu Tasarısı'nı şiddetle reddederek, komisyondan istifa etti.
Partide yaptıkları muhalefetten dolayı, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte CHP Disiplin Kurulu tarafından 12 Haziran 1945’te ihraç edildiler. Celal Bayar da hem partiden hem de milletvekilliğinden istifa etti.
Bu hareketler Demokrat Parti’nin 7 Ocak 1946’da kurulmasına sebep oldu.
1946 seçimlerinde Demokrat Parti’den Kütahya Milletvekili olarak meclise girdi. Celal Bayar’dan sonra ikinci adam durumuna geldi.
14 mayıs 1950 seçimlerinde DP oyların 53,5’ini alarak iktidar oldu. 1950-1960 döneminde  Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde büyük gelişmeler oldu. Sanayileşme ve şehirleşme hamlesi başladı, köye makine girdi, ulaşım, enerji, eğitim, sağlık, sigorta ve bankacılık yeniden başladı. Türkiye kalkınma kavramıyla tanıştı.
27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri darbeyle iktidardan indirildi. 16 Eylül 1961 tarihinde idam edildi.
FATİN RÜŞTÜ ZORLU
1912 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Zorlu, Galatasaray Lisesi, Paris Siyasi İlimler Mektebi ve Cenevre Hukuk Fakültesi'nde okudu.
1932 de Siyaset Dairesi II. Şubesinde Aday Meslek Memuru olarak göreve başladı, 1933 de asaleti tasdik olundu ve 1934 de askerlik hizmeti nedeniyle ayrıldı.
1935 de Siyaset Dairesi Genel Müdürlüğünde, 1936 da Hukuk Müşavirliğinde Müşavir Muavini, 1937 de Ticaret ve İktisat Dairesinde II. Şube Şefi, 1938 de Siyaset Dairesinde I. Şube Şefi, ve aynı sene Bern Büyükelçiliğinde (Birleşmiş Milletler İşlerine bakmak üzere) Başkatip, 1939 da Paris Büyükelçiliğinde Başkatip, 1941 de Siyaset Planlama Dairesinde Müdür, 1942 de Kuybişef (Moskova) Büyükelçiliğinde Başkatip, Ortaelçilik Müsteşarı, 1943 de Beyrut Başkonsolosluğunda Başkonsolos, 1946 da Ticaret ve İktisat Dairesinde Umum Müdür, 1949 da Ticaret ve İktisat Dairesinde Daire Reisi, 1950 de Umumi Katiplik İktisadi İşler Muavini, 1951 de Devlet Bakanlığında Milletlerarası İktisadi İşbirliği Teşkilatında Genel Sekreter, 1952 de Kuzey Atlantik Paktı Paris Türkiye Daimi Temsilciliğinde Büyükelçi Daimi Temsilci olarak atandı.
1954 yılında yapılan seçimlerde DP'den Çanakkale Milletvekili seçildi, 1957-1960 yılları arasında da Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. 27 Mayıs askeri darbesi ile birlikte tutuklandı. Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nda yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı. Cezası 16 Eylül 1961 tarihinde infaz edildi.
HASAN POLATKAN
1915 yılında Eskişehir’de doğdu. O zamanki adı ile İstanbul Siyasal Bilgiler Okulu'ndan mezun oldu. 8, 9, 10 ve 11. dönem Eskişehir milletvekilliği yaptı.
Demokrat Parti'nin maliye bakanı olan Polatkan, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra idam cezasına çarptırıldı ve MBK tarafından 16 Eylül 1961'de idam edildi.
KAYNAK&LİNK:
.