8 Kasım 2016 Salı

10 Kasım 1938 & 10 Kasım 2016, 78. ci Yıl... "Türkiye Cumhuriyeti ve Tüm Gerçek Demokratlar Olarak: ÖZÜNDE VE (İZİNLİ DEĞİL) YOLUNDA, İZİNDEYİZ" Allah Rahmet ve Mağfiret Eylesin. Nur ve Huzur İçinde Ol, Aziz "ATA-TÜRK"

60 (78) YIL ÖNCE BUGÜN ATATÜRK’ÜN NAAŞI ANITKABİRE NAKLEDİLMİŞTİ.


TARİHTEN BUGÜNE DÜŞEN NOTLAR:
10 KASIM 1953;

60 YIL ÖNCE BUGÜN,

CUMHURBAŞKANI CELAL BAYAR’IN VE HALKIN KATILDIĞI GÖRKEMLİ BİR TÖREN İLE ATATÜRK’ÜN NAAŞI ETNOGRAFYA MÜZESİ’NDEN ANITKABİR’E NAKLEDİLMİŞTİ.
“Hocam, 10 kasım günü Atamızın naaşını Anıtkabir’e taşıyacağız. Bunun için bir komite kurduk, naaşı geleneklere uygun olarak toprağa defnedeceğiz. Ancak bozulmadan korunduğunu belgelemek için muayene etmenizi rica ediyoruz” demişti;
Ankara Valisi Kemal Aygün, 8 Kasım 1953 günü gece saat 23:00’de Ankara Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu’yu ev telefonundan arayarak...

Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu
(1906 - 1987)
O sırada kırk derece ateşle yatan Prof. Mutlu önce bu görevi reddetmiş, başka meslektaşlarının yapmasını rica etmiş, ancak Valinin israrlarına dayanamayarak kabul etmişti. Ulu Önder Atatürk’ün 15 yıl süre ile kaldığı Ankara Etnoğrafya Müzesindeki geçici kabri, Meclis Başkanı Refik Koraltan, Başbakan Adnan Menderes, Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut, Eski Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Cumhurbaşkanlığı Genel Katibi Nurullah Tolon, Eski Genel Katip Kemal Gedeleç, Ankara Valisi Kemal Aygün ve Belediye Başkanı Atıf Benderlioğlu’nun da hazır bulunduğu protokolün nezaretinde 9 Kasım 1953'de açılmıştı. Kabrin açılmasında, Erkek Teknik Sanat Okulu ve Yapı Enstitüsü öğretmen ve öğrencileri de görev almıştı.
Kabrin açılmasına saat 09:05’de başlanmış, kabri üstten ve yandan çevreleyen mermer levhalar birer birer çıkarılmış, kabrin üzerideki 80 cm. kalınlığındaki toprak tabaka alınarak, daha sonra Anıtkabir’deki ebedi istirahatgahına konulmak üzeri kağıt torbalarda toplanmıştı.
Toprağın altındaki döşeme de kaldırılarak geçici kabri boydan boya kaplayan çelik kapaklar dışarı çıkarılmış, Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Bayrağına sarılmış gül ağacından yapılmış tabutu ile karşılaşılmıştı. 500 kg. ağırlığındaki tabut; sal tertibatı yapılmış olan vinçle yukarı çekilerek, kaldırılmış ve sonra salonun zeminine yerleştirilmişti.

O sırada Başbakan Adnan Menderes “Hanımefendi buyurunuz” diyerek Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Atadan’ı tabutun yanına götürmüştü.
Daha sonra tabutun vidaları sökülmüş, tabutun içerisindeki kurşundan yapılmış sanduka gaz birikmesi ihtimali hesaba katılarak, bir matkap ile delinmişti. Madeni sandukanın içerisi özel bir solüsyon ile ıslatılmış tahta talaşı ile doldurulmuştu ve delinme anında ne bir koku ne de bir gaz çıkmıştı. Sanduka açılarak talaş naaşın ayak ucuna toplanmış, bu sırada talaşın arasında ağzı sıkıca kapatılmış içi sıvı dolu bir şişe bulunmuştu.
Bu talaşa emdirilen solüsyondan bir numuneydi ve üzerine bir etiket ile terkibi yazılmıştı. Naaş, kahverengi bir muşamba ile kaplıydı ve içerisinde beyaz kefene sarılmış olarak Ata’nın naaşı vardı. Kefenin sargıları açılırken herkes nefesini tutmuş, Prof. Kamile Şevki Mutlu 15 yıl sonra ilk kez Atatürk’ün yüzüne bakmıştı. “Naaş çürüyüp bozulmuş, çıkan gazlar tabutu patlatmış, nöbetçi er kokudan bayılmış” gibi dolaşan rivayetlerin aksine Atatürk’ün naaşının derisi kahverengi bir renk almış olmasına rağmen yüz hatları bozulmamış, dağılmamıştı.
Prof. Mutlu o an gördüklerini daha sonra,
“Yüzünü örten ıslak pamuk kitlesi kaldırılınca Ata’nın heykel gibi duran yüzü ile karşılaştım. Uzun sarı saçlarından ince bir tutam, sol göz kapağının üzerine düşmüştü. Atatürk Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyuyor gibiydi.” diyerek anlatmıştı.

Atatürk’ün naaşının Anıtkabir yapılana dek korunabilmesi için “tahnit” denilen özel bir işlem yapılmıştı. Gülhane Askeri Akademisi Patolojik Anatomi Profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından gerçekleştirilen bu işlem sırasında naaşa, şırınga ile özel bir formül enjekte edilmiş ve üzerine terkibinin yazıldığı iki adet küçük şişe Ata’nın naaşının koltuk altlarına yerleştirilmiş ve bu sayede naaş öldüğü günkü haliyle korunabilmişti. Ancak İslam dini kurallarına göre cenazenin toprağa defni şart koşulduğundan, geçici tahnitin bozulması ve cesedin çürümeye başlaması için nakilden bir gün önce Başbakan Adnan Menderes’in huzurunda tabut açılmış ve tahnitin bozulmaya ve cesedin çürümeye başlaması sağlanmıştı. Bu nedenle Atatürk’ün naaşını dağılmadan önce son görenler o törene katılanlar olmuştu. O tarihte Etnografya müzesi’nde asistan olarak çalışan Osman Ersoy ve Halide İntepe o gün ile ilgili izlenimlerini şu şekilde aktarmışlardı:
“Sağlığında görmemiştim Atatürk’ü... Korkunç heyecanlıydım. Biz çalışanlar, asistanlar, memurlar sıra ile katafalka çıktık, oldukça sararmış ve küçülmüş bir çehre... 1-2 günlük sakalı vardı. Kaşları fevkalade iyi şekilde farkediliyordu.” -Osman Ersoy-
“ Tabut kapanmadan en son gittim baktım. Başı yana doğru eğikti. Yüzü hiç bozulmamıştı. Azıcık sakalları çıkmıştı. Hani insan hasret giderek ölürse gözleri aralık kalırmış ya, öyle aralıktı gözleri... Ama bir ölü yüzü yoktu. Uyuyor gibiydi.” - Halide İntepe-
(Kaynak: Atatürk araştırmacısı Prof. Dr. Utkan Kocatürk’ün
Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu ile yaptığı sohbetten aktardıklarından)
Daha sonra Prof. Mutlu kenarda bekleyen komite üyelerini tabutun başına çağırmış ve tek tek tabutun içerisine bakmalarını istemişti. İlk Başbakan Adnan Menderes bakmış, çok heyecanlanmış, rengi sapsarı olmuş, Ata’nın yüzüne bakamamış, katafalktan inip müzenin kapısına doğru uzaklaşmıştı. En son kalan Abdülhalik Renda naaşa bakar bakmaz tabutun yanına yığılıvermişti. Herkes tek tek gördükten sonra naaş tekrar solüsyonla ıslatılmış, başı pamuklarla örtülmüş ve tekrar beyaz kefene sarılmıştı.

Naaş yeni bir tabuta yerleştirilip tekrar 15 yıl boyunca yattığı gül ağacı tabutun içerisine yerleştirilmiş, üzeri bayrakla örtüldükten sonra kapağı kapatılmıştı. Kabrin açılmasında hazır bulunan resmi heyet tarafından bir protokol hazırlanarak imzalanmış, Kız Teknik Öğretmen Okulu öğrencilerinin hazırladığı Türk Bayrağı, katafalkın üzerine serilmişti.

Ulu Önder Atatürk'ün aziz naaşının önünde, 9 Kasım’a kadar yüksek öğretim öğrencileri, subaylar, sivil erkan ve generaller saygı nöbeti tutmuşlardı.

Törene katılacak olan resmi heyet, 10 Kasım 1953 günü saat 09:00’da, Etnografya Müzesi önüne gelmiş, Saat 09:05’de müzenin önündeki boru ile “Ti” işareti verilmesiyle birlikte Ankara tepelerinde top atışı başlamış ve tüm törene katılanlar saygı duruşunda bulunmuştu. Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'ndan 12 er, Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Bayrağına sarılı tabutunu omuzlar üzerine kaldırıp Etnografya Müzesi önünde bekleyen top arabasına yerleştirmiş, 136 genç asteğmenin çektiği top arabası saat 09:20’de müze önünden hareket etmişti.








Töreni icra için oluşturulan birlik; tören komutanı, karargahı Kara Harp Okulu Bandosu ve sancağı, Harp Okulu Alayı Flamaları, Hava Harp Okulu'ndan bir bölük, toplu halde bayrakları taşıyan gençler ile bir izci alayından oluşmuştu.





12 general top arabasının iki tarafını çevrelemiş, Atatürk'ün İstiklal Madalyası, siyah kadife bir yastık üzerinde bir amiral tarafından taşınmıştı.
 Top arabasının arkasından protokole dahil zevat geliyor, bu arada Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar da havadan korteje katılıyordu.

Kortej, Opera Binası önünden Bankalar Caddesi yolu ile Ulus Meydanına doğru ilerlemiş, Büyük Millet Meclisi önünden geçerek istasyon önüne gelmiş, buradan Ulaştırma Bakanlığı-Demiryolu köprüsünü takiben saat 11:15’de, Tandoğan Meydanına ulaşmıştı.






Kortej yol boyunca ilerlerken, Türk Hava Kurumunun uçakları Atatürk’ün bir portresini Ankara semalarında dalgalandırıyor, naaşın üzerine ufak paraşütlere bağlı çiçek demetleri atılıyordu.








Kortej 12:15’de Anıtkabir'e ulaşmış, Aslanlı Yol’un başlangıcındaki alanda top arabasının yanaşacağı ve tabutun indirileceği merdivenler hazırlanmıştı. 12 er Atatürk’ün naaşını omuzlarına alarak Aslanlı Yol’da ilerlemeye başlamıştı. Tabutun sağ ve solunda 12 general yürüyor, yolun iki tarafına yerleştirilmiş kız ve erkek izciler ellerindeki çiçekleri tabutun geçeceği yola serpiyorlardı.








 
Atatürk’ün naaşı mozolenin Şeref Holü’ne çıkan merdivenlerin başına geldiğinde, merdivenlerin iki yanında üçer sıra nöbet tutan izciler O’nu selamlamışlardı. Tabut 12:50’de Şeref Holüne çıkan merdivenlerin ortasındaki Hitabet Kürsüsünün arkasında hazırlanmış olan koyu vişne rengi katafalk üzerine konmuştu.





Saat 12:55’de Cumhurbaşkanı Celal Bayar, katafalkın arkasında Türk Milletine hitaben yaptığı konuşmasını;





“Atatürk, şimdi seni kurtardığın vatanın her köşesinden gelen topraklarla gömüyoruz. Fakat hakiki yerin Türk Milleti'nin minnet dolu sinesidir. Nur içince yat”
sözleri ile tamamlamıştı.




Tabut, O’nun her zaman itimadına mazhar olmuş Mehmetçiğin omuzlarında lahitin tam altında bulunan defin mahalline getirilmiş, sanduka açılarak tam saat 13:30'da Atatürk’ün aziz naaşı, Mehmetçiklerin elleriyle ebedi istiratgahına indirilmişti.

Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve diğer zevat da mezarın etrafında yer almışlardı. Kabirin etrafında Ankara ve yurdun dört bir köşesinden getirilmiş olan topraklar bulunuyordu ve kabire ilk toprağı Cumhurbaşkanı Celal Bayar atmış, diğer zevat da onu izlemişti. Defin işlemi tamamlandıktan sonra, Şeref Holü’nde lahitin önünde saygı duruşunda bulunulmuş, Etnografya Müzesi’nde geçici kabrin açılışında hazır bulunan heyet tarafından defin tutanağı hazırlanarak imzalanmıştı.








Resmi törenin sona ermesinin ardından, Anıtkabir halkın ziyaretine açılmış, anıt gece projektörlerle aydınlatılmıştı.




Etnografya Müzesinde Ata’nın 10 Kasım 1953 tarihine kadar
yattığı yer, O’nun anısına hürmeten sembolik bir kabir olarak
hala korunmaktadır.

28 Ekim 2016 Cuma

CUMHURİYET; FAZİLETTİR, ERDEMDİR. 29 Ekim "CUMHURİYET BAYRAMINIZ" Hayırlı, Kademli ve Kutlu Olsun

İstiklâl Savaşı'nda kadını, erkeği, yaşlısı, genci, çoluk-çocuğuyla seferber olarak gösterilen büyük gayret, kutsal emek ve emsalsiz fedakârlıklarla elde ettiğimiz Milli İstiklâl, özgür Devlet ve Cumhuriyetimizin kuruluşunun 93., Yıldönümünü mutlulukla kutluyor; Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; Aziz vatanın birliği, bütünlüğü, hâkimiyet, hükümranlık ve bağımsızlığı için canlarını ortaya koyan tüm şehit ve gazilerimizi saygı, şükran, dua, minnet ve rahmetle anıyoruz.
DEMOKRATLAR KULÜBÜ BAŞKANLIĞI

20 Eylül 2016 Salı

SON BAŞ VEKİL; Demokrasi Şehidi Adnan Menderes, 55 yıl önce bugün "vatan haini, insanlık düşmanı, kalleş ve mücrim isyancılar" tarafından, alçakça ve hunharca asıldı!..

ACISI, 55 YILDIR İÇİMİZDE...
Menderes 55 yıl önce bugün darbeciler tarafından asıldı
OKULDA MİSYONERLERLE BAŞI DERDE GİRDİ
1899 yılında Aydın'da doğdu. Asıl adı Ali Adnan Ertekin Menderes'tir. Babası İzmirli Kâtipzade İbrahim Ethem Bey, annesi Aydınlı Hacı Alipaşazadeler'den Tevfika Hanım'dır. Anne ve babasını daha çok küçük yaşta iken kaybetti. O'nu Anneannesi büyüttü. Tahsil hayatına İzmir İttihat ve Terakki Mektebi'nde başlayan Adnan Menderes, Kızılçulu Amerikan Koleji'nde okurken; Memleket ve millet aleyhine faaliyet gösteren misyonerlere karşı verdiği mücadelede başı derde girdiği için, çeşitli makamlara "misyonerlerin def-i talebiyle" müracaat etti. Müracaat ettiği makamların birinin başında Celal Bayar vardı. Mahmut Celâl Bayar'la böyle tanıştı ve kader arkadaşı oldu.
"SON BAŞVEKİL, ADNAN MENDERES, 55 YIL ÖNCE BUGÜN DARBECİLER TARAFINDAN ASILDI"
KURTULUŞ SAVAŞI'NDA İSTİKLAL MADALYASI ALDI
1931 yılında, bizzat Mustafa Kemâl ATATÜRK'ün (keşfi) arzu ve talimatları doğrultusunda CHP (Halk Partisi) Aydın milletvekili seçildikten sonra, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girerek, 1935 yılında başarıyla mezun oldu. Yedek subay eğitimi almasına karşı, Birinci Dünya Savaşı'na sıtma hastalığına yakalandığı için katılamayan Menderes, Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği başarılardan ötürü İstiklal Madalyası almaya değer görüldü. İzmir'in ünlü ailelerinden, Evliyazade Fatma Berin Hanım ile 1929 yılında evlendi ve bu evlilikten Yüksel, Mutlu, Aydın olmak üzere üç oğlu oldu.
"SON BAŞVEKİL, ADNAN MENDERES 55 YIL ÖNCE BUGÜN DARBECİLER TARAFINDAN ASILDI"
1945'DE CHP'DEN AYRILDI
16 Mayıs 1945'de toprak reformu kanunu tasarısını, ağırlıklı bir biçimde protesto etmesinden ve adalet ve hukuktan yana tavır koymasından dolayı Adnan Menderes, Fuat köprülü ve Refik Koraltan yaptıkları muhalefet ve Parti Yönetimiyle TBMM Başkanlığına verdikleri "DÖRTLÜ TAKRİR" (adalet, hukuk ve Cumhuriyetler tarihine geçen muhteşem bir Demokrasi Manifestosu) nedeni ile Cumhuriyet Halk Partisinden; "İnsan hakları, adalet, hukuk ve siyasi ahlâk yanlısı oldukları için, Cumhuriyet Halk Partisinin istikbali, başlıca hedef ve amaçları ile 11 Kasım 1938'de, Cumhuriyet ve Halk Partisinin kurucusu "Gazi Mareşâl Mustafa Kemal ATATÜRK'e karşı" ifa ve icra ettikleri "KARŞI DEVRİM" ilkelerinin terakkiî yönünden sakıncalı bulunarak) siyasi teşekküllerinden atıldılar. Bu enteresan olaylar, Türk Siyaset, Cumhuriyet ve Demokrasi tarihinde çok hayırlı, yararlı ve parlak sonuçlara vesile oldu. 07 Ocak 1946'da "Türkiye Cumhuriyetini dikta, cunta, despotluk ve tasalluttan kurtaran; Cumhuriyeti Demokrasi ile buluştıran ve Milleti Devletle barıştıran" tarihi ve kadim Demokrat Parti kuruldu. 
"SON BAŞVEKİL, ADNAN MENDERES 55 YIL ÖNCE BUGÜN DARBECİLER"  TARAFINDAN ASILDI
DEMOKRAT PARTİ KÜTAHYA MİLLETVEKİLİ OLDU
Adnan Menderes Demokrat Parti aracılığı ile (açık oy / gizli sayım şaibesi ile dünya çapında ayıplı, utanç verici / Halk Partisi zihniyeti icadı) 1946 seçimlerinde Kütahya milletvekili olarak tekrar meclise girdi. Dört yıl süreyle Türk ve dünya siyaset tarihinde emsali görülmemiş bir hak, adalet, fazilet ve hukuk mücadelesi ile milletle bütünleşti. Dönem itibarıyla adeta yeni bir "kurtuluş savaşı" verilerek 'Beyaz İhtilâl' olarak adlandırılan 14 Mayıs 1950 seçimlerini; Demokrasi Zaferini müteakip, hilesiz hurdasız olarak, mertçe "tam bir edep, adalet, mutabakat ve gönül birliği" neticesinde, çok onurlu ve soylu bir şekilde Demokrat Parti genel başkalığına seçildi. On yıl süre ile, adeta bir "ASR-I SAADET" dönemine baş vekillik etti. Bu on yıllık sürede Türkiye için önemli olayların gerçekleştiği ve BM normlarına göre 10 yılda 100 yıla tekabül eden bir kalkınma ve gelişme sürecinin yaşandığı harikulâde (efsanevi) dönemlerden biridir.
"SON BAŞVEKİL, 
ADNAN MENDERES 
55 YIL ÖNCE BUGÜN 
DARBECİLER TARAFINDAN 
ASILDI"
SANAYİ HAMLESİ BAŞLATTI
Tarihi ve kadim Demokrat Partinin iktidar (DEVLET) olması ile birlikte Sanayileşme, şehirleşme, kalkınma, gelişme, despotluktan (Cunta, sulta, vesayet, vekâlet, kripto mandacılığı ve tasalluttan, hırsızlık, haksızlık, kanunsuzluk ve yolsuzluktan) kurtulma, demokratikleşme ve "Muasır Medeniyet Seviyesine Ulaşıp, bu seviyeyi de azim ve kararlılıkla aşma" hamlesi başladı. Ayırımsız tüm İnsanların yaşam kalitesini yükselterek, refah, huzur ve saadetini "kalıcı ve sürdürülebilir tarzda" arttıracak bütün tedbirler alındı. Düzenlemeler yapıldı. Halkın evlerine refah, modernizasyon, rahatlık ve herkes için yaşam kalitesi, köylere makine girdi, elektrik, yol/ulaşım, su, enerji, okul/eğitim, sağlık, sigorta ve bankacılık; Hasılı medeniyet namına dünyada ne varsa Türkiye de yeniden başladı. Türkiye kalkınma gelişme, yükselme ve "insan gibi yaşama, insanca hayat sürme" kavramlarıyla, "özgürlük, adalet, hak, hukuk ve güvenlikle" tanıştı.
"SON BAŞVEKİL, ADNAN MENDERES 55 YIL ÖNCE BUGÜN DARBECİLER
TARAFINDAN ASILDI"
UÇAK KAZASINDAN SAĞ KURTULDU
Merhum ve müstesna Başbakan, "son Baş Vekil" Adnan Menderes'in İngiltere'nin başkenti Londra yakınlarında geçirdiği ve mucize kabilinden sağ kurtulduğu uçak kazasının üzerinden 54 yıl geçti. 1959 tarihli uluslararası gazetelerin çoğunun manşetinde uçak kazası haberi ile Menderes'in fotoğrafları bulunuyor.
Daily Mail gazetesi kazayı "Menderes Mucizesi" manşetiyle, Daily Herald gazetesi "Barış uçağında dehşet: 12 ölü", Manchester Guardian gazetesi "Menderes uçak kazasından sağ kurtuldu", Daily Telegraph gazetesi "Menderes kazadan sağ kurtuldu", Daily Mirror gazetesi ise "Uçak kazasında 12 kişi ölürken, Türk Başbakanı kurtuldu" başlıklarıyla duyurdu. Londra'daki Kıbrıs konferansına gelirken ormanlık bir alana uçağı düşen Menderes'in sağ kurtulduğunu vurgulayan gazeteler, sayfalarında uçağın enkazından ve itfaiye ekiplerinin enkaz aramasından fotoğraflara da yer verdi. Yoğun sisin etkili olduğunu belirten dönemin İngiliz gazeteleri, haberlerinde ilginç detaylara dikkati çekti. (Bu konuda ayrıntılar için; AP Bursa Milletvekili, Avukat Ertuğrul MAT'ın, "DEMOKRASİ YOLUNDA KARINCA MİSALİ" adlı kitabının incelenmesinde ve mücizevi hakikatlerin öğrenilmesinde yarar var)
"SON BAŞVEKİL, ADNAN MENDERES 55 YIL ÖNCE BUGÜN DARBECİLER TARAFINDAN ASILDI"
27 MAYIS 1960'DA CUNTA DARBE YAPTI
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en lânetli, muzlim ve karanlık günü olan 27 Mayıs 1960 sabaha karşı saat 4'te, Türkiye Cumhuriyetinin tek yayın organı olan Ankara Radyosunda Kurmay Albay, asi, isyancı ihanet şebekelerinin borazancısı (Kod Adı) Alparslan Türkeş (asıl adı Hüseyin Feyzullah) Türk Silâhlı Kuvvetleri olarak yönetime el koyduklarını belirtti. İhanet söylemlerini kustu. Sözde askeri darbenin (dör başı mamur isyan, tam teşekküllü vatana ihanet ve en kalleşinden kalkışma) sebeplerini bir radyo bildirisi (adlı yalan, şer/şeamet ve iftira furyası) ile halka duyurdu. Baş Vekil Adnan Menderes ise 27 Mayıs 1960 günü Kütahya'da, ihanet şebekesinin uzantı, yardım-yatakçı ve yaltakçılarından Albay Muhsin Batur tarafından cebren gözaltına alınarak Ankara'ya götürüldü.
"SON BAŞVEKİL, ADNAN MENDERES 55 YIL ÖNCE BUGÜN DARBECİLER TARAFINDAN ASILDI"
DARBENİN ARKASINDAN CHP ÇIKTI
Bu güne kadar ulaşılan tarihi belgeler, sözde "27 Mayıs İhtilali" denilen isyan, ihanet ve kalkışmayı himaye, idare ve teşvik ederek yaptıran CHP ve İsmet İnönü'nün, Adnan Menderes'in asılması için de askerlere baskı yaptığını açıkça ortaya koydu. Daha sonra, idamlardan dolayı pişmanlığını belirten Cemal Gürsel, kamuoyuna açıkladığı bir mektubunda, "İnönü ve CHP'den gelen baskılara sesimi çıkartamadım. İdam üzerinden demokrasinin kurulamayacağını bu toplum mutlak bir gün anlayacaktır" itirafında bulunuyor.
"SON BAŞVEKİL, ADNAN MENDERES 55 YIL ÖNCE BUGÜN DARBECİLER TARAFINDAN ASILDI"
CUNTACILARIN DÜZMECE MAHKEMESİ İDAMA MAHKUM ETTİ
27 Mayıs darbesini yapan cuntacı, dönme, devşirme, kripto ve Amerikan uşağı vatan hainlerinin özel olarak kurdukları mahkeme olan; Ve fakat yarım asırdır "çadır tiyatrosu" adı ile "lânetle" anılan Yüksek Adalet Divanı 9 ay 27 gün süren; İnsanlık dışı ve "SİZİ BURAYA TIKAN İRADE BÖYLE İSTİYOR" biçimli, Türk ve Dünya hukuk tarihinin utancı, yüz karası, sözde yargılama süreci sonunda 14 kişinin idamına, 31 kişinin de ömür boyu hapse mahkûm edilmesine karar verdi. Geri kalan 418 sanığa ise 6 ay ile 20 yıl arasında değişen hapis cezaları veya beraat kararı verildi. Ayrıca, başta Sivas Kampı olmak üzere ülkenin dört bir tarafında kurulan engizisyon mahkemelerinin karar ve icraatları, ne yazık ki millete duyurulmadı. 
ÖNEMLİ NOT: Yassıada mahkemelerinin bütün safahatı ile duruşmalarının tamamı RADYO'dan naklen verildi. Bu ADİ, aşşağılık ve menfur tiyatroda; Başta Adnan MENDERES olmak üzere bütün Demokrat Partililere yapılan, aleni baskı, zulüm, işkence, iftira, tahrik, tahkir ve aşağılama girişimleri ile "savunmasız ve çaresiz bırakılan DP'lilerin hüzünlü hali" bütünüyle canlı olarak yayınlandı...
UMARIZ: 15 TEMMUZ FAİLLERİ'NİN DURUŞMALARI DA AYNI ŞEKİLDE AÇIK, ALENİ VE NAKLEN (RADYO VE TELEVİZYONLARDAN) CANLI OLARAK YAYINLANIR.  
"SON BAŞVEKİL, ADNAN MENDERES 55 YIL ÖNCE BUGÜN DARBECİLER TARAFINDAN ASILDI"
İDAMININ ARDINDAN ADALET PARTİSİ İKTİDAR OLDU
Hunharca öldürülmesinden yalnızca 29 gün sonra yapılan 1961 seçimlerinde Demokrat Parti'nin devamı olduğunu söyleyen Adalet Partisi, yüzde 34,8 oy oranı ile 158 milletvekili çıkardı ve yüzde 36,7 oy alan CHP'nin ardından ikinci parti oldu. 1961 seçimlerinde, Adnan Menderes'in oğlu Yüksel Menderes'i Aydın'dan milletvekili adayı gösteren Yeni Türkiye Partisi ise yüzde 13.7 oy oranı ile TBMM'de üçüncü büyük parti grubu oldu. Bunu takip eden 1965 seçimlerinde Adalet Partisi, 1961 seçimlerinde bir kısım DP oylarını alan YTP'yi de eritip %52,87 oranında oy aldı ve tek başına iktidara geldi.
"SON BAŞVEKİL, ADNAN MENDERES 55 YIL ÖNCE BUGÜN DARBECİLER TARAFINDAN ASILDI"
TBMM ADNAN MENDERES'İN İTİBARINI İADE ETTİ
Türkiye Cumhuriyeti hukuk, adalet ve ahlâk tarihinin utancı, yüz karası ve hicabı Yüksek Adalet Divanı nam çadır tiyatrosu kararlarının ve Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'nun idamının haklılığı ve meşruluğu uzun yıllar gerici-yoz ve yobaz sol kesimde tartışma konusu oldu. 22 Mayıs 1987'de İmralı'daki mezarlarının nakline ve isimlerinin bazı tesislere verilmesine ilişkin yasa teklifi TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi. Ancak, halâ 27 Mayıs Nürmberg Mahkemeleri benzeri "objektif ve gerçek bir mahkeme kurularak yargılanmadı...
"SON BAŞVEKİL, ADNAN MENDERES 55 YIL ÖNCE BUGÜN DARBECİLER TARAFINDAN ASILDI"
Recep Tayip ERDOĞAN, CADDEYE "ADNAN MENDERES BULVARI" ADINI VERDİ
Naaşları, 29. ölüm yıldönümü olan 17 Eylül 1990 tarihinde İmralı'dan dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve yüz binlerce vatandaşın katıldığı bir törenle İstanbul, Topkapı'da, Vatan Caddesi ile Topkapı Mezarlığı arasında kendisi ile birlikte Polatkan ve Zorlu için yapılan anıt mezara nakledildi. Menderes'in 1958 yılında hizmete açtığı bu caddenin adı 1994 yılında dönemin belediye başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın teklifiyle Adnan Menderes Bulvarı olarak değiştirildi.
Menderes'in adı, İzmir'deki uluslararası havalimanına (Adnan Menderes Havalimanı), Aydın'da kurulan üniversiteye (Adnan Menderes Üniversitesi), İstanbul'daki Adnan Menderes Bulvarı, Adana'da ise kendi yaptırdığı Seyhan Barajı'nın gölü kıyısındaki Adnan Menderes Bulvarı dâhil Türkiye'nin birçok şehrinde çeşitli caddelere verildi.

6 Eylül 2016 Salı

DEMOKRAT PARTİ'YE KARŞI KURULAN HAİN BİR TUZAK VE KALLEŞ KUMPAS!.. 6-7 EYLÜL OLAYLARI & Ermeni sorunu ve 6-7 Eylül hadiseleri üzerine polemikler ve Mehmet Arif DEMİRER'in bir yorumu.

6-7 EYLÜL OLAYLARI (6-7 EYLÜL 1955)
6-7 Eylül Olayları (Yunancası Σεπτεμβριανά). 1955 yılında “Atatürk'ün Selanik'te doğduğu eve bomba atıldı” şeklindeki yalan haberle başlayan olaylar. Olayları düzenleyenlerin kimsenin öldürülmemesi yönündeki telkinlerine rağmen 6 Eylül akşamı başlayan ve yaklaşık 9 saat süren olaylar boyunca ve sonrasında (aralarında iki Ortodoks papaz da olmak üzere) 13 ile 16 arası Rum ve en az bir Ermeni vatandaşı hayatını kaybetmiş 32 Rum da ağır yaralanmıştır. Fiziksel zarar 4.348 Ruma ait işyeri 110 otel 27 eczane 23 okul 21 fabrika ve 73 kilise ve mezarlıklar ile 1000'in üzerinde Rumlara ait evin tahrip edilmesi ya da yakılması şeklinde ortaya çıkmıştır. 
Ekonomik zarar Türk Hükümeti'ne göre 695 milyon Türk Lirası İngiliz diplomatik kaynaklarına göre 100 milyon İngiliz Sterlini Dünya Kiliseler Birliği'ne göre 150 milyon Amerikan Doları Yunan Hükümeti'ne göre ise 500 milyon Amerikan Doları olarak hesaplanmıştır. Demokrat Parti (DP) hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası cıvarında tazminat ödemiştir. Saldırıların ardından Türkiye Cumhuriyeti'ndeki Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır. 
O zamanki hükümet suçu solculara (Aziz Nesin Kemal Tahir) atarak işin içinden çıkmak istemiş ancak Yassıada Yargılamalarında olayın DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu olayların kontrolden çıkması olduğu kabullenilmiştir. 
Bu olaylar sonucunda Türkiye'de yaşayan Rum azınlığına ait binlerce Rum Türkiyeden göç etmiştir. Zamanla kalan Rumlar da İstanbulu terketmiştir. 1923 yılında 110.000'i bulan İstanbul'daki Rum nüfus 1999 yılında 2.500 kişiye düşmüştür. 
Nedenleri 
19. ve 20. yüzyıllarda çokuluslu imparatorlukların dağılmasını etnik olarak homojen devletlerin kurulması çabası izlemiştir. 1919-1920 Paris Barış ve 1923 Lozan antlaşmalarının sonucunda homojen ulus-devletler değil içlerindeki etnik gruplardan birinin kaderini tayin hakkını kendinde gördüğü ve kendini yeni devletin taşıyıcısı olarak tanımlarken diğer etnik gruplara azınlık statüsünü atfettiği devletler oluşmuştur. Ancak bu yeni devletlerin azınlıkları genellikle ulus-devletin homojenleştirilmesi önünde bir engel ve hatta tehdit olarak algılanmışlardır. Devletin yeni meşruiyet zeminini meydana getiren unsur ulusal üst kimlikli etnik-kültürel birlik olarak kabul edildiğinden diğer etnik grupların varlığı statüko tarafından yeni devletin bir zaafı olarak görülmeye başlanmıştır. 
Olaylar 
Kıbrıs sorunu 1955 yılında Türk kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber önce 6 Eylül 1955 günü Türkiye radyolarında yayımlandı. Bunun üzerine “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan İstanbul Ekspres gazetesi o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Cemiyeti üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı. 
Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri meslek kuruluşları DP teşkilatı bazı resmi ve gayriresmi makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi. 
İstanbul'daki Yunan ve Rum azınlığın ev işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Yunan ve Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan 20-30 kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs vapur ve hatta askeri araçlar yardımıyla sağlandı. 
İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler. 
Kiliseler de payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler haçlar ikonalar ve diğer kutsal eşya tahrip edildiği ve yakıldığı gibi bazı kiliselerin tamamı ateşe verildi. 
İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa istasyonuna geldiklerinde üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145 Trabzon’dan 117 Kastamonu’dan 116 Erzincan’dan 111 kişi) 
Sonrası 
Olaylar üzerine İstanbul'da sıkıyönetim ilan edildi. Başlangıçta Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşan ve o günlerde ilan edilen sıkıyönetim savcıları tarafından yapılan ilk soruşturma ve yargılamalar daha sonra DP iktidarının bastırması sonucunda 6-7 Eylül olayları “komünistlerin tahriki” olarak yorumlandı; ancak 1960 darbesinden sonra bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. Yassıada'da 6-7 Eylül olayları bu kez tamamen DP iktidarının hazırladığı bir tertip olarak sunuldu ve sorumlu tutulan DP yönetimi 6-7 Eylül olayları nedeniyle cezalandırıldı. 
6-7 Eylül 1955 olayları Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Olaylardan Ermeni ve Yahudiler zarar görmemişse de kendilerini güvende hissetmedikleri için onlardan da ayrılan olmuştur. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için yaşananlar Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuş hangi parti iktidarda olursa olsun gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesi azınlıkların yurtdışına göç kararını vermelerine yol açmıştır. Nesiller boyu Türk topraklarında yaşamış olan İstanbul'un gayrimüslim yerlileri çevrelerin bilinçsiz ve kabul edilemez bu davranışı sonucu evlerini terk etmek durumunda bırakılmışlardır. 1955 yılındaki bu olayın dönemin İstanbul'unda dini ve milli anlamda çoğulculuğun ve karşılıklı hoşgörünün güçsüzlüğüne ve sona ermesine işaret ettiği söylenebilir ve bu yüzden azınlıklar ülkeyi terketmek zorunda kalmıştır. 
Seçkin Behlül ALAN - Gizli Kalan Yakın Tarih
***
Ermeni sorunu ve 6-7 Eylül hadiseleri üzerine polemikler.
6-7 Eylül olayları, DP yargılanmaları, Olaylarda gizli servislerin rolü birinci elden halkın kaleminden olayların polemikleri Doğusunu yaşayanlar bilir 
6-7 Eylül 1955 Olaylarının 50. yıl dönümü nedeniyle Toplumsal Tarih’in bu sayısında, 1956 yargılamalarının soruşturma hâkimi Amiral Fahri Çoker’in arşivine yeriyoruz. Arşivindeki tüm malzemeleri Tarih Vakfı’na bağışlayan merhum Fahri Çoker’in ebediyete intikalinden sonra malzeme üzerindeki yayımlanma yasağının kalkması, söz konusu fotoğraf ve belgeleri kamuoyuna sunma imkânı doğurdu. Birkaç istisna dışında büyük bir bölümü ilk kez yayımlanacak olan fotoğraflar, 6 Eylül gecesi ve 7 Eylül sabahı Milli Emniyet Hizmetleri ve yabancı basın mensupları tarafından çekilmiş bir klasör dolusu fotoğraf arasından seçildi. Bugüne dek çeşitli yayınlarda 7 Eylül sabahı olayların sonuçlarını görüntüleyen çok sayıda fotoğraf söz konusuyken, olay gecesi tahrip anında çekilen pek az fotoğraf yayımlanabilmişti. Olaylardan hemen sonra sıkıyönetim tarafından Türk basınına getirilen sansür ve sınırda yabancı basın mensuplarının görsel malzemelerine el konulması, bu fotoğrafların çoğunun şimdiye kadar hiçbir yerde yayımlanmadığının bir kanıtı sayılabilir... 
Türk Milliyetçiliği ve Homojenleştirme Politikası 
19. ve 20. yüzyıllarında çokuluslu imparatorlukların dağılmasını, etnik olarak homojen devletlerin kurulması çabası izlemiştir. 1919-1920 Paris Barış ve 1923 Lozan antlaşmalarının sonucunda homojen ulus-devletler değil, içlerindeki etnik gruplardan birinin, kaderini tayin hakkını kendinde gördüğü ve kendini yeni devletin taşıyıcısı olarak tanımlarken diğer etnik gruplara azınlık statüsünü atfettiği devletler oluşmuştur. Ancak, bu yeni devletlerin azınlıkları, genellikle, ulus-devletin homojenleştirilmesi önünde bir engel ve hatta tehdit olarak algılanmışlardır. Devletin yeni meşruiyet zeminini meydana getiren unsur, etnik-kültürel birlik olarak kabul edildiğinden, diğer etnik grupların varlığı, ancak yeni devletin bir zaafı olarak görülebilecektir... 
6-7 Olayları’nın Hikayesi 
Türk dış politikasında hâlâ önemli bir yer tutan Kıbrıs sorunu, 1955 yılında Türk kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. Londra’da Kıbrıs konusunda görüşmeleri sürdüren Dışişleri yetkilileri temaslarına devam ederken, Atatürk’ün Selanik’teki evinde bir bomba patlaması ile ilgili haber önce 6 Eylül 1955 günü Türkiye radyolarında yayınlanır. Bunun üzerine, “Ata’mızın Evi Bombalandı” manşeti ile ikinci baskı yapan İstanbul Express gazetesinin nüshaları o dönemde kurulmuş olan “Kıbrıs Türktür Cemiyeti” üyeleri tarafından bütün İstanbul’da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlanır... 
“6-7 Eylül”e Tanıklıklar... 
“Çok, çok fena. O zaman ben evliydim, 2 yaşındaydı Lula. (Sarıyer) Yenimahalle’de yazlıktaydık. İstanbul’dan haber geldi, Beyoğlu yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar. Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman n’apalım derken artık karanlık da oldu. Arka taraftan bir Türk ailesi oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar, pencereden. Ben Lula’yı şiltenin altına koydum, çocuğu öldürecekler. Taşlar yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam hiç zaman kaybetmeden oda kapısını açtı. Türkçe’yi Türk gibi konuşuyordu babam. ‘Kırıyoruz’ dedi, ‘Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun’ dedi, gelenler. ‘Beni, karımı, kızlarımı, öldürün’ dedi babam. ‘Yok, öldürmeye iznimiz yok’ dediler, ‘kırmaya iznimiz var.’ İsmini sordular, ‘Kemal’ dedi babam. ‘Af edersin, Kemal ağabey’ deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki ‘Hangi Kemal? Bu Koço’dur, Rumdur.’ Tekrar geri geldiler. Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde hiçbir şey kalmadı. Yani biz kaldık. Titriyorduk, ‘kırın’ diyordu babam, ne yapsın, ‘kırın, atın, helal olsun, atın!’ Kırdılar, vurdular, gittiler. Geceyi nasıl geçireceğiz? Papazın kızlarını istediler, ‘Burada yoklar’ dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin üstüne bağladılar, yol boyunca çektiler.” Aynı saatlerde, F.S.’nin kocası bir an önce ailesinin yanına gelmek üzere Sirkeci’den yola çıkar. “O akşam kocam işteydi. Saat üçte geldi; Sirkeci’den, Yenimahalle’ye yayan geldi. O da kırıp yırtıp da geliyordu, ne yapsın. Kırmayan, yıkmayan gâvurdur, diye düşünüyorlardı.”... 
Kaynak: Toplumsal Tarih Dergisi & bora bora - Üye 
http://fatihhaber.com/fatihhaber/6-7eylul_polimikleri.htm
***
309 mesaj Detay - 19/08/2008 : 09:50:30 & MEHMET ARİF DEMİRER
---------------------------------------------------------------------------------------------
Aşağıdaki e posta iletisini, internette bu olayları hatırlayarak yanlış, yanlı ve ancak düşmanlarımızın işine yarayacak biçimde tartışan gruplara yazdım. 
Son birkaç gün 6 eylül 1955 olaylarını adam gibi tartışamadık – internette.
Ön yargılarımızla, medyada çıkan yanlış yazıların etkisi altında ve en önemlisi ideolojik açıdan kavga ettik. Bu çok yanlış ve bizleri gerçeklerden uzaklaştırıyor.
Bu konuya çok zaman ayırmış ve de o tarihte Atina büyükelçimiz eniştem Settar İksel'in yanında Londra'da bulunan ve konferansın bizim açımızdan son derece başarılı olduğunu bizzat görmüş bir kisi olarak bildiklerimi paylaşmak istedim. Bu amaçla yazıyorum:
1. Londra Konferansını ve oradaki gelişmeleri en doğru yazan rahmetli Mahmut Dikerdem'dir.
Kendisi son derece düzgün ve dürüst bir diplomatımız idi. Sol görüşlü idi. Menderes ve Zorlu Dikerdem’i 27 Mayıs’tan kısa bir süre önce o tarihte çok önemli bir elçilik olan Tahran'da görevlendirmişlerdi, siyasi açıdan DP karşıtı Dikerdem'i. Hani şu vatan haini, satılmış Menderes ile onun Dışişleri Bakanı idamlık Zorlu !
27 Mayıs Rejimi ise darbeden hemen sonra geri çekti sol görüşlü Dikerdem'i
Mahmut Bey Yassıada'da sahnelenen sovyetvari 6/7 Eylül davasında ısrarla tanık olarak ifade vermek istedi. Başsavcı Egesel kabul etmedi.
Dikerdem yazmıştır: 7 Eylül sabahı Londra’da Konferans’ta Yunan Dışişleri Bakanı olayları sanki hiç duymamış gibi, olaylar hakkında tek kelime konuşmamıştır.
Neden acaba? Olaylar hakkında yazılar, kitaplar yazanlar bu hususu bilmezler ve üzerinde hiç durmazlar.
2. Selanik'teki bomba Yunanistan'da patlamıştır, Türkiye'de değil. Son derece acemice yapılmış bir bombadır. Sadece iki cam kırılmıştır.
1955 yılında Rumlar ve Yunanlar sık sık bomba patlatıyorlardı, Kıbrıs’ta
Selanik'teki evi müzeye dönüştürme emrini veren ve sonuna kadar takip eden Bayar'dır, 1952 yılında.
3. 3 Eylül cumartesi günü yayımlanan Atina gazeteleri Kıbrıs davasının yitirildiğini, Yunanistan'ın Kıbrıs konusunda "taraf" olma özelliğini muhafaza edemediğini yazmışlardır. Kamuoyu panik içindedir.
Çünkü zorlu ortaya çok başarılı bir Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs tezi koymuş ve "eğer İngiltere Kıbrıs'tan çıkacak ise, Lozan'da aldığı adayı eski sahibine verir" demistir. uluslararası hukuk kuralı
Atina'nın paniklemesinin nedeni budur. 1930'dan beri izledikleri enosis politikası, Kıbrıslıların deyimi ile "sıfırla çarpılmıştır"
Bomba 5/6 gecesi patlattırılmıştır.
4. Türkiye Londra'da bu kadar başarılı iken, Konferans da noktalanmak ve Türk tezi tescil edilmek üzere iken, T.C. Hükümeti vur kırlı bir nümayişi niye tertiplesin?
Zorlu'nun çok başarılı olduğunu ULUS gazetesi ve damadın AKİS dergisi yazmışlardı.
5. İstanbul'da 90 bin Rum ve Elen (T.C. uyruklu ve Yunanistan uyruklu) yaşamaktadır. Aile yapısı en çok 3 kişidir.Hepsinin bir işi vardır. Son derece varlıklı insanlardı.
Bu durumda Rumara ve Elenlere ait en az 50 bin konut ve işyeri var demektir.
Türk medyası (başta Radikal ve diğerleri enteller) her sene yazarlar: "Rumların ev ve işyerlerinin % 90'u tahrip oldu" diye.
Bu salaklıktır. Kendi kalesine gol atmaktır. Hesap bilmemektir. Tahrip olan 5218 ev ve işyerinin hepsi Rumlara ait olsa, ki değildi, % 10 bile etmez.
Türk medyası neden % 90, diye yazar? Kime hizmet eder?
6. İstanbul Ekspres'in sahibi Mithat Perin babamın çok yakın arkadaşı idi. Bana kesin konuştu: "Gökşin (Sipahioğlu) çok ısrar etti, ikinci baskı yapmak istedi. Kağıt almak için para istedi. Hiç istemedim ve peşin para ile alınan kağıdın parasını bulmakta çok zorlandım. Saat 17:00'de baskıyı durdurdum"
7. İstanbul emniyet müdürü Alaeddin Eriş, 1994 yılında kendisi ile birinci kitabim için söyleşi yaparken komaya girdi kısa bir süre sonra vefat etti. Son sözü şu oldu:
"Mehmetçiğim Adnan Beye kırgın gidiyorum. Gece yarısı vilayete geldiğinde kendisinden tebrik bekliyordum. Bana arkasını döndü. Oysa ben aldığım tedbirlerle Patrikhane ile Yunan Başkonsolosluğunun tek bir camının bile kırılmamasını sağlamıştım. Tüm polislerimi oralara göndermiştim, başka da polisim yoktu”
8. İstanbul emniyet müdür yardımcısı Necdet Uğur idi. Nana yazılı olarak bir açıklama gönderdi: "Tertip değildir. Spontan (kendi kendine demek istiyor) başlayan bir olay kontrol dışına çıkmıştır"
Rahmetli Necdet Uğur CHP'li idi. 
9. 1. Ordu'dan yazılı olarak 19 000 asker istenmişti. saat 20:00 de yazıda belirlenmiş yerlerde olmaları istenmişti. 
Asker 24:00'de geldi - mermilerini de unutmuşlardı ! Ama yine de duruma hakim oldular. Onun için doğru deyim "6 Eylül 1955"dir. 
7 Eylül'de olay yoktur. Bu basit konuyu bile dilimize yanlış dolamışızdır.
10. Bianet'te (Ertuğrul Kürkçü’nün haber portalı !) hayali geniş bir yazar olayı IMF ve Dünya Bankası'nın İstanbul'da yaptıkları genel kurul toplantısı ile ilişkilendirmiştir.
Oysa o toplantı 12 Eylül günü başlamıştı, olaylardan altı gün sonra 
Bu kadar cehalet olamaz.
11. Zorlu Londra'da çok başarılı olmasına rağmen, Atina ile gerginlik istemediği için "moratoryum" önermişti. Konuyu 5 yıl için buz dolabına koymaktı önerisi.
12. Olaylardan kim karlı çıkmıştır? Türkiye mi yoksa Yunanistan mı?
13. Olaylardan sonra Rumlar İstanbul'u terk etmemişlerdir. Elimde bu konuda çok önemli belgeler var. Göç 1964 yılında olmuştur. Azınlık İnönü Hükümeti Kıbrıs’ta aciz kalınca İstanbul’da yaşayan Elenleri sürmüş ve onlarla birlikte akrabaları durumundaki Rumlar da göç etmişlerdir. Bu kadar kısa bir zaman önce yaşananları dahi unutuveriyoruz. 
14. Rumlar iki yıl sonra yapılan 1957 genel seçimlerinde Demokrat Parti'ye tulum çıkarmışlar ve DP bu sayede İstanbul'u kazanmıştır.
15. Son olarak su hususu çok iyi düşünün:
5 Ocak 1961 günü 6/7 Eylül davasında Menderes ve Zorlu altışar yıla mahkum olmuşlardır.
Bir gün sonra, 6 ocak 1961 günü, Orhan Köprülü Devlet Başkanı Gürsel'in 10 kişilik kontenjanından 1961 Anayasası’nı yazacak Kurucu Meclis'e üye olarak girmiştir.
Kimdi Orhan Köprülü? 6 eylül 1955 tarihinde DP İstanbul il başkanı !
Menderes, Orhan Köprülü'nün tanık olarak dinlenmesini istemiştir. Başsavcı bu talebi de reddetmiştir.
Bütün bunlar bir sureti bende mevcut olan Yassıada tutanaklarında vardır.
16. 6 Eylül 1955 olaylarını incelemeye 1993 yılında başladım. 
Önce iki kişi ile görüştüm. biri yaşıyor: Oktay Engin.
Diğeri vefat etti: General Fuat Doğu. 6 Eylül 1955'de Milli Emniyet (MİT değil) İstanbul yetkilisi.
Oktay Engin'e sordum: “Bombayı sen mi patlattırdın? Eğer öyle ise bu çalışmaya başlamayacağım.”
Teminat verdi. İddiaların Yunan yalanı olduğuna dair.
Fuat Paşa'ya sordum: "Paşam Milli Emniyet bu olaya bulaştı mı?" Babam kadar inandığım rahmetli de teminat verdi, böyle bir olayın Türk Milli Emniyeti'nin üslubu olmadığına dair.
Bunları sakin sakin okuyun. 
Başta Radikal ve Tarih Vakfı olmak üzere kendi kalemize gol atmanın dayanılmaz hafifliğini anlamış değilim.
Herkes ile her platformda bu olayı tartışmaya hazırım, adam gibi. önyargısız, ideolojik saplantılara takılıp kalmadan. Sakin sakin.
Genellikle bu kadar uzun yazmam. Ama konu önemli: Türkün kendi kalesine gol atarak düşmanlarına şirin görünmek hastalığı. Nobel Ödülüne kadar uzayıp giden bir yol.
6 Eylül Olaylarını internette birkaç gün Türkiye, Türkler ve tabii Menderes ve Zorlu aleyhinde tartışan internet gurup üyeleri, en az birkaç yüz kişi, yukarıdaki iletimden sonra susuverdiler. Bir kişi de çıkıp, “Senin yazdıkların yalan. Örneğin şu yazdığın öyle değil, böyle, demedi. Diyemedi. Tartışmadan çekildi. 
6 Eylül 1955 günü çok çirkin ve yanlış olaylar yaşanmadı, demiyorum. Sadece “Bu olayları eğer bir derin devlet tertipledi ise, o derin devlet Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, Yunanistan Krallığının derin devletidir” diyorum. Bu konuda 2006 yılı şubat ayında bir kitap yayımla-dım. İçine iddiamın tüm belgelerini koydum. Bir Allahın kulu çıkıp lehte aleyhte tek bir kelime söylemedi. Eğer o kitapta Menderes ve Zorlu’yu yerden yere vurmuş olsa idim, Nobel ödülü olmasa bile birtakım plaketler vs almıştım.
MEHMET ARİF DEMİRER- 16 Eylül 2007
Kayda Geçen ve nakleden: bora bora & Üye 

21 Temmuz 2016 Perşembe

BÜYÜK BİR UTANCIN "SENE-İ DEVRİYESİ" 21 TEMMUZ 1946 MİLLETVEKİLİ SEÇİMLERİ “AÇIK OY – GİZLİ SAYIM”

ŞAİBELİ BİR SEÇİMİN ANATOMİSİ
21 TEMMUZ 1946 MİLLETVEKİLİ SEÇİMLERİ
“AÇIK OY – GİZLİ SAYIM” 
Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili siyasi hayata geçip demokrasiye adım atmasında, 1946 erken genel seçimi bir kilometre taşıdır. Dolayısıyla 1946 erken genel seçimi, siyasi tarihimizin dikkate değer dönüm noktalarındandır. Nitekim cumhuriyeti kuran otoritenin hedefleri arasında çok partili düzene geçme hedefi mevcuttu. Ne var ki, dönemin konjönktürel yapısından kaynaklı gelişmelerin, buna müsaade etmediği yönündeki açıklamalar her daim öne sürülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti’nin erken demokratikleşme süreci, iki dönem halinde incelenebilir:
Birinci aşamanın, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1945’te Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla gençliğe hitaben yapmış olduğu konuşmasıyla başladığı ve 21 Temmuz 1946 erken seçimiyle sonlandığı kabul edilmektedir.
İkinci aşamanın ise 21 Temmuz 1946 erken genel seçimiyle başladığı ve 14 Mayıs 1950 genel seçimiyle noktalandığını görüşü hâkimdir.
1924 ve 1930 yılları arasında, iktidardaki Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı muhalefette yer almak adına bazı siyasi partiler kurulmuştur ancak pek çoğu muvazaa ve rejim karşıtı harekete dönüştüğü iddialarıyla kapanmış-kapatılmış-, iktidar yönünden gelen tazyiklere direnememiştir. Böylece ilk çok partili siyasi hayata geçiş hamlesi atıl kalmıştır.
Cumhuriyetin çok partili rejime tekâmül etmesi ve mecliste çok sesliliğin sağlanabilmesi ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasi lehine oluşan uluslararası ortam sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Nitekim Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 1 Kasım 1945’te (II. Dünya Savaşı sonrası) TBMM’nin açılış konuşmasında bu konuya ilişkin görüşlerini şöyle ifade etmiştir:
“Bizim tek eksiğimiz, hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır. Bu yolda memlekette geçmiş tecrübeler vardır. Hatta iktidarda bulunanlar tarafından teşvik olunarak teşebbüse girişilmiştir. İlk defa memlekette çıkan tepkiler karşısında teşebbüslerin muvaffak olmaması bir talihsizliktir. Fakat memleketin ihtiyaçları sevkiyle, hürriyet ve demokrasi havasının tabii işlemesi sayesinde, başka siyasi partinin de kurulması mümkün olacaktır.” [1]
Yapılan bu konuşmanın ardından kurulan siyasi partiler 21 Temmuz 1946 erken seçimleri öncesinde 14’e ulaşmıştır.[2] Bu partilerden biri de 7 Ocak 1946’da kurulan ve Cumhuriyet tarihimizde demokrasi mücadelesini en acı şekilde verecek olan Demokrat Parti’dir.
21 Temmuz 1946 seçimleri her şeyden önce erken bir genel seçimdir. Yürürlükte olan 1924 Anayasasına göre seçimler 4 yılda bir yapılmaktaydı. Bir önceki seçimler 1943 yılında gerçekleşmiş olduğundan, yeni genel seçimin 1947’de yapılması gerekiyordu. Ancak bu böyle olmamış iktidar partisi tarafından alınan karar neticesinde seçimler 1946’da yapılmıştır. Böylelikle 1946 seçimleriyle alakalı hararetli tartışmalar başlamış ve üzerine düşen gölge günümüze dek kaldırılamamıştır.
Neden 1947 seçimleri 1946’da yapılmıştır? 1946 Seçimleri neden şaibeli sıfatını almıştır? İktidarı da elinde bulunduran CHP`nin söylemleriyle eylemleri ne derece uyumludur?
Bu çalışmanın amacı, Cumhuriyet Halk Partisi önderlerinin her fırsatta iştiyakla dile getirdiği ancak kuvveden fiile geçiremediği demokrasi kavramının, şaibeli 1946 seçimleriyle nasıl içinin boşaltıldığını göstermek yönünde olacaktır.
Çok Partili Düzene Geçiş
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nda müttefiklerin dolayısıyla demokrasi cephesinin yanında yer almıştır.[3] Savaşta demokrasi cephesinin kazanmış olması, Türkiye’nin çok partili düzene geçişini kolaylaştıran hatta bir ölçüde mecbur kılan dış neden olmuştur. Ardından gerçekleşen Birleşmiş Milletler üyeliğiyle Türkiye, BM Anayasası’nın öngörmüş olduğu demokratik prensiplere uygun daha hür bir rejime geçmeyi taahhüt etmiştir.
Çok partili düzene geçişin başlangıcı olarak, İnönü’nün gelişen dış konjönktürel gelişmeleri de göze alarak yapmış olduğu 19 Mayıs 1945 tarihli söylevini kabul etmek mümkündür. İnönü radyodan yayınlanan bu konuşmasında savaşın etkilerinin azalmasıyla beraber ülkenin siyaset ve fikir hayatında demokrasi ilkelerinin daha geniş ölçüde egemen olacağını vurguluyordu:
“Harp zamanlarının ihtiyatlı tedbirlere lüzum gösteren darlıkları kalktıkça memleketin siyaset ve fikir hayatında demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir. En büyük demokrasi müessesemiz olan Büyük Millet Meclisi, ilk günden itibaren idareyi ele almış ve memleketi demokrasi yolunda mütemadiyen ilerletmiştir.
Türk milleti, İkinci Cihan Harbinde, siyasi ve manevi bakımdan, temiz ve başarılı bir imtihan geçirmiştir. Büyük Millet Meclisinin kudretli elinde olan millet idaresi, demokrasi yolunda olan gelişmesinde devam edecektir.”[4]
Mecliste Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik muhalefetin yükselişi ise, 5 milletvekilinin bütçeye vermiş oldukları red oylarıyla baş göstermiş ve 7 Haziran 1945’te Dörtlü Takrir’in meclise sunulmasıyla zirveye ulaşmıştır. Yaşanan bu gelişmeleri, Dörtlü Takrir’i sunan 4 milletvekilinden 3’ü olan Fuad Köprülü ve Adnan Menderes’in Tan ve Vatan’daki muhalif yazıları, Refik Koraltan’ın iseVatan’a vermiş olduğu demeç nedeniyle CHP’den çıkarılmaları, Celal Bayar’ın da CHP’den istifası süreci takip etmiştir. Böylece CHP içerisindeki muhalefet hareketi hızla gelişerek Meclis’te CHP ile birlikte yer alacak bir partinin, Demokrat Parti’nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.
Esasen çok partili hayata fiilen geçiş 18 Temmuz 1945’te Milli Kalkınma Partisi’nin kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Ancak sözü edilen partinin mecliste temsil kabiliyeti bulamaması dolayısıyla çok partili rejime geçiş, 7 Ocak 1946’da teşekkül eden Demokrat Parti ile gerçek hüviyetine kavuşmuştur.
İnönü’nün TBMM Açılış Konuşması
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1 Kasım 1945’te TBMM’nin açılış konuşmasında Cumhuriyetin demokratik karakterini vurguluyor, diktatörlüğün Türk milletine yakışmadığını, iktidar partisinin karşısında bir muhalefet partisinin bulunması gerektiğini, söz ve yazı özgürlüğünün önemini belirtiyordu:
“Demokratik karakter bütün cumhuriyet devrinde prensip olarak muhafaza olunmuştur. Diktatörlük, prensip olarak, hiçbir zaman kabul olunmadıktan başka, zararlı ve Türk milletine yakışmaz olarak daima itham edilmiştir.
Bizim tek eksiğimiz, hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır.
Söz ve yazı hürriyeti; şüphe yoktur ki, her halk idaresinin söz götürmez ortak temelidir.”
İnönü aynı konuşmasında çalışmamız açısından daha mühim olan şu noktayı da namzetlerin nazar-ı dikkatlerine sunuyor, genel seçimlerin 1947’de yapılacağı hususunda bir nevi onlara güvence veriyordu:
“Memleketin iç hayatında bu tedbirleri aldığımızdan sonra yeni seçim için tabii olarak bir buçuk sene kadar geçecektir. Bu zaman, milletin yeni seçime bir hazırlık devresi olacaktır. Tek dereceli olmasını dilediğimiz 1947 seçimleri, milletin çoklukla vereceği oylar gelecek iktidarı tayin edecektir.”
İnönü bu sözüyle, muhalefete, milletvekili genel seçimlerinin 1947’de yapılacağını belirtiyordu. Ancak bir süre sonra İktidar Partisi bu fikirden vazgeçecek ve seçimlerin bir yıl önceye, 1946 yılına alınmasına karar verecektir. Seçimlerin bir yıl önceye alınmasına tepki gösteren Demokrat Parti yetkilileri, Cumhurbaşkanınca verilmiş sözün tutulmasını ve seçimin zamanında yapılmasını isteyeceklerdir.
Demokrat Parti’nin Kaygısı
Demokrat partinin en ciddi sorunu iktidar partisinin seçimleri öne alma ihtimalidir. Nitekim iktidar partisi, Nisan ayının başında belediye seçimlerinin öne alınması girişiminde bulunacak, 10 Mayıs 1946 tarihindeki CHP Olağanüstü Kurultayı’nda da milletvekili genel seçimlerinin öne alınması görüşünü ve muhalefetin buna hazır olduğunu şu sözlerle ifade edecektir:
“Hatta yeni partiler, seçime hemen girecek durumda olduklarını da söylemişlerdir.”[5]
Demokrat Parti yetkilileri ise seçimlerin öne alınmasını haklı olarak eleştirmektedir. Çünkü henüz birkaç aylık geçmişi olan ve ülke genelinde örgütlenememiş olan parti yöneticileri hem belediye hem de genel seçimlerin öne alınması konusunda ciddi endişeler taşımaktadır. Nitekim DP`liler söz konusu kaygılarını her fırsatta dile getireceklerdir.
Karşılıklı Açıklamalar Süreği
Çok partili düzene geçiş süreciyle beraber iktidar partisi olan CHP’de de çeşitli düzenlemeler yapmak zaruri hale gelmişti. Bu amaçla, 10-11 Mayıs 1946 tarihlerinde 2.Olağanüstü Kongre toplandı. Kurultayın gündeminde Demokrat Parti’nin düzenlenmesini istediği tek dereceli seçim sistemine geçiş konusu da vardı. Demokrat Parti’nin yapılmasını istediği diğer düzenlemelerle ilgili olarak ise herhangi bir girişimde bulunulmadı.
Kurultaydan bir ay sonra, 10 Haziran 1946’da, seçimlerin 21 Temmuz 1946’da yapılması yönünde TBMM’de karar alındı.[6]
Peki, CHP neden seçimlerin bir an önce, muhalefet partilerinin özellikle DP’nin teşkilatlanmasına zaman bırakmadan yapılmasını istiyordu?
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bu soruya kurultayda şöyle cevap verdi:
“Esasen seçimi tabii olarak 1947 için düşünüyorduk. Dış ve iç politika gerekleri, memleket idaresini bir an önce kararlı kılmak mecburiyetini gösterdi. Dünyanın hali, geçen sene tahmin edebildiğimizden daha bulanık ve karanlık olarak, uzun bir sürünceme yolunu tutmuştur.
Demek istiyorum ki, yeni seçim kanununun karar altına alınmasının tabii neticesi, süratli bir seçime gitmek olacaktır.”
 Üstelik İnönü, seçim serbestliğini sağlamak üzere düşünülen önlemlerden birinin de belediye seçimlerinin öne alınması olacağını söylüyordu:
“İlk genel seçimde, her tedbiri almak için, belediye seçimlerinin daha önce seçime arzedilmesi, iyi niyetimizin bir delili olarak kabul edileceğini ümit etmek hakkımızdır.”
İnönü, seçimlere CHP dışındaki partilerin de katılmalarını istediğini de belirtiyordu:
“Son zamanlarda, bazı memleketlerde, seçime iştirak etmeme taktiği görülmüştür. Bunun manası, yabancı devletlere karşı memleketin iç idaresini itham etmektir.”[7]
Nitekim 21 Nisan 1946 tarihinde 4 ilde yapılacak olan milletvekili ara seçimlerinde CHP aday göstermemiş, DP ise gerekli şartların oluşmadığını gerekçe göstererek seçime katılmamıştı. Konuya ilişkin açıklamayı Celal Bayar bir mülakatında şöyle ifade etmiştir:
“Partimiz kısmı seçimlere karışmamaya karar vermiştir. Bütün hızımızı umumi ve yeni seçime saklıyoruz. Eğer demokrasimiz normal bir inkişafa kavuşamazsa bunun mesuliyetini halkta değil, hakiki parti mefhumunu kavramak istemeyen bazı particilerde aramak lazım gelecektir.”[8]
Aynı şekilde Demokrat Parti 26 Mayıs 1946 tarihli erken belediye seçimlerine de katılmamıştır. Bundan ötürü, Celal Bayar iktidar yönünden gelen eleştirilere aynı ölçüde cevaplar vermiştir. Bunlardan biri, 9 Mayıs 1946 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde “Demokrat Parti Seçimlere Girmeyecek” başlığı altındaki DP’nin yayınladığı tamimdir. Bayar söz konusu tamimde, CHP’nin gerek belediye gerekse milletvekili genel seçimlerini öne almakla gerçek niyetinin ne olduğunu açıklıyordu:
“Demokrat Parti bu şartlar altında seçimlere iştirak mesuliyetini kabul ettiği takdirde Türk demokrasisinin istikbali hesabına bir hata işlemiş olacağı kanaatine vardığını açıkça ifade etmeyi bir borç sayar.
Belediye seçimlerinin öne alınması ve milletvekili seçimlerinin muayyen müddetinden bir yıl önce yapılmak istenmesi meseleleri üzerinde ciddiyetle duran genel kurul bu hususta ileri sürülen iki sebebi de varid görmemiştir. Bu sebeblerden birincisi: ‘Kararsız ve karanlık görülen dünya vaziyetinin uzun bir sürünceme devrine girmiş olduğu’ mütaleasıdır.
İkinci sebeb olarak gösterilen ’memleket idare ve politikasını içerde ve dışarıda kararlı bir hale getirmek’ mütaleasına gelince biz memleketin iç ve dış politikasında seçimlerin derhal yapılmasını icab ettirecek bir kararsızlık mevcut olduğuna kani olamıyoruz. Nitekim sayın Cumhur Başkanı tarafından Büyük Millet Meclisinin 1945 yılı açılışında irad edilen nutukta iç siyasette demokratik bir inkişaf yolu tutulacağı vaat ediliyor, dış siyasette ise Birleşmiş Milletler andlaşması ruhuna uygun ve memleketin istiklal ve toprak bütünlüğünü şiddetli müdafaaya azmetmiş bir siyasetten asla ayrılmıyacağı ifade olunuyordu.
Şu halde Cumhuriyet Halk Partisini bu seçimlerin taciline sevkeden asıl sebebleri başka bir istikamette aramak icab ediyor. Umumi efkarın daha ilk gündenberi sezmiş olduğu gibi artık anlaşılıyor ki Halk Partisi diğer partilerin inkişafını durdurmuş ve bunlar şeklen mevcud olsalar dahi bir devir daha siyasi ha-yatta fiilen tek kalmak hedefini gütmektedir.”[9]
CHP Kurultayının hemen ardından, 13 Mayıs 1946 tarihinde, Genel Başkan Celal Bayar bir de beyanname yayınlayarak İnönü’ye cevap vermiştir. İnönü’nün pek çok isnadına cevap teşkil etmekle beraber seçimlerin öne alınmak istenmesinin gerçek nedenlerinden söz edilmektedir:
“Seçimlerde acele edilmek suretiyle kullanılan taktik meydandadır. Bizim kanaatimiz odur ki, kanuni ve idari tedbirler alınmadan, seçimler için gereken sair hazırlılar yapılmadan ve karşı partilere teşkilatlana imkânı bırakılmadan acele seçimlere geçmek taktiği kullanmakla, eğer tabir caizse, vatandaşlar için seçim mücadele yollarını bizzat Halk Partisi zorlaştırmış bulunmaktadır.”[10]
 Falih Rıfkı Atay, Demokrat Parti’nin son demeci üzerine, CHP’nin yayın organı olan Ulus Gazetesi’ndeki ‘Basiret Sahipleri Dört Gözle İbret Alsınlar’ başlığını taşıyan yazısında DP’ye ilginç bir ithamda bulunmuş, DP ile Moskova’nın ilişkisinden şüphelendiğini ifade etmiştir. Konuya ilişkin haber Cumhuriyet Gazetesi’nde yer almıştır:
“Demokrat Partinin yazıcısı Moskova radyosunun lafçısından daha aşağı bir demagoga olmadığını kolayca isbat etmiştir.” [11]
Yine Falih Rıfkı Atay, seçimlere çok az bir zaman kala DP’ye ağır ithamlarda bulunmuştur:
“Demokrat Parti bir siyasi parti olmaktan çıkmıştır. Bu bir yıkıcılar ve intikamcılar hareketidir.” [12]
Erken belediye seçimlerinin ardından gazetelerde çıkan bazı haberler ve seçime katılma kararı alıp sonradan bir beyanname neşrederek seçimlerden çekilen Milli Kalkınma Partisi’nin durumu gelecek erken milletvekili seçimlerinde yaşanacakların adeta habercisi gibiydi. Konuya ilişkin haberler 27 Mayıs 1946 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde ‘Belediye Seçiminde Bazı Hadiseler Oldu’ ve 28 Mayıs 1946 tarihli Vatan Gazetesi’nde ‘Vatandaşlar, seçimin dürüstlükle cereyan etmemesinden muzdarip’ başlıklarıyla verilmiştir.
Seçim Kanunu Çıkmazı
Muhalefetin seçimlere katılma koşullarından birisi tek dereceli seçimle birlikte gizli oy- açık sayım ilkesinin kabulü, diğeri de yargı güvencesinin getirilmesiydi. İnönü de tek dereceli seçim arzusunu dile getirmiş ve TBMM’de 31 Mayıs 1946 tarihinde görüşülmeye başlanan tasarıda bu yönde bir karar alınmıştır. CHP ve DP sadece bu noktada mutabık kalabildiler. Nitekim gizli oyu güvence altına alacak hükümlerle ilgili süreç işletilmedi.
İktidar Partisi CHP’nin tasarısına göre, geçerli oy pusulalarının sayımdan sonra yakılması gerekiyordu. O nedenle, sayım sonuçlarına yapılacak itirazlardan sonuç alabilmek imkânsızdı. [13]
Görüleceği üzere ileride kopması muhtemel bir fırtına için zemin hazır hale getirilmiştir. 1946 seçimlerine de gölge düşüren, onu hileli kılan söz konusu bu düzenlemelerin olduğu kanaati güçlüdür. Tasarının görüşülmesi esnasında da TBMM’de şiddetli tartışmalar yaşanmış ve Demokrat Parti sözcüsü Adnan Menderes idari baskılardan şikâyet etmiştir:
“Yurttaş sandık başına gelinceye kadar bekçinin, muhtarın, jandarma ve polisin, her sınıftan idari amir ve memurun ve iktidar partisinin, belediye seçim kurulu, seçim komisyonu aza ve reisi olarak otorite kullanan mensuplarının derece derece elinden geçmektedir.”[14]
Erken Genel Seçimler ve Mücadelesi
Bir önceki seçimler 1943 yılında yapıldığı için yeni seçimlerin 1947 yılında yapılması gerekiyordu. 1946 yılında alınmış olan erken seçim kararı, daha sonraki dönemlerde iktidarın zaman zaman başvuracakları baskın seçim kararlarının ilki olacaktır.[15]
Mecliste kabul edilen seçim kanunu DP’nin beklentilerini karşılamıyordu. Demokrat Parti’nin seçimlere girip girmeyeceği merak ediliyordu. Demokrat Parti ise bir yandan iktidar tarafından gelen sert eleştirilere, baskılara direnmeye çalışırken öte yandan teşkilatını seçimlere hazır hale getirmeye çalışıyordu. Nitekim henüz tam anlamıyla örgütlenememişti ancak halk tarafından ciddi manada destek görüyordu. Öyle ki tek parti iktidarından usanmış olan halk DP’yi adeta kendisi seçimlere hazırlıyordu. Bir anlamıyla iktidara yönelik tüm muhalefet Demokrat Parti’nin çatısı altında toplanmıştı.
Celal Bayar, 13 Haziran 1946 günlü Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği mülakatta seçimlere katılıp katılmayacakları sorusu üzerine şöyle cevap vermiştir: “Milletvekili seçimleri için hemen hemen bir tazyik karşısındayız. Bu tazyik efkârı umumiyenin arzusudur. Karar almak üzere vilayet başkanlarını çağırdık.”[16]
Halk yönünden gelen yoğun destek ve tazyik karşısında Demokrat Parti örgütleri bulunduğu yerlerden gelen temsilcilerin katılımıyla bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantı sonucunda her şeye rağmen seçimlere katılma kararı alındı ve bir beyanname yayınlandı. 18 Haziran 1946 tarihini taşıyan beyannamede, 1 Kasım 1945’te Cumhurbaşkanı’nın Meclisi açış konuşmasında verilen resmi vaadlerin tutulmadığından partiye yapılan baskı ve müdahaleden söz edilmektedir.[17]
1946 seçim kampanyası siyasi atmosferi sertleştirdi. CHP çatışmadan kaçınan bir kampanya yürütmeyi arzuluyordu. Ne var ki, ok yaydan çıkmıştı. Seçimi bir var olma savaşı olarak gören DP çatışmaya dayanarak güçleniyordu. [18] 21 Temmuz seçimlerine kadar olan süreçte her iki parti de birbirlerinin iddialarını çürütmek ve çeşitli vesikaları ortaya koymak adına beyannameler neşretmişlerdir.
Demokrat Parti seçimlere girme kararının ardından yoğun bir parti propagandasına yönelmiş ve DP’nin 23 yıllık bir geçmişe sahip Cumhuriyet Halk Partisi karşısındaki ani yayılışı şaşkınlık uyandırmıştır. Özellikle Ankara ve çevresinde oluşan destekle paniğe kapılan CHP, gerek şehirde gerekse civar köylerde yeni ocak ve bucaklar açmaya başlamıştır.[19]
Demokrat Parti bir yandan seçim için adaylarını açıklarken diğer yandan ülkenin muhtelif bölgelerinde mitingler düzenliyordu. 16 Temmuz İzmir, 18 Temmuz Adnan Menderes’in de katılımıyla Aydın mitingleri hiçbir taşkınlık olmadan halkın yoğun katılımıyla gerçekleşti. 18 Temmuz Aydın mitinginde Menderes halka Halk Partisi’nin durumunu şöyle izah ediyordu:
“Halk Partisi bizi evvela güler yüzle karşıladı, fakat bu güler yüzlülük bilahare hiddete, şiddete inkilab etti, çünkü biz partimize yapılan tenkidleri kabul etmedik.” [20]
Gerçekten de CHP iktidarı başlangıçta göstermiş olduğu demokratik nezaketi ve olgunluğu sürdürememiştir. Demokrasinin inkişafı yolunda muhalefetin varlığını iştiyakla savunan CHP, DP’nin illerde örgütlenememesine rağmen büyük bir coşkuyla desteklenmesi karşısında telaşa kapılmış ve etik olmayan seçim hilelerine başvurmuştur. Öyle ki, vali ve kaymakamlar bile Halk Partisi’nin birer neferi gibi köy köy gezerek propaganda yapmışlardır.[21]
Bir diğer olay ise seçimlere birkaç gün kala Celal Bayar’ın nutkunun radyo ile yayınlanmasının uygun görülmemesiydi.[22] Böylece Bayar’ın coşkuyla geçen İzmir nutkunun halka dinletilmesinden çekinildiği açıkça ortaya çıkmış oluyordu. Bu bile DP’ye yönelik teveccühü göstermeye yetecek bir örnek olarak zihinlerde yerini alacaktır.
1946 Seçimlerinden Sonraki Gelişmeler
Seçim kanununun seçim güvenliğini sağlamadaki yetersizliği ve devlet organlarının CHP’nin parti çalışanları gibi faaliyet gösterdiği iddiaları, açık oy gizli tasnif uygulamasına dönüşen 1946 seçimleri, muhalefetin yoğun şikâyetlerine yol açmış ve uzun yıllar tartışılmıştır.
Seçimin umumi neticesinin bir türlü açıklanamaması Demokrat Partililerin yoğun protestolarına sahne olmuştur. Muhtelif şehirlerde düzenlenen mitinglere yüksek oranda katılım sağlanmıştır. Söz konusu mitinglerde yine bazı engellemelerle karşılaşıldı. Misal vermek gerekirse, İzmir’de valinin şahsi muhalefetine rağmen toplantı gerçekleşti.[23] Adana’da ise Refik Koraltan konuşurken elektrik voltajı kasten yükseltildiğinden hoparlör işlemedi.[24] Bütün bu yaşananlara rağmen halkın yoğun teveccühü, DP’ye yapılan haksızlıkların bizatihi kendisine yapılmış olduğunu kabul etmesidir.
DP’liler seçimin feshedilmesini istiyordu, bu çerçevede milletvekillerin tümünün istifa etmeleri dahi düşünüyordu.[25] Çünkü böyle bir durumun DP’yi gelecek seçimlerde daha da güçlendireceği düşünülüyordu. Esasen bu düşünce doğruydu çünkü böylece CHP zan altında kalmış olacak ve halkın nezdinde itibarını yitirecekti.
Demokrat Partililere göre seçim mazbataları dahi değiştirilmiştir.[26] Aynı sayfadaki bir başka haberde ise Mareşal Fevzi Çakmak’ın seçimlerin sıhhatine yönelik kaygılarını valiye yaptığı müracaat ve verdiği beyanatta şöyle ifade etmiştir:
“Seçimin ismetine dokunulmamasını bir vatandaş ve aday sıfatıyla isterim.”[27]
DP Genel Başkanı Celal Bayar ise 25 Temmuz 1946’da verdiği beyanatta hükümeti ağır bir şekilde suçlamıştır:
“ Seçmenlerin verdiği reylerin kaydına mahsus olan ve her sandığın seçim neticesini gösteren mazbatalar birçok yerlerde boş olarak seçim heyetlerine imza ettirilmiştir. Bu süretle muhalif ve müstakil milletvekili namzetlerinin talihi, merkezin emrine tabi olan vali ve kaymakamların elinde oyuncak olmuştur. Bazı yerlerde resmi ve yarı resmi ağızlardan yapılan kötü propagandalarda isnat ve iftiraları faillerin düşkün seviyesine bırakıyorum. Vatandaşlar siyasi kanaatlerinde dolayı birçok yerlerde bilhassa köylerde tecavüze uğramışlar, tehdit edilmişler, dövülmüşler, yaralanmışlar ve hapsedilmişlerdir.”[28]
Buna karşılık Cumhurbaşkanı bir beyanname yayınlayarak, seçim zamanının sinirli sözlerini karşılıklı bağışlanmasının ve unutulmasının vatanda huzur, çalışma devrinin açılması için ilk vazife olarak addettiğini belirtiyordu.[29] İnönü’nün amacı bir şekilde kazanılan seçimlerin daha fazla irdelenmesini engellemek ve gelebilecek eleştirilerin dozunun azaltılmasını sağlamaktı.
İstatistikî netice ise şöyleydi: Cumhuriyet Halk Partisi 63 seçim çevresinin tümünde seçime katılmıştır. Demokrat Parti ise 47 ilde seçme katılmış, 16 ilde çalışmalarını sonlandıramadığı için seçime katılamamıştır. Seçimler, 465 sandalyenin 390’ını kazanan CHP’lilerin ezici zaferiyle sonuçlandı. DP’liler 65, bağımsızlar 7 sandalye kazandı. [30]
Sonuç Yerine
Her şeyden önce 1946 seçimleri erken bir genel seçimdir ve usulüne uygun yapılmamıştır. Söz konusu dönem içerisinde, iktidar partisi tarafından söylem düzeyinde benimsenen ancak kuvveden fiile geçirilemeyen demokrasi kavramın ızdırabını görmek pek tabi mümkündür. Mezkûr dönem, demokrasi tarihimiz açısından alınması gereken derslerle doludur. 1947 seçimlerinin 1946 yılına alınmasındaki esas gayenin genelde muhalefetin özelde ise Demokrat Parti’nin örgütlenmesini engellemek olduğu varittir.
Seçimler üzerine düşen gölge hala kaldırılamamıştır. Seçimlerde gerçekleştirilen usulsüzlükler ve muhalefete yöneltilen isnatlar toplum vicdanında yer etmemiş, birçok kişi ya da kurum tarafından yıllarca sorgulanmıştır. Dönemin CHP önderliğinin zihniyetini yansıtan kareler, demokrasiyi özümsemiş Türkiye Cumhuriyeti fertlerinin dimağlarında hala tazeliğini muhafaza etmektedir.
Esaslı bir demokratik mücadele alanının oluşturulması dönemin önderliği tarafından pek tabi sağlanabilirdi. Ne var ki, farklı yöntemlere tevessül edilip bu sıhhatli yola başvurulmamış, vehimler ve korkularla çevrili dünyalarda kalınarak kaleler müdafaa edilmeye çalışılmıştır.
Metin Toker, seçimlerde yapılan yolsuzluklarla ilgili olarak şunları söylemekten kendini alamamıştır:
“Demokrat Parti sadece 351 adayla seçime giriyordu ki, hiçbir hile, hiçbir mazbata değişikliği, hiçbir tesir yapılmasa ve iktidar istisnasız her yerde kaybetse-buna fiilen imkân yoktu- C.H.P’in mecliste 114 sandalyası otomatik şekilde olacaktı. Yani iktidarda kalmak için topu topu 119 milletvekili sağlaması grekiyordu-465 milletvekili vardı-ve o günkü şartlar içinde C.H.P bunu sağlardı.”[31]
Dolayısıyla, seçimin resmi galibi Halk Partisi, gerçek galibi ise Demokrat Partidir. 
Ahmet Emin Yalman’ın ifadesiyle seçimi DP kazanmamış, CHP kaybetmiştir.
Muharrem AHMETOĞLU
Dipnotlar   

[1] Ulus, 2 Kasım 1945
[2] Seçim öncesinde Çiftçi ve Köylü Partisi kapatıldığı için 15 olan siyasi parti sayısı 14’e düşmüştür.
[3] Tuncer, H., 1946 Seçimleri, TESAV, 2008, s.4
[4] Ulus, 20 Mayıs 1945
[5] Ulus, 11 Mayıs 1946
[6] Cumhuriyet, 10 Haziran 1946
[7] Ulus, 11 Mayıs 1946
[8] Vatan, 21 Nisan 1946
[9] Cumhuriyet,  9 Mayıs 1946
[10] Vatan, 14 Mayıs 1946
[11] Cumhuriyet, 15 Mayıs 1946
[12] Cumhuriyet, 4 Temmuz 1946
[13] Tuncer, H., 1946 Seçimleri, TESAV, 2008, s.59
[14] a.g.e, s.60, TBMM Tutanak Dergisi, Dönem:7, Cilt:23, Birleşim:57, 1946, s.245-284
[15] Tuncer, H., 1946 Seçimleri, TESAV, 2008, s.65
[16] Cumhuriyet, 13 Haziran 1946
[17] Cumhuriyet, 19 Haziran 1946
[18] Ahmad, F., Demokrasi Sürecinde Türkiye, Hil Yayınları, 1922, s.37
[19] Cumhuriyet, 25 Haziran 1946
[20] Cumhuriyet, 18 Temmuz 1946
[21] Tuncer, H., 1946 Seçimleri, TESAV, 2008, s.73; Birgit, O., Evvel Zaman İçinde, Doğan Kitap. s.57
[22] Cumhuriyet, 20 Temmuz 1946
[23] Cumhuriyet, 24 Temmuz 1946
[24] Vatan, 1Ağustos 1946
[25] Cumhuriyet, 11 Ağustos 1946
[26] Cumhuriyet, 23 Temmuz 1946
[27] a.g.e
[28] Tuncer, H., 1946 Seçimleri, TESAV, 2008, s.74; Yeni Sabah, 25 Temmuz 1946
[29] Vatan, 25 Temmuz 1946
[30] Ahmad, F., Demokrasi Sürecinde Türkiye, Hil Yayınları, 1922, s.38
[31] Toker, M., Tek Partiden Çok Partiye Geçiş, Bilgi Yayınevi, 1998