31 Mart 2014 Pazartesi

Demokrat Parti’nin Kurucusu ve İlk Genel Başkanı 3. (ilk sivil) Cumhurbaşkanı Mahmut Celal Bayar, “Milli Mücadele’den Çankaya’ya” adlı konferansla anıldı.

Demokrat Parti’nin Kurucu Genel Başkanı ve 3. (ilk sivil) Cumhurbaşkanı M. Celal Bayar, “Milli Mücadele’den Çankaya’ya” adlı konferansla, İzmir'de anıldı.
(DP Basın Merkezi – 25 Mart 2014) Demokrat Parti’nin Kurucusu ve İlk Genel Başkanı 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, “Milli Mücadele’den Çankaya’ya” adlı konferansla anıldı.
            Konak Belediyesi Prof. Dr. Türkan Saylan Alsancak Kültür Sanat Merkezi’nde gerçekleştirilen konferansa, Konak Belediye Başkanı Dr. Hakan Tartan’ın açılış konuşmasıyla başlandı. Konferansa Demokrat Parti İzmir İl Başkanı Erdoğan Karaoğlu, Demokrat Parti eski GİK Üyesi Samet Ocakoğlu ve bağımsız İzmir Milletvekili Erdal Kalkan ve Galip Çetin konuşmacı olarak katıldı.  
Karaoğlu: “Celal Bayar benim gözümde elbette çok önemli”
Demokrat Parti İzmir İl Başkanı Aydoğan Karaoğlu burada yaptığı konuşmada Celal Bayar’ın Atatürk’e ve Cumhuriyet’e verdiği değeri vurguladı ve  “Celal Bayar benim gözümde elbette çok önemli ancak en önemli yanı Büyük Atatürk için ‘Atatürk’ü sevmek milli ibadettir’ demesidir. Celal Bayar’ı anlamak Atatürk’ü ve Cumhuriyet değerlerini ve kurulduğu ruhu da anlamaktır” dedi.
Ocakoğlu: “Ortada bir hak vardır ve bu hakkın hukuku mutlaka verilmelidir”
Samet Ocakoğlu, konferansta yaptığı sunumunda; “3. Cumhurbaşkanımız Celal Bayar şahsiyeti huzurunda bir ihtiram duruşu olan Milli Mücadele’den Çankaya’ya etkinliğini gerçekleştirebilmekten huzur duyuyorum. Bir yanda seçim atmosferi içerisindeki ülkede, adeta illüzyonlar ardında saklanmış pek çok gerçeğin su yüzüne vurmasıyla toplumsal travmalar yaşandığı bu günlerde fikri beraberliğim ötesinde şahsen de tanıştığım ve yakınında bulunduğum merhum Celal Bayar adına bir etkinlik düzenleme fikrimin ne kadar isabetli bir düşünce olduğunu görmekten ayrıca memnunum.” dedi.
3.Cumhurbaşkanı Celal Bayar - Milli Mücadele’den Çankaya’ya konferansı gibi önemli bir etkinlikte tarihe not düştüklerini kaydeden Ocakoğlu, “Merhum Cumhurbaşkanımız Celal Bayar’ı anlatırken yüreğimizdeki umut ve müdafaa duygusunun, iddianın kaynağına da indik. Bu işimizde de zorluklar oldu. Travmalarım oldu. Ama mademki rahmete dönüşebilmişlerdir bize bunları yaşamamız gerekirdi demek düşmektedir. Merhum Cumhurbaşkanı, Demokrat Parti’nin kurucu genel başkanı, çok partili hayatın mimarı Celal Bayar, şahsiyetini  yad ettiğimiz bu etkinliğin hayır ve bereketi ülkemizin ve insanlarımızın olsun temenni ederim. Hiç şüphe yok ki maruz kaldığımız bütün negatif aktivitelerin tüketiciliğine rağmen elimizde kalanlar mücadele gücümüzün ve dik duruşumuzun sebebidir. Hep söylüyorum; ortada bir hak vardır ve bu hakkın hukuku mutlaka verilmelidir.” diye konuştu.
            Ocakoğlu, 3.Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın eğitimi, genç yaşlarda iş yaşamında elde ettiği başarıları, milli mücadeleye katkısını ve Cumhurbaşkanlığı döneminden önemli detayları da aktardığı konuşmasına şunları ekledi:
“Daha 20’li yaşlarda, sansürün çok ağır olduğu, ülkede ve Avrupa’da neler olduğunu takip etmenin çok zor olduğu bir dönemde Bayar’ın yabancı bir bankada çalışıyor olması, bu sayede iktisadi ve basınla ilgili materyal sağlayabilmesi avantaj sağlamış,  genç yaşlarda Avrupa’yı çok iyi okuyabilmiştir.  Terazinin bir kefesine iktisadi gelişimi koymuş, bir taraftan da ülkede kötü giden şeyleri ayırt edebilmiş, sonucunda da milli iktisadi görüşü oluşabilmiştir.  Cumhurbaşkanı olarak da Celal Bayar, 10 yıllık görev süresinde Cumhurbaşkanlığı halk murakabesinden geçmiş tek cumhurbaşkanıdır. Yani 1950 seçimleri ardından TBMM’de Cumhurbaşkanlığı görevine getirildikten sonra demokratik parlamenter rejimin, çok partili hayatın olduğu 1954 seçimlerine girmiş, seçilmiş, 1957’de tekrar seçilmiş ve hem siyasi partisi hem Cumhurbaşkanlığı dönemi halkın murakabesinden geçmiştir.”
Kalkan: “Rahmetli Celal Bayar olağanüstü meşakkatli bir süreci çok dik, granit gibi karşılayan bir devlet adamıdır”
İzmir Milletvekili Erdal Kalkan, Türkiye’nin tüm kurumlarının alt üst edildiği çok zor bir süreçten geçtiğini ve bu dönemde Celal Bayar gibi devlet adamlarının örnek alınması gerektiğini ifade ederek, “Rahmetli Celal Bayar sadece bir siyasetçi değil çok büyük bir devlet adamıydı da. Osmanlı’nın son döneminden Birinci Dünya Savaşı’na, Cumhuriyet’in ilanından İkinci Dünya Savaşı’na, 27 Mayıs’tan Kayseri cezaevine kadar olağanüstü meşakkatli bir süreci çok dik, granit gibi karşılayan bir devlet adamıdır” şeklinde konuştu.
Çetin: “Celal Bayar’ın kurucusu olduğu Altayspor yalnızca bir spor kulübü değil aynı zamanda kurtuluş ve hürriyetimizde önemli bir rol alan tarihi bir kuruluştur”
Genç siyasetçilerden Galip Çetin ise Celal Bayar’ın farklı bir yönüne de dikkat çekerek Altayspor’un kuruluşunu hatırlattı ve“Celal Bayar her alanda mücadele etmiş ve başarı elde etmiştir. Celal Bayar’ın kurucusu olduğu Altayspor yalnızca bir spor kulübü değil aynı zamanda kurtuluş ve hürriyetimizde önemli bir rol alan tarihi bir kuruluştur. İşgal kuvvetleriyle oynanan maşlardaki üstün mücadelesi o tarihlerde gençleri milli mücadeleye teşvik etmiştir” dedi. 
(25 Mart 2014 Salı)

5 Mart 2014 Çarşamba

Demokrat Parti (DP) Genel Başkan Yardımcısı ve Demokratlar Kulübü Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Mehmet Özdemir Kıbrıs’ta yaşanan son olayları değerlendirdi:

Doç. Dr. Mehmet ÖZDEMİR
DP Genel Başkan Yardımcısı
ve Demokratlar Kulübü
Yönetim Kurulu Üyesi
“Kıbrıs’taki güvencemiz Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’dur”
            Demokrat Parti (DP) Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Özdemir Kıbrıs’ta (KKTC) yaşanan son gelişmelerle ilgili olarak yaptığı açıklamada: “ Kıbrıs’taki güvencemiz Cumhurbaşkanı  Derviş Eroğlu’dur” dedi.
            Demokrat Parti (DP) Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Özdemir, yaptığı yazılı açıklamada şu görüşlere yer verdi:
            TÜRKİYE'DE MAHALLİ SEÇİMLER VE KASET KAVGALARI!...
            “ Türkiye’de Mahalli Seçimler ve  kaset kavgaları ile göz gözü görmez bir kargaşa yaşanırken KKTC’de ilginç gelişmeler olmaktadır. Kıbrıs sorununa kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm getirmek için geçtiğimiz ay ortalarında Kıbrıs Türk ve Rum liderlerinin altına imzalarını koydukları ortak metnin ara bölgede Birleşmiş Milletler (BM) Misyon Şefi Lisa M. Buttenheim tarafından okunmasından sonra bir ‘iyi niyet dalgası’ yayılmıştır. Özellikle Türk ve Rum müzakerecilerin çapraz görüşmeleri (Türk müzakerecilerin Atina’yı, Rum müzakerecilerin Ankara’yı ziyareti) memnuniyetle karşılanmıştır.
“Nihai hedefleri Türkleri, Rumların tebaası ve ikinci sınıf vatandaş yapmaktır.”
            Rum Lider Nikos Anastasiadis, geçmişteki Rum devlet başkanlarından biraz farklı gibi gözükmektedir. Rumlar, şimdiye kadarki müzakerelerde kendilerini sürekli olarak, adanın ve mevcut tanınmış devletin sahibi görmüşlerdir.
            Ada’nın tümüne sahip ve egemen olmadıkça da Türklerle herhangi bir anlaşmaya yanaşmamışlardır. Hep bir bahane bulup, masadan kalkmayı ve Türkleri de oyunbozanlıkla suçlamayı adet haline getirmişlerdir.
            ALDIKLARI TAVİZLERİ "BÜYÜK KAZANÇ" OLARAK GÖRÜYORLAR!..
            Bu müzakerelerden elde ettikleri en büyük kazanç; aldıkları tavizleri ‘kazanılmış hak olarak’ görmüşlerdir. Her yeni müzakereye de o noktadan başlamışlardır. Nihai hedefleri de Türkleri, Rumların tebaası ve ikinci sınıf vatandaş yapmaktır.
            Rum Lider Nikos Anastasiadis, ekonomik olarak iflas ve bataklığın dibinden kurtulmanın tek çaresi olarak, tek yönlü olarak ilan ettikleri münhasır ekonomik bölgelerinin içinde yer alan petrol ve doğalgazdan yararlanmayı görmektedir.
            Rumlara kalsa, bu kaynaktan Türk’lere bir cent bile vermezler.
            Ancak anlaşılan birileri; Anastasiadis’ın kulağına, adaya barışı getirerek federasyon, konfederasyon veya bizim tercihimiz iki ayrı devlet gibi bir çözümün bulunmaması durumunda, doğalgazın ve petrolün çıkarılamayacağı gerçeğini fısıldamıştır. Hatta bu işin gerçekleşmesi gerektiğini, İsrail’in de beklentileri açısından şart olduğunu hatırlatmıştır.
“Kıbrıs’ta her şey güllük gülistanlık değildir!...”
            Ancak Kıbrıs’ta her şey güllük gülistanlık değildir. Kıbrıs’lı Rumların şöven milliyetçiliğinin akılla ilişkisi hiçbir zaman olmamıştır. Papadopulos liderliğindeki ‘Megalo İdea’, panhelenizm taraftarı DİKO partisi hükümetteki 4 bakanını çekmiştir.
            Geri kalan 7 bakan da Rum lidere yeni bir kabine revizyonu fırsatı  vermek için istifa etmişlerdir. Böylece görüşmeler ilk meyvesini Anastasiadis hükümetinin yıkılmasıyla vermiştir. Bu istifalar Rum liderin Amerika ve AB nezdinde elini güçlendirecektir.
            Rum tarafı bu istifa olayını dünyaya ve bize karşı bir taktik olarak kullanacaktır. ‘Beni daha fazla zorlamayın, hükümetim de istifa etti. Türklere taviz veremem. Sonuçta bu varacağımız anlaşma halkın onayına gidecek. Halkta ne kadar tepki olduğunu görüyorsunuz’ diye baskılara karşı duracaktır.
            Bu bir oyundur ve egemen güçler yine Rumlara karşı uygulayamadıkları baskı silahını, her zamanki gibi Türklere doğrultacaktır. Hele dışarıda itibarını gün be gün kaybeden bir Türkiye ve durdurulamaz akıbetini önlemeye çalışan bir Başbakan varken…
            MİLLİYETÇİLİĞİNDEN EMİN OLDUĞUMUZ LİDER, EROĞLU...
            Bu durumda iş, milliyetçiliğinden emin olduğumuz hür, hükümran, özgür ve bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu’na kalmaktadır. Kendisini bu oyunda bilgi ve tecrübesiyle en önemli güvence olarak görmekteyiz.”
            (DP Basın Merkezi – Ankara, 05 Mart 2014) 

27 Şubat 2014 Perşembe

Tarihi, Kadim ve Hakiki Demokrat Parti’nin Demokrasi, Adalet ve Hukuk Mücadelesi; Hürriyet Misak’ı ile Milli Misak…

DP’nin Demokrasi, Adalet ve Hukuk Mücadelesi; Hürriyet Misak’ı ile Milli Misak…
Mustafa Nevruz SINACI
         Tarihi ve kadim (gerçek) Demokrat Parti, mutlak bir ihtiyaç, hayati gereklilik ve mecburiyet sonucu kurulduğunda, Türkiye’de demokrasi, insan/vatandaş hakları, adalet ve hukuk yoktu. Anayasa da tanımlanan “kuvvetler birliği” ilkesi, sadece ve yalnızca müstebit İsmet İnönü anlamına gelirdi. Kuvvetler birliği’nin anlamı buydu. Zira dönem itibarıyla İsmet İnönü, hem CHP Genel Başkanı, hem Başbakan ve hem de Cumhuriyetin Reisi idi. Başbakan ve bakan nam hükümetin baş’ları (ve istibdadın icra unsurları) sadece kâtip hükmünde olup, Milli Şef’in emir ve direktiflerini yerine getirmekle memur ve mükellef kişilerdi!..
            Memleketin her yanında, hâkim ve hükümran Halk Partisi ceberrutları sâyesinde milli gelir kavramı alt üst olmuş, nüfusun kahir ekseriyeti açlık, yokluk, hastalık ve kıtlıktan kırılır hale düşmüştü. Üstüne üstlük, sefaletten bitap, biçare ve bin türlü ıstıraptan bizar vatandaş, bunca dert yetmezmiş gibi, bir de hükümet baskısı, haksız vergi takibi, gasp, irtikap, haraç, mezat vukuatları ve jandarma zulmünden bizar ve bitaptı…
            İşte, Demokrat Parti, Celâl Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşlarının; Cumhuriyet, Adalet, İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukuk mücadelesi bu zor ve ağır şartlar altında başladı. Milli Mücadele, Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbını tekrar ruhlandırma yolunda başlayan ağır ve zorlu mücadele; Kararlı adımlar, meşakkatli merhaleler ve fazilet timsali tertemiz, berrak, şeffaf ve şerefli bir mücadele sonucu 14 Mayıs 1950’de kazanıldı.
Bu nedenle DP’nin efsanevi zaferine “Beyaz İhtilâl” ve “Demokrasi Bayramı” denildi.
Şimdi mücadele muhteviyatına ve aşamalara bakalım:    
I. DP KONGRESI 
(07 - 10 Ocak 1947) 
VE HÜRRİYET MİSAK-I
7 Ocak 1947 günü başlayarak dört gün süren DP I. Büyük Kongresi'nin Türk siyaset, adalet, hukuk ve demokrasi tarihindeki yeri çok büyüktür. Bu Kongre ayrıca Partinin bütün hayatında etkisi görülecek kararlara vesile ve olaylara da sahne olmuştur.
Tarihi ve kadim DP’nin ilk Kongresinde, delegeler adeta bir ihtilal havası estirecek kadar coşkuluydular. Aralarında Prof. Kenan Öner, Samet Ağaoğlu, Osman Bölükbaşı, Dr. Mükerrem Sarol ve Osman Sarol'un bulunduğu bir grup, “Parti Milletvekillerinin Meclis’ten çekilmelerini” istiyor; İktidarı, milletle karşı karşıya getirmeyi tek çıkar yol görüyordu.
Buna karşılık: Adnan Menderes, Refik Şevket İnce, Ekrem Hayri Üstündağ, Hulusi Köymen'in sözcülüğünü yaptığı ve zaman zaman Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu ve Refik Koraltan tarafından desteklenen grup ise, (ilerde "müfrit (aşırı/taşkın) ve muhafazakâr" kanat saflarında yer alacak bazı şahsiyetler), çok sert konuşmaları ile dikkatleri çekmiştir.
Bursa delegesi Fuat Ama, "istibdat devrinde millet padişaha karşı, 'senden büyük Allah var' derdi. Bugün de biz iktidar sevdalılarına, senden büyük millet var diyoruz" diye konuşurken, General Sadık Aldoğan, "Yapılacak iş, Anayasayı tadil etmek değil, Anayasaya aykırı kanunlar yapan CHP’ni yaptığı kanunlarla beraber süpürüp atmaktır” diyordu.. 
Kongrede, özellikle Bölükbaşı büyük tesir bırakmış ve Abdülhamit'ten bahisle, "Taçsız-tahtsız sultan istemiyoruz. 23 senelik idarenin adı ile tadı bir olmamıştır" biçimindeki konuşması ile İsmet İnönü idaresini çok ağır bir surette yererek kınamıştır. 
Sonuçta: 
Demokrat Parti milletvekillerinin Meclise katılmadan "sine-i millete" dönmesini isteyenlerin başında gelen İstanbul İl Başkanı Prof., Kenan Öner’in Divan Başkanı seçildiği Kongre’de (Kenan Öner ve onun gibi düşünenlere göre: Meclise girmek Halk Partisi iktidarını ve iktidarın devlet yönetimindeki "totaliter" görüşlerini, hele seçimlerdeki baskı ve hilelerini en azından affetmek olacaktı) genç kuşaklardan Ahmet Tahtakılıç, Ahmet Oğuz, Hasan Dinçer ile Samet Ağaoğlu GİK'e girmişlerdir.
Osman Bölükbaşı ise kulis aralarında, delegelere kendisini, "Ne de olsa hamurları tek parti devrinin teknesinde yoğrulmuş kuruculara karşı GİK’de demokrat düşüncenin garantisi olmak" vaadi ile takdim etmiş, nefes nefese konuşması ile delegeden delegeye koşmuş, ancak isteğine kavuşamamıştır. (Ağaoğlu, 1992: 58-59).
Nihayet Büyük Kongrenin 4. günü olan 10 Ocak 1947 tarihinde:, “Anayasaya aykırı kanunların tasfiyesi, Seçim Kanunu'nun güvenceli hale getirilmesi, devlet başkanlığı ile parti başkanlığının ayrılmasını” isteyen “Hürriyet Misakı” ilan edilmiş ve bu şartlar yerine getirilmediği müddetçe, Meclis'ten çekilip "sine-i millet"e dönme yetkisi, Kurucuların hâkim olduğu Genel İdare Kuruluna verilmiştir.  
Başlarında Prof. Kenan Öner'in bulunduğu hizip, şiddetli hareket edilmesini ve DP mebuslarının istifalarını vererek sine-i millete dönülmesini ve CHP iktidarının gayr-ı meşru olduğunun ilan edilmesini istiyordu. 
Samet Ağaoğlu, Bölükbaşı, Mükerrem Sarol, Osman Kapani ve İsmet Bozdağ bu düşüncede olanlardandı. 
Bunlara ilaveten kongrede delegelerin pek çoğu, büyük kongreye ait olan Meclis'ten çekilme yetkisinin, Kurucuların hâkim olduğu GİK’e verilmesi taraftarı olmamasına rağmen, kurucular bu konuda ağırlıklarını koyarak istedikleri kararı çıkartmışlardır... 
(Goloğlu, 1982: 155). 
II. DP KONGRESI
(20-24 Haziran 1949) 
VE MİLLİ MİSAK 
(MİLLİ AND)
            “ – Seçim kanununun ve seçimlerle alâkalı hükümlerin vaz’ından maksat millet iradesinin serbest tecellisini teminden ibarettir. Mevzuu kanunlara ve müesses nizama aykırı hareket, kuvvet darbesi, millet ve vatandaş haklarının ihlali neticesine varacağından, buna meydan verilmemek üzere;
Memleket için büyük zarar ve tehlikeleri mucip olacak bu hale müsaade edilmemesi, bu mevzuda haklarına tecavüz olunan bütün vatandaşların meşru müdafaa halinde kalmaları, haklarını Anayasa ve Türk Ceza Kanununun müeyyidelerine dayanarak hareket etmeleri kaçınılmaz bir zaruret olacaktır. Bu hususların rey sahibi bütün partilere ve Türk umumi efkârına bildirilmesi, ayrıca Hükümetin ve vazifelilerin keyfiyetten haberdar edilmelerinin temini zaruri görülmüştür.
Ancak, tek parti zihniyetini ve Halk Partisi iktidarını, kanunların ihlali pahasına da olsa devamını kararlaştırmış olanlar, kongremizin bu kararı almış olmasını halkı ihtilale teşvik mahiyetinde tefsir etmeye kalkışabilirler. Hal bu ki ihtilâl mevcut ve müesses içtimai ve siyasi nizamın cebren değiştirilmesine matuf bir hareket olup, yukarıda tarif/tavsif edilen hareketler ihtilal tabirinin tamamıyla şümulü dışında, meşru hakların ve meşruiyetin müdafaası mahiyetindedir. Bu itibarla vatandaş siyasi hak ve hürriyetlerinin kullanılmasına ve milli hâkimiyet ve hürriyet esaslarının tahakkukuna herhangi bir surette engel olacak kanun dışı hareketlerden tevakki olunması lüzumunu memleketin en yüksek menfaatleri hesabına belirtmek isteriz. Aksi yolda harekete teşebbüs edenlerin ise, milli vicdanın ifadesi olan millet husumetine maruz kalmak gibi ağır ve tarihi bir mesuliyete mahkûm olacakları muhakkaktır.”
Halk Partisi/CHP tarafından bu karar “Milli Husumet Andı” olarak algılanmış ve ard niyetle tahrik unsuru olarak kullanılmıştır. Oysa Hürriyet Misakı; Cumhuriyetin temeli Misak-ı Milli’nin tamamlayıcı/bütünleyici, vazgeçilmez bir unsuru olup 1938-1950 arası Halk Partisi ve hükümetlerince ısrarla takip olunan ve yer yer kin, nefret, şiddet, mezalim ve husumetle uygulanan despotizm ve demokrasi karşıtı diktayı hedef alan onurlu ve soylu bir duruştur. 
MİLLİ MİSAK VE HÜRRİYET MİSAK'ININ 
ETKİ VE YANKILARI
Demokrat Parti I. Kongresi'nde kabul edilen "Hürriyet Misakı", yaklaşık 7 ay sonra kısmen etkisini gösterip, semeresini vererek İnönü'nün, “partiler arasında tarafsız kalacağı ve DP'nin güvence altında muhalefet yapabileceği” sözünü vermesine yol açtı.
Daha sonra, 20 Haziran’da başlayıp 24 Haziran 1949’a kadar 5 gün süren II. Kongrede kabul edilen “Milli Misak”; Demokrat Parti hareketi’nin, millet tarafından önceleri muvazaa olarak algılan imajını temelden değiştirdi. Hürriyet Misakı’nın tamamlayıcı unsuru ve tam bir azim, irade ve kararlılık gösterisi niteliği arz eden Milli Misak, halkın büyük bir umut, itimad, özgüven ve heyecanla DP’ye sarılmasına vesile oldu. Esasında, zamanla durum bunun da çok ötesine geçti. Dönem itibarıyla başkaca hiçbir alternatifin olmadığı gerilim yüklü bir ortamda, geniş halk kitleleri; Baskı, sömürü, esaret, zulüm ve işkenceden kurtulmak umuduyla DP'ye, içtenlikle, samimiyet ve teveccühle sarılıp bağlandılar.
Sebep ve inandırıcı unsur “Hürriyet Misakı ile Milli Misak” idi…
MODERNLEŞME TARİHİNDE 
1950 SEÇİMLERİNE UZANAN YOL
Demokrat Parti ilk katıldığı 1946 seçimlerinde “iktidarın seçim pusulalarında hile yaptığını” ilan edip Recep Peker hükümetini yerden yere vuruyordu ve 1947’de yaptığı ilk kongresinde Hürriyet Misakı’nı kabul etti; bu, misak-ı millinin kasıtlı bir taklidiydi. DP, Hürriyet Misakına dayanarak, hükümetin demokrasiyle bağdaşmayan kimi yasaları geri çekmemesi durumunda meclise girmeyeceğini ilan etti. İsmet İnönü bu tehdidin önemini o saat kavradı. 
Çünkü oy pusulalarında yapılan hileler yüzünden Peker hükümeti hem içte hem de dış dünyada “meşruiyeti kuşkulu” ilan edilmişti ki bu görüş, ABD katında da onaylanmıştı.
Amerikan yardımının çok önemli olduğu bir dönemde İnönü hemen Peker’in istifasını istedi, yerine San Francisco Konferansı’nda Türk heyetine başkanlık eden Hasan Saka’yı getirdi. Ve CHP hemen “değişim siyasetine” soyundu. Kasım 1947 kurultayında ilk kez serbest girişimi savundu, Çiftçiyi Topraklandırma Yasası’nın 17. maddesini geri çekeceğini açıkladı. Ardından dini siyasete alet ettiğini öne sürdüğü DP’yi alt etmek amacıyla okullarda din eğitimine izin verme kararı aldı.
İsmet İnönü’nün yenilikçilere destek vermesine rağmen parti parçalanmadı; bu da CHP’nin içindeki disiplinin göstergesiydi. CHP’nin bu uzlaşmacı tutumu DP’de derin sorunlara yol açtı. Çünkü DP’lileri bir arada tutan şey, tutarlı bir siyasi program değil, CHP’ye karşı yürüttükleri ortak muhalefetti.
Demokrat Parti önderlerini fazla ılımlı bulan kimi milletvekilleri 1944’te İnönü’nün Genelkurmay Başkanlığı’ndan azlettiği Fevzi Çakmak’ın önderliğinde Millet Partisi’ni kurdu ve DP’nin meclis gurubu 1949’da yarı yarıya azaldı. 
Ama DP, böylece daha tutarlı bir partiye dönüştü; safra atmış oldu. İnönü Millet Partisi’nin DP oylarını böleceği inancından yola çıkarak, daha önceleri “İslamcı eğilimleri” nedeniyle dışladığı Şemseddin Günaltay’ı başbakanlığa getirdi. Seçim yasası muhalefetin dayatması sonucunda değiştirildi; 
Şubat 1950’de seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılması kararlaştırıldı.
Sonuçsa; 
CHP için 
tam bir hüsrandı!.. 
DP oyların yüzde 53.4’ünü alırken CHP yüzde 39.8’de kaldı. CHP seçim sonuçlarını itirazsız kabul etti, hatta İnönü, kimi durumdan vazife çıkarmaya meraklı askerlerin darbe yapmasını engelledi. Türkiye demokrasiyi benimsemişti; iktidar halkın oylarıyla el değiştirmişti. Bu demokrasiyi sindirme süreci on yıl devam etti.
Derken, 27 Mayıs’ta diktacılık, vesayet tutkusu ve elitizm yeniden hortladı.
Hürriyet misakı, Demokrat parti'nin kuruluşunun ilk yıldönümünde toplanan (7 ocak 1947) büyük kurultay sonunda yayımlanan bildirge. Özgürlüklere yönelik soyut bir özlemler paketi niteliğindeki bu bildirge, iktidar yanlısı basında ve hükümette büyük tepkilere yol açtı. İktidar-muhalefet ilişkilerinin sertleşmesi üzerine, cumhurbaşkanı İnönü ile DP Genel Başkanı C. Bayar arasında başlatılan görüşmeler, İnönü tarafından yayımlanan “12 Temmuz beyannamesi” ile yeni ve olumlu bir yörüngeye girdi. (18.10.2012, Aziz Üstel, Star Gazete)
            DEMOKRASİYE DOĞRU BİR ADIM: 
        12 TEMMUZ BEYANNAMESİ
İnönü, “meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız ve eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır” diyerek Peker hükümetinin muhalefet partilerine karşı tarafsız ve eşit yaklaşmadığını açıktan ifade ve itiraf ediyordu.
1945 yılı Türkiye’nin siyasi hayatında yeni bir dönemin kapısını açtı.  
II. Dünya savaşı sonrasında demokratik değerlerin kutsanmaya başladığı günlerde Türkiye de rejimini serbestleştirme yoluna girecekti.  Uzun yıllar sonra ilk kez iktidar partisinin karşısında bir muhalefet partisinin kurulmasına izin verildi. CHP’den ayrılan bazı milletvekilleri Demokrat Partiyi kurarak siyasal alanda muhalefete başladılar. İktidar ve muhalefet partisi arasındaki mücadele çoğu zaman gerginliklere sahne oldu.
Bu gerginliklerden biri 1946 seçimlerinin ardından yaşandı.  
Türkiye’nin ilk çok partili genel seçimi olan 1946 yılı seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Recep Peker’i başbakanlığa atadı. Demokratikleşme yoluna girmiş Türkiye’de, tek partili rejimle özdeşleşmiş bir kişiliğin başbakanlığa getirilmesi muhalefet partisinde büyük bir hayal kırıklığına sebep oldu. Peker kabinesinin göreve başlaması ile iktidar ile muhalefet arasındaki gerginlik günden güne arttı. 
Peker muhalefete oldukça sertti. 1947 bütçe görüşmelerinde hükümeti eleştiren Demokrat Parti liderlerinden Menderes’e “maraz bir psikopat ruhun ifadesi”  şeklinde karşılık verecekti. Bu ifadeler muhalefetin meclis oturumlarını uzunca bir süre protesto etmesine sebep olurken iktidar muhalefet ilişkisini daha da gerginleştirdi.
İktidar ile muhalefet arasındaki ilişki gitgide bozulurken 7 Ocak 1947 tarihinde Demokrat Parti kurultayı toplandı. Bu kurultayda Hürriyet Misakı adı verilen bir rapor kabul edildi. Kurultayda kabul edilen raporda Anayasaya aykırı anti demokratik yasaların kaldırılması, yargı bağımsızlığı, seçim sisteminin yeniden düzenlenmesi, hükümetin ve idarenin tarafsızlığının sağlanması, parti başkanlığı ile cumhurbaşkanlığının birbirinden ayrılması gerektiği açıklanıyordu. Demokratik bir yönetim için gerçekleşmesi gereken bu isteklerin karşılanmaması halinde ise sine-i millete dönüleceği ifade ediliyordu.
Demokrat Partinin aldığı bu karar CHP ile DP arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirdi. Nisan ayında yapılacak İstanbul ara seçimlerine Demokrat Parti girip girmemeyi tartışırken Recep Peker 1 Nisan da seçime katılmak istemeyen DP’ye “ istiklal mahkemeleri kanunun hala meri (yürürlükte)  olduğunu hatırlatıyordu. Bu gelişme Demokrat Parti ile CHP arasındaki ilişkileri tam anlamıyla kopardı. Demokrat Parti İstanbul’daki ara seçimlere katılmadı. İktidar ile muhalefet arasında gerginliğin sürekli bir şekilde artması üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Recep Peker ve Demokrat Parti lideri Celal Bayar ile haziran ayının ilk haftasından itibaren bir dizi görüşme yaptı. İnönü Recep Peker’den çok partili sistemin sağlam temellere oturtulmasını sağlayacak düzenlemeler yapmasını talep etti. Ancak Peker bu isteklere karşı çıktı. Bu gelişme üzerine 12 Temmuzda cumhurbaşkanı İnönü tarafından bir beyanname yayınlandı.
'12 Temmuz Beyannamesi’ adıyla ünlenen bildiri, 11 Temmuz günü radyoya ve Ajans’a verildi, 12 Temmuz günü ise gazetelerde yayımlandı. İnönü beyannamede, iktidar ve muhalefetin iddialarını dinlediğini, kendisinin her iki partiye de eşit mesafede olarak her iki tarafın da haklılık paylarının olduğunu ifade ediyordu. Bununla beraber  “meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız ve eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır” diyerek Peker hükümetinin muhalefet partilerine karşı tarafsız ve eşit yaklaşmadığını açıktan ifade ediyordu.  İnönü, “Muhalefet, teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır.  İktidar, muhalefetin kanun haklarından başka bir şey düşünmediğinden emin bulunacaktır”  ifadeleriyle iktidar ve muhalefetin ülke demokrasisine katkı sağlamak için beraber çalışması gerektiğini belirtiyordu.
Bu beyanname ile İnönü Türkiye’nin yönünün çok partili demokrasi olduğunu tek partili düzene bir daha dönüş olmayacağını açıkça ilan etmiş oldu. Yaşanan bu gelişmelerin ardından Başbakan Recep Peker Ağustos ayının sonunda istifa etmek zorunda kaldı. (Ömer Aymalı- Dünya Bülteni / Tarih Dosyası)
12 TEMMUZ BEYANNAMESİ
Hükümet Reisi ve Muhalefet Lideri ile son günlerde memleketin iç durumu üzerindeki konuşmalarımı ve bu hususta kanaatlerimi ve fikirlerimi söylemek zamanı gelmiştir.
7 Haziran tarihinde görüşmek üzere çağırdığım Bay Celal Bayar bana DP idare heyetinin baskısı altında bulunduğunu beyan ve şikâyet etti. Haberdar ettiğim Başbakan, aynı mevzuları daha evvel aralarında görüştüklerini hikâye ederek, böyle bir baskının olmadığını, idare mekanizmasının memleketin huzurunu bozacak mahiyetteki tahriklere karşı çok güç durumda kaldığını beyan eyledi. Bundan sonra, iki tarafı bir arada dinlemek için, 14 Haziran tarihli buluşmayı tanzim ettim. Başbakan ve Yardımcısı Devlet Bakanı ile Demokrat Parti Genel Başkanı hazır bulundular. İki taraf arasıda karşılıklı tartışma içinde iki buçuk saat devam eden bu konuşma, başladığı noktada bitti. Demokrat Parti Başkanı, partisinin baskı altında bulunduğu noktasında ısrar ve partisinin kanun dışı maksatlar ve ihtilal usulleri takip ettiğine dair ithamları reddetti. Hükümet Reisi, idare mekanizmasının baskı yaptığı iddiasını kabul edemeyeceğini ve şikayet vesikalarını tetkik ve takibe hazır olduğunu tekrar söyledi ve Muhalif Partinin çalışma usullerini düzeltmesi lazım olduğu iddiasında kaldı.
17 Haziran tarihinde Bay Bayar’ı tekrar kabul ettim. Bana, vaziyeti arkadaşlarıyla görüştüğünü, benim durumuma karşı teşekkürle mütehassıs olduklarını söyledikten sonra, baskı vardır kanaatinde olduklarını ifade eyledi. Bunun üzerine; 2 defa görüştüğüm Başbakan, iktidar partisiyle muhalefet partisinin Büyük Meclisteki münasebetleri ve karşılıklı çalışmaları yolunda hayırlı terakkiler olduğunu takdirle söyledikten sonra.; “Biz de kendimize düşen vazifeleri sadakatle ifa edeceğiz, size söz veriyorum” dedi ve iki ay sonra Büyük Meclis toplanıncaya kadar partilerin münasebetlerinde itimadı artıran terakkiler olacağına ümidinin kuvvetli olduğunu ilave eyledi. Bu beyanatı Bay Bayar’a 21 Haziran tarihinde naklettim.
Bay Bayar, bu konuda fiili neticeye intizar edilmesi lazım geleceğini bildirdi. Bundan sonraki tartışmalar Muhalefet Liderinin Sivas nutkunda ve Hükümet Reisinin 2 Temmuz tarihli beyanatında ve ondan sonraki karşılıklı cevaplarda görülmüştür. Vaziyet hulasa olunursa, iki taraf şikayetlerinde ve savunmalarında ısrar etmiş ve şiddetli tartışmalar esnasında karşılıklı iyi niyetlerin ifadesi olan bazı tatmin edici parçalar hatırlarda kalmıştır. Siyasi havayı yumuşatan bir iyilik olmak üzere, dertleri bilenlerin, kendiliklerinden, karşı tarafı teskin edici tedbirler alacakları ümidi uyanmıştır. Bunun dışında olarak, durum, Muhalefet Partisi Liderinin “fiili bir netice beklemek” şeklinde ifade ettiği hükümde görülür. Yani, bir başka ifadeyle durum karşılıklı iddialar bakımından düğüm halini muhafaza etmiştir.
Şimdi ben, bu düğümü çözmeğe çalışacağım. İki tarafın şikâyet ve müdafaalarının delillerini tafsil etmekte fayda görmüyorum. Zaten bunlar umumi efkârca da kâfi derecede bilinmektedir. Gördüm ki, taraflardan hangisinin haksız yahut hangisinin daha evvel karşısını kırmağa başlamış olduğunu aramakta da fayda yoktur. Ben, idare mekanizmasının baskı yaptığını Hükümet Başkanının kabul etmemesini, öyle bir hareketi tasvip etmeyeceğini katiyetle beyan eylemesini, bir teminat ifadesi olarak aldım ve bunu Bay Bayar’a söyledim. Ben, Muhalefet Liderinin kanundışı maksatlar ve metotlar isnadını reddetmesini, muhalif parti çalışması için şart olan kanun içinde kalmak esasının göz önünde tutulduğuna ve tutulacağına dair tatmin edici bir teminat olarak kabul ettim ve Başbakana bunu söyledim. Her iki tarafla uzun konuşmalardan çıkardığım bu neticelere inanmak istiyorum ve inanıyorum. Bizi bu inanışa getiren bu durumu, memlekette siyasi partilerin çalışıp gelişebileceğine kati ümit veren en mühim merhale sayıyorum. Şimdiye kadar, memlekette geçen iktidar ve muhalefet tecrübesinin muvaffak olmamasını, bir seneden beri geçirdiğimiz tecrübelere, onların dayanamamış ve bu günkü siyasi durumu elde edememiş olmalarında görüyorum. Benim kanaatimce, bir buçuk seneden beri geçirdiğimiz tecrübeler ağır ve bazen ümit kırıcı olmuştur; amma, gelecek için her türlü ümitleri haklı çıkaracak bir muvaffakiyet temin edilmiştir. Bu durumu muhafaza etmek ve onun gelişmesini sağlamak, iktidar ve muhalefet partilerinin vazifeleri olmak lazımdır. Gelecek için tedbirler, benim kabul ettiğim gibi, şu noktadan hareket etmekle bulunabilir. Benim, bu son dinlediğim karşılıklı şikâyetler içinde mübalağa payı ne olursa olsun, hakikat payı da vardır. İhtilalci bir teşekkül değil, bir kanuni siyasi partinin metotları ile çalışan muhalif partinin, iktidar partisi şartları içinde çalışmasını temin etmek lazımdır. Bu zeminde ben, Devlet Reisi olarak, kendimi her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli görürüm.
İdare mekanizması, yani Valilerimiz ve maiyetleri, bir seneden beri çok ağır bir tecrübe geçirmişlerdir. Öyle zamanlar oldu ki, memlekette hükümetin mevcut olup olmadığı bile şüphe götürür idi. Sorumlu Hükümetin huzur ve asayiş vazifesi münakaşa götürmez. Fakat meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız, eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır. Bu arada, siyasi partilere mensup olan veya görünen hususi maksat sahiplerinin şirretliklerini pervasız olarak tesirsiz bırakmak hususunda partilerin dikkat göstermeleri icap eder. Siyasi partilerin hangisi işbaşına gelirse gelsin onları, idare mekanizmasında çalışanların, haklarına ve itibarlarına karşı adaletli bir zihniyette olacaklarına inandıracaklardır. Zannediyorum ki, Hükümet Reisi ile Muhalefet Lideri arasındaki son tartışmada, iki tarafı sebat ettikleri noktadan ayırmak gayretine düşmeksizin, her iki tarafın bekledikleri şeyleri söylemiş ve temin etmiş oluyorum.
Vatandaşlarıma, Hükümetle ve iktidar partisi ile muhalefet partisi arasında görüşme ve araya girme safhalarını olduğu gibi anlatmış olduğumu ümit ederim. Varmak istediğim netice, başlıca iki parti arasında temel şartın, yani emniyetin yerleşmesidir. Bu emniyet, bir bakımdan memleketin emniyeti manasını taşıdığı için, benim gözümde çok ehemmiyetlidir. Muhalefet, teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır. Büyük vatandaş kütlesi ise, iktidarın bu partinin veya öteki partinin elinde bulunması ihtimalini vicdan rahatlığı ile düşünebilecektir. Bu neticeye varmak için karşılaştığım güçlükler, çok zaman, yalnız ruhi mahiyette olan amillerdir. Bu güçlükleri yenmek için, siyasi hayatımızı idare eden, iktidarda veya muhalefetteki liderlerin samimi yardımlarını isterim.
Bu beyanatımı, neşrinden önce, Başbakanla Muhalefet Lideri görmüşlerdir.
12 Temmuz 1947, T.C. Cumhurbaşkanı - İSMET İNÖNÜ
(NÜVE FORUM, Tarihten olaylar – 12.12.2013) 

22 Ocak 2014 Çarşamba

OLAĞAN KONGRE'MİZ İFA VE İCRA EDİLDİ

Demokratlar Kulübü Kongresi yapıldı
Divan Başkanı: Esat KIRATLIOĞLU,
Divan Başkan Yardımcısı: Halûk KILÇIK, Kürsüde: Nahit MENTEŞE
Başkanlığa yeniden Ali Naili Erdem seçildi..
(DP Basın Merkezi-22 Ocak 2014)- Demokratlar Kulübü Kongresi yapıldı. Demokratlar Kulübü Başkanlığına yeniden eski bakanlardan Ali Naili Erdem seçildi..
            Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcıları Mehmet Özdemir ve Ertan Küçükay’ın da katıldığı kongre Anadolu Kulüp’te yapıldı. Kongrenin divan başkanlığına eski bakanlardan Esat Kıratlıoğlu seçildi.
Kongrenin açış konuşmasını yapan eski bakanlardan Ali Naili Erdem, bir hizmet ve fikir kulübü olan Demokratlar Kulübü’nün demokrasiyi içine sindiren herkese açık olduğunu belirtti. 
Hatıraları devam ettirebilmek için bu kulübü ayakta tutmaya çalıştıklarını anlatan Erdem, siyasetin içinde yer almak isteyenin Demokrat Parti’ye gidebileceğini ancak Demokratlar Kulübü’nün  siyaset üstü bir yapısı olduğunu ve tüzüğünün de siyaset yapmayı yasakladığını vurguladı.. 
Erdem, Demokrat Parti’nin devletle halkı barıştırdığını ve kucaklaştırdığını da vurguladı.
Kongrede yönetime seçilen Mustafa Nevruz Sınacı da konuşmasında Demokratlar Kulübü’nün WEB sitesinin kuruluş çalışmalarının tamamlandığını belirterek,  kulübün üye sayısının arttırılması ve kulübe sahip çıkılması gerektiğini belirtti.
Eski milletvekillerinden Enver Turgut da konuşmasında kulübün tüzüğünde politika ile ilgili bir şey olmadığını, partiler üstü kalmaya özen gösterdiklerini anlattı.
Eski bakanlardan Nahit Menteşe de konuşmasında Demokrat Parti (DP) ve Adalet Partisi (AP)’nin kuruluş sürecini anlattı. Adalet Partisi yerine yanlışlıkla Demokrat Parti dediği için gözaltına alındığını aktaran Menteşe, bütün baskılara rağmen demokratlıktan vazgeçmediğini de belirtti.
Nahit Menteşe, “Bir Celal Bayar’ı anmak, bir Adnan Menderes’i anmak bizim için bir görevdir. Unutmak mümkün değil. Yaşatmak istiyoruz” diye konuştu.
Konuşmalardan sonra Kanun ve Tüzük gereği yapılan seçimlerde Demokratlar Kulübü Başkanlığına yeniden; 
Ali Naili Erdem seçildi. 
Yönetim kurulu ise şu isimlerden oluştu:
Nükhet Ocak Balkan, Mehmet Özdemir, Mustafa Nevruz Sınacı, Enver Turgut, Ali Abalı, Fethi Akkoç, Namık Aydemir, M. Kemal Erkovanlı 

KONGRE ::: DUYURU VE DAVET

Demokratlar Kulübü Derneği "Olağan Genel Kurulu", 
22 Ocak 2014 - Çarşamba günü, 
Saat: 14.00'de; 
"mutat gündemini görüşmek ve karara bağlamak üzere" Anadolu Kulübü Ankara Merkez binasında (İzmir Caddesi, No: 18 - Yenişehir / ANKARA adresinde) ifa ve icra edilecektir. 
İlgililere ve değerli üyelerimize önemle duyurulur.
Yönetim Kurulu Başkanlığı  
ALİ NAİLİ ERDEM, BAŞKAN

10 Ocak 2014 Cuma

DEMOKRASİ'NİN DOĞDUĞU YERDE; "DEMOKRASİYE İLK ADIM!.."

DEMOKRASİYE İLK ADIM!..
Kuruluşunun 68. Yılında Demokrat Parti, 46 rûhu ve Adnan Menderes Aydın’da, "Demokrasiye Atılan ilk Adım" konferansında; “8 Ocak 2014 Çarşamba” günü anıldı..
 “Adnan Menderes Demokrasi Platformu” tarafından düzenlenen konferansta konuşan Türk Parlâmenterler Birliği Onursal Başkanı ve eski Devlet Bakanı Hasan Korkmazcan, 7 Ocak 1946 tarihinde kurulan Demokrat Parti'nin Türk siyaset tarihindeki yerini, önem ve değerini anlattı.
(DP Basın Merkezi - 08 Ocak 2013) Demokrat Parti’nin kuruluşunun 68. yıldönümünde Adnan menderes ve Demokrat Parti Aydın’da Adnan Menderes Demokrasi Platformu tarafından düzenlenen "Demokrasiye Atılan ilk Adım" konferansında anıldı. Konferansta Adnan Menderes ve partisi DP'nin siyasi ve demokrasi tarihindeki yeri ve önemi anlatıldı.
Demokrasi şehidi Adnan Menderes, doğduğu topraklarda Demokrat Parti'nin kuruluş yıldönümünde bir kez daha saygıyla anıldı. Menderes'in 7 Ocak 1946'ta kurduğu Demokrat Parti'nin Türk siyasi tarihindeki yeri ve önemi, kuruluş yıldönümünde Aydın'da düzenlenen konferansta bir kez daha gözler önüne serildi.
“DARBE, DEMOKRASİ ŞAFAĞINI KARANLIĞA GÖMDÜ”
Adnan Menderes Demokrasi Platformu tarafından düzenlenen "Demokrasiye Atılan ilk Adım" konulu konferansta konuşan Türk Parlamenterler Birliği Onursal Başkanı ve eski Devlet Bakanı Hasan Korkmazcan, 7 Ocak 1946 tarihinde kurulan Demokrat Parti'nin Türk siyaset tarihindeki önemini anlattı. Demokrat Parti'nin kurulduğu 1946 yılının 'Demokrasinin Şafağı' olarak adlandırıldığını kaydeden Korkmazcan, şunları söyledi:
“7 Ocak 1946’da atılan demokrasi adımı tıpkı Kuvay-ı Milliye gibi, halkımızın tarih boyunca bağımsız ve egemen bir millet olarak ‘kendi iradesini devlet hayatına hakim kılma’ arzusuyla başlamıştır. Biz demokratlar 1946 Şafağı’nda yola çıktık. 1950 yılında iktidar olduk. Demokrasi şafağı maalesef 1960 darbesiyle karanlığa gömüldü. 1960 darbesi demokrasinin katledilmesidir. 1946 Şafağı’nda yola çıkanlar her zor dönemeçte yeniden fazilet yolculuğuna çıkacak enerji, umut, kuvvet ve kudrete sahip oldu.
“DEMOKRASİ SEFERBERLİĞİ BAŞLATMALIYIZ ”
“Bu eserlerimizi 21. yüzyıla da taşımamız gerekiyor. Süreç doğrul yöneltilirse, Türkiye dünya barışının sağlanmasında çok büyük bir rol üstlenecek. Türkiye; İslam dünyası ve Türki cumhuriyetlerin demokratik gelişimlerine katkı sağlıyor. İslam dünyası ve Türki cumhuriyetler dünyanın av sahası olmaktan kurtulduğunda, gerçek dünya barışı o zaman sağlanabilecektir. Türkiye; Atatürk’ün ‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesine her zaman gönülden bağlı kalmıştır. İç kavgalarla kaybedecek vaktimiz yok, el birliğiyle demokrasi seferberliği başlatmalıyız..”
Konferansın açılış konuşmasını yapan Adnan Menderes Demokrasi Platformu Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Şerif Bayındır, demokrasi şehidi Adnan Menderes’i doğduğu topraklarda Demokrat Parti’nin kuruluş yıldönümünde bir kez daha saygıyla andıklarını söyledi.
Adnan Menderes Demokrasi Platformu Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Şerif Bayındır, konuşmacı eski Bakan Hasan Korkmazcan'a plaket verdi. 

Kaynak (DP) 

30 Aralık 2013 Pazartesi

68. YIL ANISINA; HASAN KORKMAZCAN

KURULUŞUNUN 68. YILI ANISINA
“46 ŞAFAĞI’NDA DEMOKRAT PARTİ”
Hasan KORKMAZCAN
İkiyüz yıllık bunalımlı arayış dönemlerinin sonunda, 7 Ocak 1946 tarihinde Türk siyaset tarihinin en önemli adımlarından biri atıldı.
Demokrat Parti kuruldu.
Altmışlı yıllardan seksenli yıllara kadar, benim çok dinlediğim “Biz 46 Şafağı’nda Yola Çıkanlar” tanımlaması, merkez- merkez sağ siyasetin ortak kimliği oldu. Bu söylemi, demokrasi döneminin önemli hatiplerinden Talât Asal, Ali Naili Erdem ve Cevat Önder’in davudi seslerinden hâlâ duyar gibiyim.
Demokrasi, milli değerler, hukuk devleti, halka hizmet bilinci, faziletli yönetim, Cumhuriyetin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, egemen ve bağımsız bir toplum olarak dünya milletleriyle yarışmak, dünya barışına katkı, evrensel kültürü halkı Müslüman ve laik yönetimi benimsemiş bir millet olarak zenginleştirmek, dayanışma ruhuyla kalkınmasını bir arada gerçekleştirerek huzur ve refah toplumuna uzanmak hepimizin ortak hülyasıydı.
Her dara düştüğümüzde, her rehavete kapıldığımızda “46 Şafağı’nı” hatırlamak bize yeni bir başlangıç yapmanın enerjisini verirdi. Yeni başlangıçlar için hiçbir koşul bizi yılgınlığa ve bezginliğe itemezdi.
“1946 Şafağı’nda Yola Çıkanlar” 
bilinci, millet hizmetinde üç-dört kuşağı kozmik bir eylem bulutu gibi sarmıştı.
1957 Seçimleri’nin sonuçlarını Isparta Demokrat Gazete’nin matbaasında şafak vaktine kadar izlemiştim. O yıllarda Celal Bayar’ı, İsmet İnönü’yü, Tevfik İleri’yi, Said Bilgiç’i, Suphi Baykam’ı, Fethi Çelikbaş’ı salonlarda ve meydanlarda dinlemiştim. Adnan Menderes’le şafak vakti yollara düşüp temel atma törenlerinin haberlerini yazmıştım. “Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır” sloganlarıyla mitinglerde konuşanlardan biri olmuştum.
27 Mayıs darbesi bu coşkuyu durdurdu.
Adeta ırmağın yatağını değiştirdi.
Daha önce halktan yönetime, partilerden halka geçen enerji akımı kesildi.
Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri, içinde her sınıftan Türk insanının bulunduğu bu sinerji yumağının en güzel tasviridir.
İşte, 27 Mayıs’ta kaybedilen bu ruh olmuştur.
Anadolu’nun büyük ozanı Homeros da her destan bölümüne güzel Anadolu’nun şafaklarını anlatarak başlar: “Toprakların üstünde uyanan Şafak kızı, gül parmaklarıyla ufukları boyarken kahramanlar yola koyulur.”
Bu Anadolu Şafakları, bu binlerce yıllık yurdumuzun hep taze başlangıçlara yönelten çağrıları, atalarımızı “Uzak Asya’dan” İstanbul’a, Roma’ya, Viyana’ya koşturmuştur.
1946 Şafağı da, Milli Mücadele kahramanlarını elbirliğiyle demokratik rejimi kurma görevine ulaştırmıştı.
Zamanın Milli Şefi de, zamanın muhalefet liderleri de TBMM’nin İstiklal Madalyası’yla onurlandırdığı gazilerdi. Onlar, Mustafa Kemal Atatürk’ün silah, siyaset ve dava arkadaşlarıydı.
1950-1960 arasındaki kavgaları da sert oldu. Kırıcı oldu. Fakat bugüne kadar her kalite erozyonunda dönüp örnek aldığımız, devlet yönetiminin faziletli uygulamalarını da Türk tarihine onlar yazdılar.
1961 sonrasında bizler yine 46 Şafağı’nın ilhamlarıyla demokrasiyi yeniden inşa etmeye koyulduk.
1971 sonrasında yeni darbe saldırılarına 46 Şafağı’nın bilinciyle  karşı koyduk. Bu yıllarda, demokrasinin yaralarını sarma konusunda İnönü-Bayar yakınlığına tekrar tanık olduk. Milli Mücadele’de yorgun vatanı kurtarmada birbirlerini tamamlayan rollerindeki gibi demokrasi görevi üstlendiklerini gördük.
7 Ocak 1946’da atılan demokrasi adımı tıpkı Kuvay-ı Milliye gibi, halkımızın tarih boyunca bağımsız ve egemen bir millet olarak “kendi iradesini devlet hayatına hakim kılma” arzusuyla başlamıştır.
Biz, 
          “1946 Şafağı’nda Yola Çıkanlar” 
her zor dönemeçte yeniden fazilet yolculuğuna çıkacak enerji, umut, kuvvet ve kudrete sahip olduk.
Yeniden oluruz…