15 Mayıs 2017 Pazartesi

14 MAYIS DEMOKRASİ BAYRAMININ 67. YIL DÖNÜMÜ (Neden? Niçin? Muhataplar, Mukallitler ve Sorumlular Tarafından) KUTLANMADI?, 67. Yıl Anısına "KARŞI DEVRİM YALANI VE DEMOKRAT PARTİ" Hasan Emre OKTAY

KARŞI DEVRİM YALANI VE DEMOKRAT PARTİ
Hasan Emre OKTAY (*)
‘Karşı Devrim DP ile başladı’, söylemi, insafsız bir yalandan başka bir şey değildir. ‘DP iktidara gelir gelmez ezanı Arapçalaştırdı’ söylemi de aynı minval üzere uydurulmuş bir başka yalandır. Karşı Devrim ne demek? Atatürk ilke ve devrimlerine karşı bir hareket başlatmak demektir. Yani anti Kemalist, anti cumhuriyetçi, anti demokrat, anti laik girişimlerde bulunmaktır. Hâlbuki Demokrat Partinin on yılık iktidarı döneminde, konuyla ilgili olarak yaptığı eylemleri kısaca gözden geçirecek olursak, rahmetli Celal Bayar’ı, Adnan Menderes’i ve DP’yi karşı devrimci olarak suçlamanın abes ile iştigalden başka bir şey olmadığını hemen anlarız. Şöyle ki;

“Cumhuriyet kurulduktan sonra, 1928 yılında Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, dinde reform hareketlerine girişilmeye başlanmıştı. İlahiyat Fakültesi öncülüğünde, Milli Eğitim Bakanlığına bu konuda önerilerde bulunmak üzere bir komisyon kurulmuş ve bu komisyon Türkçe okunulması düşünülen ezan, hutbe ve duaların şiirsel tercümelerini hazırlamıştı. Nihayet, 1932 yılında ezanın Türkçe okunacağına dair kanun Meclis’ten geçerek kabul edilmiş, Arapça ezan okumak da yasaklanmıştı. Böylece ezanın Türkçe okunduğu, 18 yıl sürecek bir dönem başlamıştı. Artık ezan ‘Tanrı Uludur Tanrı Uludur…’sözleriyle başlıyordu.

1938 yılında Ebedi Şef Atatürk’ü kaybettikten sonra, Milli Şef İsmet İnönü yönetimi hüküm sürerken, ülke genelinde Arapça ezan yasağına uyulmadığına dair duyumlar alınmaya başlar. Bu yasağa uymayanlar, ‘Kamu Düzenini Sağlamaya Yönelik Emirlere Aykırılık’ suçundan cezalandırılmaktadır. Ancak 1941 yılında Milli Şef İsmet İnönü yönetimi, ezan yasağına uymayanlara uygulanacak cezaları arttırma kararı alır. Böylece 4055 sayılı kanun çıkartılır.

Bu kanuna göre TCK’nin 526. maddesi gereğince Arapça ezan okuyanlar üç ay hapse ve on liradan yüz liraya kadar para cezasına mahkûm edileceklerdir. Geçen sürede bu kanuna rağmen yer yer ezan yasağına uymayanlar tespit edilir ve ‘Allahu Ekber’ şeklinde ezan okuyanlar hapis ve para cezasına mahkûm edilirler.

Halk arasında ciddi bir hoşnutsuzluk baş göstermiştir. Nitekim 1946 yılında yeni kurulmuş olan DP milletvekili adayları, seçim gezileri için gittikleri her yerde ezanın aslına dönülmesi talebi ile karşılaşırlar.

Ezan konusunda halk neden hoşnutsuzdu ve neden ezanın aslına dönülmesini istiyordu? Müslümanlık ibadetini yerine getirmekte olan kesimler, dinin iman ve amel şekline, lisanına müdahale edilmesinin vicdan hürriyetini zedelediğini ileri sürüyorlardı. Türkiye Cumhuriyetinde Musevi ve İsevi vatandaşların dini inanç ve ibadet şekillerine asla karışılmıyorsa Müslüman ve Türk vatandaşların da din ve vicdan hürriyetlerine, ibadet şekillerine karışılmamalıdır diye düşünülüyordu. Ayrıca TCK 526. maddenin sadece Arapça ezan okumayı kapsaması, diğer bir lisanla okunmasına cezai bir hüküm ifadesi kullanılmamış olması da garip bulunuyordu. Türkçe ezan ve kamet için Arapçadan Türkçeye tercümelerde hatalar olduğu görüşü de sıkıntıyı arttırıyordu. Örneğin, Türkçede Allah kelimesinin karşılığının Çalap (Allahü Teâlâ) kelimesi olduğu belirtiliyordu. Türkçe ezandaki, ‘Tanrıdan başka yoktur tapacak’ tümcesindeki tapmak eyleminin de İslam’da bulunmadığı, İslam’da tapmanın değil ibadetin söz konusu olduğu anlatılmaya çalışılıyordu.

1935-36 yıllarında radyolarda Alaturka müziğin çalınması da yasaklanmış, ancak bir süre sonra bu yasağın bir hata olduğu anlaşılmış ve yasak kaldırılmıştı. Bunun gibi ezanın da tekrar eski halinde, yani Bilal Habeşi’nin okuduğu şekilde okunması isteniyordu.

1950 seçimlerinde DP ezici bir çoğunlukla Meclis’teki yerini alınca Tokat milletvekili Ahmet Gürkan, Kayseri milletvekili İsmail Berkok ve 13 arkadaşı, Adnan Menderes hükümeti ile birlikte Arapça ezan okumaya hapis cezası getiren TCK’nin 526. maddesinin değiştirilmesi için TBMM’ne teklif verdiler. Teklif Meclis’te görüşülürken CHP Trabzon milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu söz alarak, CHP grubu olarak teklife karşı çıkmayacaklarını ifade etti. Böylece teklif partiler arası mutabakat ile TBMM’de kabul edildi. CHP muhalefetinin, DP iktidarı ile iş birliği yaptığı tek eylem, ezan sorunudur.

Anlaşılacağı gibi kanun Türkçe ezan okumayı yasaklamamıştır. Sadece Arapça ezan okumaya uygulanmakta olan hapis ve para cezasını kaldırmıştır. Arapça ezan okumak da zorunlu tutulmamıştır. İsteyen Türkçe, isteyen de Arapça okusun denmiştir. Ve ülkede bu kanunun Meclis’ten geçmesiyle birlikte büyük bir sevinç yaşandığı görülmüştür

Arapça ezan yasağını kaldırmak için hazırlanmış olan tasarı Meclis’te tartışılırken Menderes’in söylediği şu sözler muhalifleri tarafından yıllarca eleştirilmiş ve aleyhinde malzeme yapılmıştır.

“Millete mal olmamış, millet vicdanına bir değirmen taşı ağırlığı ile çökmüş olan tedbirlerin 12-20 sene sonra üzerinde bekçi gibi duracağız demek doğru mudur?”

Millete mal olmamış girişimlerin akim kaldığı Türkçe ezan uygulamasının akıbetiyle ortaya çıkmıştır. Zira Demokrat Partiyi diktatörlükle, hürriyetleri kısıtlamakla, Atatürk ilkelerine karşı çıkmakla suçlayarak 27 Mayıs Darbesini yapan darbeci subaylar tarafından oluşturulan ve TBMM’nin tüm yetkilerini üzerinde toplayan, diğer bir deyişle ülkenin tek hâkimi durumunda olan Milli Birlik Komitesi yaptığı toplantıların birinde ezan konusunu ele almış, tartışmış ve Arapça ezana devam kararı almıştır. 27 Mayıs oldubittisinden sonra, yine MBK’nin baskılarıyla iktidara gelen CHP yönetimi ve başbakanları İsmet İnönü ezanı tekrar Türkçe okutmak hususunda en ufak bir girişimde bulunmamıştır. Arapça ezan okuma yasağını kaldıran DP İktidarı dört yıl sonra yapılan Genel Seçimlerde oylarını Cumhuriyet tarihimizde hala görülmemiş derece arttırarak (%58,4…sonucu 57.61 olarak gösteren kaynaklar da var ) iktidarını sürdürmüştür.

Bugün, 2010 yılında Türkiye Cumhuriyetinde hala Türkçe ezan okumak yasak değildir. Ancak, ibadetini tam manasıyla yapmak isteyen vatandaşlar arasında, ezan Türkçe okunsun gibi bir talep olmadığı anlaşılıyor. Türkçe ezan konusunu 2007 yılında Diyanet İşleri’ne sormuştum, aldığım cevabı aynen aktarıyorum.

“”” …Ezan İslam’ın bir simgesi olup, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de aslına uygun olarak okunmaktadır. Ülkemizde ezanın hangi dilde okunacağı hususunda mer’i mevzuatımızda herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. // Süleyman Duman, Başkan a. Hukuk Müşaviri…”””

14 Mayıs 1950, DP’nin iktidara geliş tarihinden önce, ülkeyi yöneten İsmet İnönü CHP’si iktidarı, diğer adıyla Mili Şef döneminde paralardan, pullardan Atatürk resimleri çıkartılmış yerine Milli Şef İsmet İnönü’nün resimleri konmuştu. Hatta devlet dairelerindeki Atatürk portreleri, büstleri de Cumhurbaşkanı İnönü’nün portre ve büstleriyle değiştirilmişti. Çankaya köşkündeki, Atatürk heykeli kaldırılmış, sarılıp, sarmalanıp köşkün bodrumunda bir kenara konmuştu.  O gün bu gün o işi yapanlar ve savunanlar sürekli 1925 yılında Atatürk sağ iken çıkan bir kanundan bahsederler. Bu kanuna göre, Türkiye Cumhuriyetinin parasının üzerinde Cumhurbaşkanlarının resmi olur, kanun Atatürk sağ iken çıkmıştır. Söz edilen bu kanunun adı,

‘701 Sayılı, Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline  Dair Kanun’ dur.

Bu kanunun adını bu günkü dile çevirecek olursak,

‘Mevcut Kâğıt Paraların Yenileriyle Değiştirilmesine Dair Kanun’ dur.

Şimdi karar sizin: DP’yi karşı devrimi başlatmakla, gericilere taviz vermekle suçlayan İsmet İnönü CHP’si ve ekibi ne yapıyor? Ebedi Şef Atatürk 1938 yılında ölür ölmez, ilk önce İsmet İnönü’yü Milli Şef ilan ediyorlar arkadan bu kanunu kendilerine göre yorumlayarak paralardan Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün resimlerini çıkartıp Genel Başkanları, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün resimlerini koyuyorlar.

Peki, 14 Mayıs 1950 den sonra, Reisicumhur Celal Bayar ne yapıyor? Bu kanunu bambaşka bir şekilde yorumluyor. Reisicumhur olarak kendi resimlerini asla paraların üstünde görmek istemiyor ve Atatürk’ün resimlerinin tekrar paralara konmasının en doğrusu olacağını belirtip DP Hükümetinden talep ediyor. Menderes Hükümeti de tereddütsüz bu işlemi gerçekleştiriyor. Ayrıca resmi mekânlara tekrar Atatürk’ün resimleri konuyor. Çankaya Köşkünün bodrumundan Atatürk’ün heykeli çıkartılıyor, temizleniyor, onarılıyor ve köşkün bahçesindeki eski yerine yerleştiriliyor. Böylece DP Hükümeti ilk hamlesinde Atatürk’ü unutturmak değil, unutturmaya çalışanlara bir darbe vurmuş oluyor. Eğer Rahmetli Celal Bayar, 701 sayılı kanunu, İsmet İnönü gibi yorulmayıp paraların, pulların üstüne kendi resimlerini koydursaydı süreç öylece geleduracak ve her Cumhurbaşkanı değişiminde paralar da, pullar da değişecekti ve Atatürk’ün yüzünü sadece tarih kitaplarında görebilecektik.

DP iktidarı birinci yılını tamamladıktan sonra, 1951 yılında ülkede bir takım irticai hareketlerin başladığı ve bu hareketlerin özellikle Atatürk’ü hedef aldığı görülmeye başlamıştı. Bazı basında Atatürk’e karşı adeta hakaretler içeren yayınlar fütursuzca çıkmaya başlamıştı. Toplantılar düzenleniyor, toplantılarda yapılan konuşmalarda Atatürk yerden yere vuruluyordu. Hele gün geçmiyordu ki, faili meçhul bir Atatürk heykeli saldırısı olmasın. Bir süre sonra alınan önlemler sonucunda Atatürk heykellerini tahrip edenlerden yakalananlar olmaya başladı. Bu yakalananların ifadelerinden saldırıları yapanların, Ticaniler diye bir tarikatın mensupları olduğu ortaya çıktı.  

Bu durumdan son derece rahatsız olan Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Atatürk’ün Hatırasını korumak için bir kanun taslağının hazırlanmasının gereğini vurgular. Ve bu amaçla Atatürk Kanunu tasarısı hazırlanır. Kanunun resmi adı,

‘Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun Tasarısı’dır.

İçeriği ise,

’Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse, bir yıldan üç yıla kadar ağır hapisle cezalandırılır. Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve anıtları tahrip edenler, bir yıldan beş yıla kadar hapisle cezalandırılır.’

Kanun için Adnan Menderes şu sözleri kullanmıştır, ‘Atatürk, inkılâpların sembolü olan bir dehadır. Biz inkılâpları koruyacak olan bu kanundan şeref duyarız.’

Tasarının Meclis’te görüşülmesine başlarken, Atatürk için üç dakikalık saygı duruşu yapılır. Ancak bazı milletvekilleri Atatürk’ün heykelleştirilmemesini vurgulayarak, kanun aleyhinde eleştirilerde bulunurlar. Eleştirilere karşı Başvekil Adnan Menderes bir konuşma yapar;

“Atatürk ne yaptı? Hepimiz burada sevdiğimizden, saydığımızdan bahsettik, büyük eserler yaptı dedik.. Bunda hepimiz beraberiz, müttefikiz. Buna rağmen aramızdan ayrılmış, hakkın rahmetine kavuşmuş bir insanın, bir Türk büyüğünün maruz kalmakta olduğu hakaretleri önlemek ve bunun memlekette yarattığı teşevvüşü, fikirlerde yaptığı, vicdanlarda yaptığı huzursuzluğu önlemek için tedbir almak mevzuu bahis olunca, hayır diyoruz. Kanuna hacet yok, neden? Sevgi vicdanlardaymış. Arkadaşlar vicdanlarda yer tutan, sevgi kazanan, hürmet kazanan eserlerin, mefhumların, mevcutların muhafazası kanun koyucu için bir vazife teşkil eder. Kamu vicdanı için de dini saygın tutmuyor muyuz? Milliyeti muhterem tutmuyor muyuz? Eğer dediğimiz gibi Atatürk’ün hatıraları, eserleri, başarıları bu memleket için büyük bir kıymet ifade ediyorsa ve onlara taarruz vaki olduğu takdirde milli vicdan bundan mustarip oluyorsa onu bu gibi taarruzlardan dokunulmaz kılmak icap eder.”

Sonuçta kanun kabul edilir ve yürürlüğe girer, 25 Temmuz 1951. Böylece DP İktidarı tarafından giderek radikalleşme emareleri gösteren irticai faaliyetlere bir set çekilmiş olur. Kanun bu gün yani 2017 yılında hala yürürlüktedir.

Yıllar sonra Celal Bayar, böyle bir kanuna neden ihtiyaç duyduğunu gazeteci Erkin Ünsan’a şöyle anlatmış;

"İktidarımızın ilk yıllarında, Kemal Pilavoğlu adında birinin yönettiği tarikat mensupları ellerine geçirdikleri çekiçlerle Atatürk heykellerine saldırıyor, huzursuzluk çıkartıyorlardı. Hükümet, bunlara karşı gerekli tedbirleri alıyordu. Fakat olayların birbirini kovalaması, toplumda sinirli bir hava estirdi. Pilavoğlu isimli tarikat şeyhi, 26 müridi ile yakalanıp adliyeye sevk edildi. Yine bu aylarda yeraltı faaliyeti yapan bir gizli Komünist Partisi de ele geçirildi ve 188 üyesi adliyeye sevk edildi. Bütün bunlar gösteriyor ki; demokrasinin getirdiği hürriyet havası içinde aşırı akımlar ortalığa yayılmışlardı. Toplumu aşırı cereyanların zararlarından korumak lazımdı. Bunun için sağ ve sol akımlara karşı Ceza Kanunu'ndaki cezaları ağırlaştırmak, Atatürk heykellerine ve Atatürk'e karşı harekete geçeceklere karşı da Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkartmak gerekiyordu... Atatürk'ün kurduğu ana muhalefet partisi ise bu kanun karşısında yer aldı."

Bayar’ın son cümlesine dikkatlerinizi çekerim. Atatürk’ün kurduğu ana muhalefet partisi CHP’dir ve CHP Meclis’te bu kanunun, yani Atatürk’ün hatırasını koruma kanununun karşısında yer almış.

Atatürk’ü 10 Kasım 1938 yılında kaybettik. Dolmabahçe Sarayında vefat eden Atatürk’ün naaş’ı, 19-20 Kasım tarihlerinde Yavuz Zırhlısı ile İzmit’e, İzmit’ten de trenle Ankara’ya getirildi. 20 Kasım’da TBMM önündeki katafalkta bir gün kaldıktan sonra, 21 Kasım 1938 günü Etnografya Müzesindeki Geçici Kabrine kondu.

TBMM’de Atatürk’e bir anıtkabir yapılmasına karar veriliyor ve çalışmalara başlanıyor. Ülke Tek Parti CHP yönetimi ile idare edilmekte, Cumhurbaşkanı Milli Şef seçilmiş olan İsmet İnönü.

Atatürk’ün başbakanı Celal Bayar, İsmet Paşanın Cumhurbaşkanı seçilmesini adeta desteklediği halde, kısa bir süre sonra İsmet Paşanın kabineyi yenilemek amacıyla kurduğu hükümette kendisinden başbakanlık görevinin alınarak Refik Saydam’a verildiğini görür ve köşesine çekilerek gelişmeleri takip etmeye başlar. Zaten Milli Şef döneminde, Atatürk’ün ‘Mutat Zevat’ tabir edilen teklifsiz sofrasına veya yanına gelebilen çevresi dahil, bakanları, bürokratları vesaire değiştirilmiştir.

Anıtkabir yapımı ile görevlendirilmiş kurul, Anıtkabir mekânı olarak Rasat Tepe’yi önerir ve bu öneri kabul edilir. Gerekli istimlâkler yapıldıktan sonra 9 Ekim 1944 de bir merasimden sonra Anıtkabir inşaatının temeli atılır.  Temel atma töreninde Mili Şef İsmet İnönü’nün bulunmadığını basından öğreniyoruz. 4677 Sayılı kanun ile TBMM inşaat için yılda 2,5 milyon TL. Toplam 10 milyon TL. Ödenek ayırmıştır. Ve inşaat başlar.

1949 yılına gelindiğinde inşaatın sadece temel bölümleri tamamlanmıştır, 5,5 yıl gibi bir sürede inşaat adeta bir kağnı hızı ile ilerlemiştir. Atatürk’ün naaşı da Etnografya Müzesinde Geçici Kabrinde tahnit (bir nevi mumyalama) edilmiş olarak beklemektedir. Rahmetli Bülent Ecevit bu bekleyişi şu cümleleri ile ifade edecektir.

“Atatürk’ten en az bir vatan devralmış nesillerin en büyük vicdan azabı”

İşte milli vicdan azabı yaratan bu gecikme, dönemin İnönü CHP’si iktidarını fazla rahatsız etmemiş olsa gerek ki, 1949 yılında zaten inşaat için yetersiz olarak tahsis edilmiş olan 10 milyon TL’nin sadece 8 milyon TL’lik kısmının harcandığını öğreniyoruz. (Mehmet Arif Demirer)

Bir yıl sonra, 1950 yılında, DP iktidara gelince, inşaatın gecikmesi ile ilgili Milli Şef döneminin mazeretleri, hala devam etmektedir. İkinci Dünya Harbi sonrasının koşulları, inşaat teknolojisinin zayıflığı, mali imkânsızlıklar vesaire.

Ancak birdenbire meydana gelen büyük değişiklikler dikkatleri çeker. TBMM, 5581 sayılı kanun ile daha önce Anıtkabir inşaatı için kabul edilmiş olan 10 milyon TL’lik ödeneği 24 milyon TL’ye yükseltmiştir.  6 Haziran 1950 günü Cumhurbaşkanı Celal Bayar inşaatı gezer, inşaatın hala mozole ara kat seviyesinde olduğunu üzüntüye görür. Beş buçuk yıl gibi bir sürede kaba inşaatın ancak yarısı tamamlanabilmiştir. Bayar, derhal Anıtkabir’in Cumhuriyetin 30. yılına yetiştirilmesi talimatını verir. Yani 29 Ekim veya 19 Kasım 1953 de, en geç üç buçuk yıl içinde Anıtkabir inşaatı tamamlanacaktır. Bu süre bugün için uzun gibi görünse de, o tarihteki inşaat teknolojisinin imkân verdiği en kısa süredir. 

Ayrıca o gün yapılan projede bir tadilat yapılmasına da karar verilmiştir. Mozolenin üstündeki görüntüyü bozan, orantısız kubbeden de vaz geçilmiştir.

8 Ağustos 1950’de Mozolenin tamamının kaba inşaatı tamamlanıyor. 10 Kasım 1953 de Atatürk nihayet muhteşem bir merasimle, Anıtkabir’de yurdun dört bir köşesinden getirilmiş vatan toprağına kavuşturuluyor.

Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 10 Kasım 1953 günü, milli vazifesini yapmış olmanın huzuru, ama Atatürk’ü kaybetmenin de hüznü içinde, onun ilelebet gönüllerimizde payidar olacağını vurgulayan tarihi bir konuşma yapar...

“Atatürk, sen bizdendin. Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu. İltifat etmedin. Milli irade yolunu seçtin. Hayat ve şahsiyetini milletinin hizmetine vakfettin. Türkün gıpta ettiği, övdüğü ve övündüğü vasıflara maliktin. Bütün bu meziyetlerinle Türkün ta kendisiydin. Şimdi seni kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen mukaddes topraklara veriyoruz. Bil ki, hakiki yerin, daima inandığın ve bağlandığın Türk Milletinin minnet dolu sinesidir. Nur içinde yat.”

Rahmetli Celal Bayar, Atatürk’ü kaybettiğimizden iki gün sonra 12 Kasımda ‘Arttırma ve Yerli Malı Haftası’ açılışında, başbakan olarak yaptığı konuşmada Atatürk’e olan duygu ve düşüncelerini dile getirirken yine tarihe geçecek veciz bir cümleyi telaffuz etmişti.

“Atatürk’ü sevmek, her Türk vatanseveri için milli bir vazifedir.

Sıra Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve gelmiştir. Selanik Belediye Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. Yılı münasebeti ile 1933 yılında Selanik’te aldığı bir kararla, Atatürk’ün doğduğu evi kendisine hediye etmişti. Atatürk de, kendisine verilen bu evin müze haline getirilmesini istedi. Bundan sonra, evin, müze haline getirilmesi bakımından tamir ve tefriş edilmesi için yapılan çalışmalar da bir türlü bitirilememişti. Ama 1950’den sonra Celal Bayar’ın isteği ile çalışmalar birden büyük bir hız kazandı ve 1953 yılında bitirildi. 10 Kasım 1953 tarihinde yapılan bir törenle, Atatürk’ün doğduğu ev,

’Selanik Atatürk Evi Müzesi’ 

Adı ile ziyaretçilere açıldı.

Buraya kadar anlattıklarımızdan açık seçik görülecektir ki, DP daima Atatürk’e sahip çıkmış, asla anti Kemalist eylemlerde bulunmamış bir partidir. Ne yazık ki Atatürk’ü tam manasıyla anlayamamış bir takım odaklar, DP’nin birçok cesur girişimini yanlış yorumlayarak DP aleyhine şiddetli bir dezenformasyon yaratmışlar ve etkili de olmuşlardır. Türkiye’mize büyük zararlar vermiş olan 27 Mayıs 1960 darbesi de bahanesini bu yalanlardan almıştır.

27 Mayıs Darbesi sonunda Menderes ve iki bakanı Polatkan ve Zorlu’nun idam edilmesi inanılmaz bir paradoks yaratmıştır. Atatürk’ü unutturmaya, sıradanlaştırmaya çalışanlar, her eylemi ile Atatürk’ü öne çıkaranları, anti-Atatürkçülük ile suçlayarak Yassıada’ya tıkmışlar ve bir Atatürk sevdalısı Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı intihar noktasına getirmişler ve Başbakan Adnan Menderes’i infaz etmişlerdir…

Ancak daha öncede belirttiğimiz gibi doğruların, iyilerin gözle görülmeyen orduları vardır. Bu gün 2017 yılında Türk halkı 27 Mayıs Darbecilerinden hiç birinin adını hatırlamaz ve genel olarak onları nefretle anar. Ancak Celal Bayar da, Adnan Menderes de, Fatin Rüştü Zorlu da, Hasan Polatkan da Türk halkının gönlünde, en nadide köşede yaşamaya devam etmektedirler. Celal Bayar Üniversitesi, Celal Bayar Bulvarı, Adnan Menderes Havalimanı, Adnan Menderes Üniversitesi, Adnan Menderes Kongre Merkezi, Adnan Menderes Barajı, Adnan Menderes Spor Tesisleri, Adnan Menderes Otobüs Terminali gibi, bulvarlar, okullar, semtler, tesisler onların adları ile süslenmektedir. Hepsinden önemlisi halkımızın rahmet dualarıdır…  

Hasan Emre Oktay
Mayıs 2017 Fenerbahçe
 (*) "BABAM, (FARUK OKTAY) MENDERES ALEYHİNE İFADE VERMEDİĞİ İÇİN ÖLÜME TERK EDİLDİ"

27 Mayıs 1960 darbesi döneminde İstanbul Emniyet Müdürü olan Faruk Oktay'ın oğlu H.Emre Oktay, babasının dönemin Başbakanı Adnan Menderes aleyhine ifade vermediği için işkence gördüğünü ve ölüme terk edildiğini söyledi.1960 darbesinin Türkiye...

27 Mayıs 1960 darbesi döneminde İstanbul Emniyet Müdürü olan Faruk Oktay'ın oğlu H. Emre Oktay, babasının dönemin Başbakanı Adnan Menderes aleyhine ifade vermediği için işkence gördüğünü ve ölüme terk edildiğini söyledi. 1960 darbesinin Türkiye için bir felaket olduğunu vurgulayan Oktay, darbenin arkasında İsmet İnönü ile CHP'nin olduğunun tartışmasız olduğunu kaydetti.

Annesine, ölene kadar babasının işkence yapılarak öldürüldüğünü söylemediklerini dile getiren Oktay, gözaltına alınırken babası ile vedalaşmadıklarını da belirterek "Son görüşümüz bu. Bir daha hiç görmedik. Aklımıza gelmedi; babacığım hakkını helal et; bir sarıl, öpüş. Hiçbir şey yok. Bindi bir cemseye; gidiş, o gidiş." dedi.

Ölüm haberi gelene kadar Yassıada'da hiç görüşmediklerini anlatan Oktay, 50 kelimelik mektuplarla haberleştiklerini ifade etti. Oktay, Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu'na da kırgın. "Darbecileri dinlediler, bizi dinlemediler." diyerek sitem etti.

"SEN PAŞANIN KARISIYLA NASIL EVLENİRSİN' DEYİP KURMAYLIĞI ALINMIŞ"

27 Mayıs 1960 darbesinin üzerinden tam 53 yıl geçti. Geriye ise darbeden yalnız acılar kaldı. Darbenin yetim bıraktığı isimlerden biri de Emre Oktay. 1958 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne atanan Faruk Oktay'ın oğlu, yaşadıklarını unutamıyor. Cihan Haber Ajansı'na (Cihan) darbe dönemini anlatan Emre Oktay, babasının asker olduğunu ve yarbaylık rütbesindeyken annesiyle evlendiğini söylüyor. Annesinin ilk evliliğinin ise Korgeneral Kenan Dalbaşar ile olduğunu dile getiren Oktay, şöyle devam ediyor: "Fakat Korgeneral, 49 yaşında vefat etmiş. Annem iki çocukla dul kalmış. Babam da aynı bölgede Diyarbakır'da görev yapmışlar. Paşayı da tanıyor, annemi de paşadan dolayı tanıyor. Anneme yardımcı oluyor. 5 -6 sene sonra aralarındaki dostluk ilerliyor ve annemle evleniyorlar. Evlenince babam büyük bir tepki alıyor: 'Sen paşanın karısıyla nasıl evlenirsin?' diye. Babam kurmaymış, kurmay okulunda; çıkarıyorlar. Babam da çok fena içerliyor. Çünkü kendisi de paşa olacak. Askerlikten istifa ediyor. İstifa ettikten sonra İstanbul'a geliyorlar. Bir süre maddi sıkıntı çekiyorlar. Sonra Ankara Emniyeti'nde iş buluyor. Birinci daire, ikinci daire müdürü derken başarılı oluyor. Dikkati çekiyor, Ankara Emniyet Müdürü oluyor. Adnan Bey de babamı çok sevmiş. 1958'de Gümüşhane Valisi olarak giderken; Faruk Bey çok başarılı. Özellikle 6 Eylül olaylarında dikkati çekiyor. Ankara'da hiçbir şey olmadı. O bakımdan İstanbul da çok zor bir kent. İstanbul Emniyet Müdürlüğünde bir süre kalsın demişler. 1958'de yazın İstanbul'a Emniyet Müdürü olarak geldi. Ben 11 yaşındaydım. Darbe olduğu zaman 13 yaşındaydım. 2 sene İstanbul'da görev yaptı. Eceline gelmiş. 1960 Mayıs ayında darbe oldu."

"ÖĞRENCİ OLAYLARIYLA BAŞA ÇIKAMAYINCA SIKIYÖNETİM GELDİ"
CHP tarafından 28-29 Nisan olaylarının organize edildiğini anlatan Oktay, o dönem karışıklıkları gayet iyi hatırladığını belirterek "Başa çıkamayınca askere müracaat ettiler ve sıkıyönetim geldi. Zaten 1960'da sıkıyönetim var. 28 Nisan'dan beri asayiş onların elinde. Ben o zaman Şişli Koleji'nde talebeyim. Okulda böyle bize büyük ağabeylerimiz bakıyorlar. Ortaokuldayız. 'Sen emniyet müdürünün oğlu musun?' diye bakıyorlar. Belki de kaçırmayı falan düşünüyorlardı. Tehlike atlatmışız yani. Asayiş askere devredildikten sonra birtakım dedikodular çıktı: 'Olaylarda yüzlerce öğrenci öldü.' Kimse yok ortada, ama inanılıyor. Her yerde konuşulmaya başlandı. 'Ölüler ne oldu; kıyma makinelerinden geçirmişler; kıymaları da Konya yolunda asfaltın, inşaatın altına koymuşlar.' Böyle saçma sapan şeyler. İnanılacak gibi değil ama inanılıyordu. İşte bunlar darbeye ortam hazırlıyordu. İki öğrenci öldü ve ikisi de kazaydı." diye konuşuyor.

"BABAMLA KAPIDA BİLE VEDALAŞAMADIK; GİDİŞ, O GİDİŞ"
Babasının darbenin olduğu gün evde gözaltına alınmasını ise Oktay, şöyle anlatıyor: "Gece saat 03.00 gibiydi; yatmıştık, babam devamlı telefonla konuşuyordu. Hararetli hararetli konuşurken derken gürültüler. Böyle zelzele oluyor gibi. Salona fırladık. Bir baktık tank geldi. Topu da bizim camlara göre ayarlıyor. Sonra cemse kamyon üzerinde bir top, onu da ayarlıyorlar. İki cemse asker evi sardılar. Evde annem Nimet Oktay, babam Faruk Oktay, kardeşim Ömer ve ben, 13 ile 15 yaşında iki tane çocuk var. Filmlerdeki gibi projektörler, aydınlandı her taraf. Babam o sırada emniyet ile konuşmuş: 'Aman çocuklar silahlarınızı falan bırakın, karşı koymayın. Gelen askerdir, çatışma olur aman falan' diyor. Bunları gayet iyi hatırlıyorum. Sonra belediye başkanını, valiyi aradı. Ethem Yetkiner, İstanbul Valisi. Hepsini almışlar. Bize geldiler. Kapı çaldı. Annem çok telaşlı, biz de korktuk. Şok geçiriyoruz. Bunları şimdi sakin anlatıyorum, ama ödümüz koptu; götürüp bir şey yapacaklar diye. Kapıyı annem açtı. Süngülü, silahlı iki asker; 'Beyfendiyi karargaha götüreceğiz' dediler. Babam da giyinmişti zaten. Tabancasını aldılar, indiler merdivenden. Babam içerde telefonla konuşurken sıkıyönetime açmış; karşısına Numan Esin çıkmış. Ben Emniyet Müdürü kiminle görüşüyorum demiş. Bay X ile görüşüyorsunuz demiş. Evime geldiler askerler, beni almaya geldiler; nedir bu durum demiş. Teslim olacaksınız demiş. Numan Esin kitabında anlatır bunları. Bir kapıda vedalaşmadık inanır mısınız? Son görüşümüz bu; bir daha hiç görmedik. Aklımıza gelmedi; babacığım hakkını helal et; bir sarıl, öpüş. Hiçbir şey yok. Bindi bir cemseye; gidiş, o gidiş."

"BABAMIN İLAÇLARINI VERMEDİLER"
Babasının önce Davutpaşa Kışlası'na götürüldüğünü dile getiren Oktay, "Babam tansiyon hastasıydı. Onun yaşamsal önemde ilaçları vardı. Onları almazsa kötü olur. Annem onları hazırlayıp büyük abime verdi. O da gitmiş Faruk Oktay'ın ilaçlarını getirdim demiş. Eline bir vurmuşlar, ilaçlar saçılmış, bir dövmedikleri kalmış. Azarlamışlar, kovmuşlar. Bembeyaz yüzle geri geldi." şeklinde konuşuyor.

O dönemin bugün Silivri, Ergenekon, Balyoz tutuklamalarıyla mukayese edildiğini hatırlatan Oktay, ilgisinin bulunmadığını vurguluyor. "Bizimkiler orda tükürük, tekme yiyor. Yerlerde sürüklüyorlar. Dövüyorlar, neler öğrendik neler? Onlar şimdi GATA'ya gidiyorlar, muayene oluyorlar. İcabet ederse kalıyorlar. İlgisi yok, bunları söyleyenler, bilmeyenler..."

"50 KELİMELİK MEKTUPLARLA HABERLEŞTİK"
Soruşturma aşamasında babasıyla hiç görüştürülmediklerini ifade eden Oktay, gözaltına alındıktan sonra bir daha görmediklerini belirtiyor. Babasının Yassıada'ya götürülmesinden sonra 50 kelimelik mektuplarla yazışmalar olduğunu anlatan Oktay, "50 kelimelik mektuplarda da 'nasılsın, iyi misin, bir şeye ihtiyacın var mı, kazağın, gömleğin.' Havalar soğuyor çünkü; eylülde vefat etti. Mektuplarda da nasılsın iyi misin; çünkü sansürden geçiyor. Önemli bir şey yazarsanız hem başınız belaya girer hem de vermezler. Mektupları Kuzey Deniz Saha Komutanlığına veriyorduk; ordan da bize geliyordu. Haziran'da Yassıada'ya gitti. 4 ay kaldı; 30 tane falan mektup vardır." diyor.

"MALIMIZA, MÜLKÜMÜZE EL KONULDUĞU İÇİN BABAMA PARA GÖNDEREMEDİK"
Babası başta olmak üzere tüm demokratların 'malınızı, mülkünüzü haksız kazanmışsınız.' denerek mal varlıklarına el konulduğunu anlatan Oktay, şöyle devam ediyor: "Banka hesaplarına el konuyor. Böyle çok büyük sıkıntı içindeydik. Babam Yassıada'dan mektuplarında diyor ki 'aman Nimet para gönderin. 300-500 lira para istiyor.' Para yok ki bankadan para çekemiyorsunuz. Her şeye el koymuşlar ve inanılmaz bir acımasızlık var. Çok serttiler, acımasızdılar ve nefret doluydular. 27 Mayıs'ı yapanlar nefret doluydu. Ben böyle şey görmedim. Biz çocuğuz, beni dövdüler. Komşu apartmanda Halk Partililer oturuyordu. 13 yaşında çocuk; o kapıcıyı falan kandırmışlar hep beraber beni dövdüler; sille tokat. Yapılacak şey mi? Baban hapiste diye. Olacak şey değil; bu nasıl bir insan, nasıl bir vicdan, nasıl bir zulüm. Anlatıyorum da inanamıyor insanlar."

"BABAMIN YÖNLENDİRDİĞİ AVUKAT 50 BİN LİRA PARA İSTEDİ"
Mektuplar dışında Yassıada'da ne olup bittiğini bilmediklerini dile getiren Oktay, babasının avukat Nail Bey'e yardımcı olması için yönlendirdiğini ifade ediyor. Annesiyle Nail Bey'e gittiklerini anlatan Oktay, "Nail Bey'e durumu anlattık, bizden bir para istedi; o zaman 50 bin lira. Bugün için inanılmaz bir para. O zaman yanılmıyorsam 5-10 bin liraya daire alınıyordu. Bizde öyle bir para yok ki. O herhalde 'bunların kıyıda köşede paraları vardır' diye düşündü. Böylede bir acımasızlık vardı. Rahmetli Burhan Apaydın, Talat Asal; bunlar çok önemli insanlar. Hiçbir menfaat gözetmeksizin Adnan Menderes'in avukatlığını üstlendiler. Kolay iş değil. O zaman Adnan Menderes'e selam vermek cesaret isterdi. Avukat da kabul etmeyince babam çok üzüldü. Biz de üzüldük, para istiyor, para yok. Genç bir avukat falan bulalım derken zaten ölüm haberini aldık." diye konuşuyor.

"BABANIZ ÖLDÜ, NEREYE GÖMELİM"
Babasının ölüm haberini de Oktay, şöyle anlatıyor: "Biz okuldan eve geldik. Baktık bir kalabalık. Birçok kişi gelmiş, komşular falan. Askerler eve gelmişler. Öldüğünü söyleyecekler, annem öyle bir telaş yapmış ki çekinmişler söylememişler. Basına de demişler. Şimdi hasta demişler. Annem, 'hastaymış, iyi değilmiş, çok merak ediyorum, haber bekliyorum' dedi. Elleri buz gibi titriyor. Tabi okuldan geldik, bizim de asabımız bozuldu. Sonra birden bir telefon çaldı. Annem açtı telefonu; a, a dedi fenalık geçirdi. Bıraktı oraya yığıldı. Sonra halam geldi telefona: 'Yav bu böyle mi söylenir, ne biçim insansınız' dedi. 'Faruk Bey öldü, nereye defnedeceğiz' demişler. Böylece öğrenmiş olduk. Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi'nin morgunda, gidin alın cesedini demişler. Büyük abim, dayım gitti. Aman siz görmeyin dediler. Yara bere içinde; göstermediler."

"MENDERES VE BAYAR'DAN ATEŞ ET EMRİ ALDIĞINI SÖYLEMESİ İÇİN İŞKENCE YAPMIŞLAR"
Darbeden sonra Yüksek Soruşturma Kurulu ile Yüksek Adalet Divanı oluşturulduğunu dile getiren Oktay, Yüksek Adalet Divanının yargılamaları, Yüksek Soruşturma Kurulunun da Demokrat Parti'nin suçları hakkında materyal topladığını ifade ediyor.

En büyük suç olarak ise '200-300 tane öğrencinin cesedi nerde?' olduğunu belirten Oktay, "Yüzlerce dediler ya. Sorgulamalarda emniyet grubuna kötü muamele ediyorlar. Nerde bu ölüler diyorlar. Babam da ölü falan yok diyor. Sen öğrencilere ateş ettin. Ateş de etmedik. Ateş emri de yok. Ölü öğrenci de yok. Ölü öğrenci varsa bunların aileleri nerde; aile falan yok ki. Bunun üzerine sinirleniyorlar. Çünkü darbenin bir anlamı kalmıyor. Darbeyi niye yaptık; ölü yok. Bütün o yalanların hiçbiri çıkmıyor. Sen öğrencilere ateş etmedin ama Celal Bayar ve Adnan Menderes sana ateş et emri verdi, diyorlar. O dese ki evet bana ateş et emri verdiler; ben etmedim dese onları suçlayacak kendini kurtaracak. Babam da öyle bir insan değildi Allah'a şükür. Öyle bir şeyi kabul etmemiş. Ben emir de almadım ateş de etmedim demiş. Bunun üzerine işte işkence görüyor. Bizanslılardan kalma zindanlar var. 2009 yılında gittim. Dövüp dövüp oraya atıyorlarmış. Anılardan da öğreniyoruz; Yassıada'dan çıkıp gelenler de anlattı. Annem çok üzüldüğü için kısa kesiyorlardı." şeklinde konuşuyor.

"ASKERİ VESAYET 27 MAYIS 1960 DARBESİYLE YASALLAŞTIRILDI"
27 Mayıs 1960 darbesinin Türkiye için bir felaket olduğuna dikkat çeken Oktay, sözlerine şöyle devam ediyor: "Türk demokrasisinin rafa kalktığı, sözde demokrasinin yürürlüğe sokulduğu çok kötü bir dönemin başlangıcı oldu. Askeri vesayetin Türk demokrasisini kontrolü altına, eli altına aldığı bir tarihtir. Çünkü askeri vesayet 27 Mayıs'ta yasallaştırıldı, 1961 Anayasasıyla. Halk iradesiyle devlet arasında bir takım kurumları koydular. Milli Güvenlik Kurulu, Senato, Anayasa Mahkemesi. Atatürk'ün adını kullandılar, bunlar halka tepeden baktılar. Askerin kabul etmediği hiçbir kararı siyasetçiler alamadı yıllarca. Menderes'in Polatkan'ın, Zorlu'nun asılmış o fotoğrafları siyasetçilerin gözünün önünden gitmedi. Hep korktular. Zaten asker hep aba altından sopa gösterdi. 28 Şubat'a kadar geldi bu. Nihayet 2000 yılından sonra askeri vesayet ortadan kalkıyor. Ordu içinde cuntalar teşekkül ediyor. Bu cuntalar devleti ele geçiriyorlar, gasp ediyorlar. 200-300 tane subay çok büyük kötülükler yaptı. Askeri vazifesi memleketi düşmana karşı korumaktır."

27 Mayıs'ın arkasında İnönü ve CHP'nin bulunduğunun altını çizen Oktay, bunun açık seçik ortada olduğunu ve tartışılacak bir tarafı kalmadığını ifade ediyor. CHP'nin istemesi halinde o dönem idamları durdurabileceğini kaydediyor.

"DARBELERİN TEMELİNDE 27 MAYIS VAR"
Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat, e-muhtıra gibi bunların hepsinin orijininde, temelinde 27 Mayıs olduğuna dikkat çeken Oktay, "Çünkü 27 Mayıs çok kolay bir şekilde gerçekleşti. 27 Mayıs'ı yapanlar, cezalandırılmadılar; bilakis ordu içinde çok önemli mevkilere geldiler ve bu da çok büyük cesaret verdi. Yassıada'da 'Allah'sız gardiyan' dediğimiz Tarık Güryay'ın emir subayları Teoman Koman, Akay Şakman. Yassıada'da büyük işkenceler yapıldı, çok kişi öldü. Hiç konuşmadılar. Teoman Koman Jandarma Genel Komutanı oldu, MİT Müsteşarı oldu. Şimdi 28 Şubat'tan tutuklu bulunuyor. Bir anlatsa Faruk Oktay'a ne oldu? 27 Mayıs cezalandırılmayınca ben burada 20 tane darbecik, darbe, müdahale sayabilirim. Devamlı asker müdahale etti. Böyle demokrasi olur mu? 1962'de Talat Aydemir olayları oldu. 1963'te yine Talat Aydemir olayları oldu. Sivillerin Cumhurbaşkanı adayı Prof. Dr. Ali Fuat Başgil'di. Fakat Çankaya protokolü diye bir protokol verdi askerler. Dediler ki tek aday göstereceksiniz, o da Orgeneral Cemal Gürsel'dir. Onu seçeceksiniz dediler ve öyle seçildi. Cemal Gürsel'in Cumhurbaşkanlığı dayatmadır. Masaya yatırmak lazım, Cumhurbaşkanlığını iptal etmek lazım. Ondan sonra devam etti." diye konuşuyor.

"KOMİSYON DARBECİLERİ DİNLEDİ, BİZİ DİNLEMEDİ"
Meclis'te kurulan Darbeleri Araştırma Komisyonu'na da sitem eden Oktay, şunları söylüyor: "Ayhan Sefer Üstün'ün Emre Oktay'ı dinleyeceğiz diye bir ifadesi var. Biz de dinleyecekler diye çok memnun olmuştuk. Her hafta bekliyorduk. Sonra Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Başına Nimet Baş geldi. Uzun süre çalıştı, biz hep bekledik. Ama darbecileri dinlemişler bizi dinlemediler. Numan Esin'i, Şefik Soyuyüce, Ahmet Er'i dinlemişler, Mustafa Kaplan'ı dinlemişler; Emre Oktay'ı dinlemediler. Bizi dinlemediler, anlatamadık bunları ve çok üzüldük. İçimiz burkuldu maalesef. Raporu vermişler."

"ANNEM, BABAMIN ÖLÜMÜYLE BİRLİKTE HEP YASTAYDI"
Babasının Yassıada'da işkenceyle öldürüldüğünün annesinden hep saklandığını anlatan Oktay, "Annemden bunlar saklandı. Yassıada'da kalp krizinden öldü olarak o kabul etti. Fakat hayata küstü tabi. Tam hayata küskünlüğün zirvesindeyken abim Ömer verem oldu. ve bir gün evde kan kustu, hemen alıp hastaneye götürdük. Abimin bu tehlikeli ölümcül hastalığı annemi hayata bağladı. Onu kurtarmak için dört elle doktorlara götürdü. İki oğlu Ömer, Emre'yi yetiştirmek üzere hayatın motivasyonunu elde etti. 1973'te kendisini de kaybettik. Hep böyle yasta olan bir insandı. Bir kalp krizi geçirdi ve öldü." şeklinde konuşuyor.

"DARBE SÖZCÜĞÜ BENDE DÜŞMANIN ÜLKEYİ İŞGAL ETMESİ ANLAMI UYANDIRIYOR"
Darbe sözcüğünün kendisinde 'düşmanın ülkeyi işgal etmesi' anlamını uyandırdığını dile getiren Oktay, demokrasinin ortadan kalkmasının bir zelzele, bir afet olduğunu vurguluyor. 1960 darbesinin iyi olduğu yönündeki görüşler için ise Oktay, "Darbenin iyisi, kötüsü; bu çok yanlış. Benim darbem senin darben diye bir şey olmaz. Aklı başında solcular, hiçbir zaman 1960 darbesini savunmamaları gerekir. Çünkü 1960 darbesi neresinden bakarsanız bakın tamamen faşizan bir darbe. Neresini savunuyorlar? Türkiye'de solu zaten merkez sağ yapıyor. Halka vermek, halka inmek demek; öyle bir şey yok ki. Mesela bakıyorsunuz ben solcuyum diyen bir partiye, sosyetik bir parti oluyor. Böyle bir şey değil ki solculuk." değerlendirmesinde bulunuyor. [[Hasan Emre OKTAY & 25 Mayıs 2013 Cumartesi]]

17 Nisan 2017 Pazartesi

TAHKİKAT KOMİSYONU (18 Nisan 1960) Türk siyaset tarihinin en onurlu ve sorumlu teşebbüsü; (döneminde) Kanun, adalet ve hukuk dışı tertip ve teşekküllerce maruz bırakıldığı hücumlar ve menfur isyan: 27 Mayıs!..

27 Mayıs İsyanı ve İhanet Hareketinin Tetikleyici Unsuru, 18 Nisan 1960 Tarihli “TAHKİKAT KOMİSYONU” Önerge Sunumu, Müzakeresi, Kabulü ve İçtüzük Değişikliğine Dair Kanun Hakkında Bir İnceleme
Araştırma,  Derleme ve Değerlendirme:
Mustafa Nevruz SINACI
            2 Mayıs 1954’de yapılan Milletvekili Genel Seçimlerinde DP, kullanılan oyların % 58. 42'sini alarak, “Milletin itimat, takdir ve teveccühüne mazhariyet” bakımından Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. Sonuçta: 503 milletvekili çıkardı. Bu seçimlerde oyların % 35.11'ini alan CHP 31 milletvekilliğine kadar düştü. Cumhuriyetçi Millet Partisi de % 5.28 oranında bir oy ile 5 milletvekilliği kazandı. Bağımsızlar % 0.62 oyla 2 milletvekili çıkardı.
            Seçimlere katılım oranı da, % 88.63'ü buldu.
            27 Ekim 1957 tarihinde yapılan “bir sonraki” seçimler, hem Kadim Demokrat Parti iktidarı ve hem de, 14 Mayıs 1950’den itibaren “siyaseten yok olma kaygısı yaşayan” ana muhalefet yönünden çok olaylı, zorlu ve sıkıntılı geçti. CHP Başkanı İsmet İnönü, iktidarın seçimlerde izlediği, (kendince) yanlı tutumu yakınma konusu yaparak, DP Genel Başkanı Adnan Menderes'i; Gönderdiği bir telgrafla, kamuoyu huzurunda protesto etti. Buna mukabil, Menderes, İnönü ve partisini "yıkıcı, darbeci ve saldırgan yöntemlerle" çalışmakla suçladı.
            Olaylar bununla da kalmadı. CHP öncülüğünde muhalefet çığırından çıktı.
            Demokrasi, hakkaniyet, kanunlara riayet, hukuk ve medeni siyaset bir kenara itildi.
            Muhalefet zihniyetinde derin bir kompleks, kıskançlık, kin ve nefret dönemi başladı.  
Bu minval üzere; CHP önderliği, tahrik ve teşvikçiliğinde mevcut muhalefetin tamamı ile bağımsızları da içine alacak biçimde; 1957 seçimlerinden önce hırs, ihtiras, kin ve nefretle oluşturulmaya çalışılan “Milli Muhalefet Cephesi” (1956) ilgi görmedi. Bu teşebbüs akamete uğrayınca, ağırlıklı olarak CHP partizanlarınca ‘Güç Birliği Ocağı’ adıyla tertip ve teşekkül ettirilen “Husumet Cephesi” (1957) öncelikle halk içinde, dahası bu paralelde kamu kurum ve kuruluşları ile genel olarak cemiyet hayatında çok büyük tahribatlara yol açmaya başladı. Esas itibarıyla partiye dayanan ve fakat halka parti (CHP) dışı gibi lanse edilmeye çalışılarak faaliyet gösteren organize gruplar, tıpkı yasa dışı bir anarşi, terör-tedhiş örgütü gibi hareket ediyorlardı. Buna karşı, DP tarafından “zorunlu bir tepki ve/veya Nefsi Müdafaa refleksi, inisiyatifi olarak” Vatan Cephesi (1957) kuruldu.
Bu arada, Menderes 1957’de olduğu gibi, yine erken seçim açıklamaları yaptı.
Kendisi de “erken seçim” söylemleri ortaya atan İsmet İnönü, 1 Nisan 1959 tarihinde, sandıktan ümidini kesmiş, Muhalefet Cephesi ve Güç Birliği organizasyonlarından ağzı yanıp pişmanlıkla çıkmış bir halde tüm muhalefeti ve basını peşine takarak ‘Bahar Taarruzu’ adını verdiği propaganda gezilerine Trakya’dan başladı. CHP yandaşları,, Kırklareli’nin Kocasalih bucağında tantanalı bir miting yaptıktan sonra, burada bir ocak açtılar. Bu ocağa ‘Güç Birliği Ocağı’ adını verdiler. Daha sonra, İnönü ve ekibi gezileri esnasında gittikleri ve uygun zemin buldukları yerlerde güç birliği ocaklarını açmaya devam ettiler.
Diğer taraftan “Vatan Cephesinin” çığ gibi büyümesi, halk içinde samimi bir karşılık bularak, muazzam bir dayanışma, ahenk, intizam, işbirliği ve heyecanla çoğalarak yayılması; CHP kadrolarının hırçınlığı, küstah saldırıları, hükümete karşı artarak süren tahrik, yalan ve iftiralarından bıkmış, usanmış, yılmış olan halkı Demokrat Parti saflarına sürükledi ve burada kenetledi. Giderek hırçınlaşan ve saldırganlaşan muhalefetten ayrılarak, gelip DP’ye katılanlar sayesinde Parti, inanılmaz derecede bir üye potansiyeline ulaştı. Bu beklenmeyen gelişmeler ile inanılmaz büyüme muhalefeti dehşete düşürüyor, özellikle CHP yaklaşan genel seçimlerde bütünüyle erime, yok olma, tefessüh etme korkusundan kaynaklanan panikle kontrol edilemez bir azgınlık ve taşkınlık girdabının ortasına doğru sürüklenip gidiyordu.
En büyük haset ve kıskançlık nedeni ise:, Hemen her şeye, bütün olumsuzluk ve kasıtlı engellemelere, çirkin iftira, komplo ve hain kumpaslara rağmen “kalkınma, gelişme, ilerleme, çağdaşlaşma ve modernleşmenin” durdurulamamış olması idi. Dostları memnun-mutlu, halkı ümitli kılan bu istikrar, kararlılık ve bilinç; Başta iç muhalefet olmak üzere, özellikle dâhili ve harici bedhahlar ile ülkemizin müzmin ezeli dış düşmanlarını mahvediyor, kahrediyordu... 
İşte bu nedenle “dâhili ve harici düşmanlar” DP’ye karşı ittifak cephesi haline döndü.    
Tarihi ve Kadim Demokrat Parti yöneticileri bu “şer ve şeamet cephesi” ile menfur emel ve mel’un niyetleri çok iyi biliyor, fakat çareyi “demokrasi, adalet, hukuk ve meşruiyet” dairesinde bulup, millete zarar ve halel gelmeden, “yasal olarak” uygulamak istiyorlardı. Zira Demokrat Partinin “Hukuk Devleti ve İnsan Haklarına Saygı” prensibi çok önemli, öncelikli ve kesinlikle vazgeçilmez idi.
Ancak bu sıralar, (mutlak düşmanlığı 27 Mayıs isyanıyla apaçık ortaya çıkan) CHP’li bazı bozguncular bir takım DP il Başkanları ve il, içe yöneticilerine kanca atarak, ileri gelen ve fakat aslında zayıflıkla malûl Demokrat Partililere hırs aşılayıp, fitne fesat bulaştırmıştı. Bu menfur tuzağa acizlik, zayıflık, gafletle ve dalaletle düşen, bir kısım üst düzey partililer, bire bir markajla kendilerine ustaca ve sinsice telkin edilen propagandaya kandı. Sanki “yaklaşan seçimlerde CHP’yi siyasetten silmenin verdiği heyecanıyla” Genel Merkezi zorluyor ve o güne kadar kesinlikle izin verilmeyen esaslı bir ilkeyi çiğneyerek “partili il başkanları, bu seçimde 1. sıradan Milletvekili adayı olsun” istiyorlardı. Buna Genel Merkez yanaşmadı ve bilerek kumpasa gelinmesine, tuzağa düşülmesine müsaade etmeyince, Partide huzursuzluk baş gösterdi. İlle de Adaylık illerden aday gösterilmedi. Böylece ve nihayetinde 17 veya 19 il “DP’nin Milletvekili adayı gösterilmediği için” DP yönünden, “sanki seçime bu illerde hiç girilmemiş gibi” devre dışı kaldı.
Bu vahim hata ve düşman tuzağına düşmenin doğal sonucu olarak:         
1957 genel seçimlerinde DP,1954 yılına göre % 10.72 oy kaybetti. Beklenenin aksine bu defa 424 milletvekili çıkardı. DP içinde yaşanan rekabetten olağanüstü oranda yararlanan ve büyük ölçüde kârlı çıkan CHP, bir önceki seçime oranla bu kere oylarını % 5.71 artırarak, 178 milletvekili kazandı. Hürriyet Partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Bağımsız adaylar da 4’er vekillik kazanarak; Hiç beklemedikleri halde büyük başarı sağladılar. Başta Demokrat Parti içinde husule gelen haksız rekabet ve ilkelere riayetsizlik problemi ile uygulanan Seçim mevzuatının bozukluğundan kaynaklanan bu  adaletsizlik, “Temsilde adalet ve yönetimde istikrar” ilkesine aykırı idi. Sonucun “Türkiye Büyük Millet Meclisi” aritmetiğine çok farlı biçimlerde yansıdığı bir defa daha açıkça görüldü. (1957 seçimlerinde TBMM'ne toplam: 610 milletvekili seçilmişti.)
Sonuçta: Milletvekili sayısı, neredeyse sıfırdan 178’e çıkan CHP, bu defa adeta bir zafer sarhoşluğuna kapılarak taşkınlaştı; Daha büyük bir kin, nefret, fetret, hırs ve hırçınlıkla Demokrat Parti örgütleri ve Hükümete karşı saldırılarını arttırdı. Yandaş medyası, husumet cephesi, irtibat ve iştirakleri iyice küstahlaştı. Başta Meclis Grubu, başkanı ile vekilleri olmak üzere, bütün örgüt adeta zıvanadan çıktı. Her gün yeni bir hile, iftira, desise ve kumpaslarla; Millete ve devlete çok büyük zararlar, onarılması güç maddi, moral ve manevi, ağır hasarlar vermeye başladı. Bu alçaklık, küstahlık, aleni düşmanlık, acil müdahaleyi zorunlu kılan kritik durum karşısında Başvekil Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Parti Yönetimi ve Bakanlar Kurulu günlerce istişare ettiler. “Hakkaniyet, adalet ahlâkı, hukuk ve hukuk devleti olmanın esas, usul, anayasa, yasa ve kaideleri içinde” makul bir çare bularak, milleti mağdur etmeden, kan dökülmeden uygulanması kabil çözümler üzerinde çalışmaya başladılar.
İHANETİN AYAK SESLERİ VE MENFUR ÖRGÜT SİNYALLERİ
Plânlı ve CHP destekli ihanetten 2 yıl önce bir garip olay yaşandı. Tarihe “9 Subay hadisesi” diye geçen menfur olaydaki askerler: Dündar Seyhan, Orhan Kabibay, Faruk Güventürk, Orhan Erkanlı, Suphi Gürsoytrak, Ahmet Yıldız, Necdet Üruğ, Sadi Koçaş, Osman Köksal, Sezai Okan, Talat Aydemir, Adnan Çelikoğlu”
Gizli hain (dâhili bedhah/kripto) 9 subay sürekli ülkenin 1955'ten beri kötü gidişinden bahisle; Yalan, dedikodu ve iftiralar üreterek iktidar ve hükümet aleyhine menfi propaganda yapıyorlardı. Kendi aralarında gizlice, devlete karşı darbe yapma plânları kuran bu potansiyel ihanet şebekesi müteşebbisi askerler (!) diğer ordu mensuplarını Menderes'in "Ben bu orduyu yedek subaylarla dahi yönetirim" sözünü örnek göstererek tahrik ve ihanete teşvik ediyorlardı.
Orduda görev alan ve şerefli bir Binbaşı olan Samet Kuşçu olayı haber alıp Demokrat Parti Milletvekili Mithat Perin'e "Tıpkı Mısır'da olduğu gibi bazı subaylar Nasır tipi ihtilal ve devlete ihanet hazırlığı içindeler. Başlarında Yarbay Faruk Güventürk var. Beni Başbakan Menderes ile acilen görüştür" demiş, Perin’de konuyu İçişleri Bakanı Namık Gedik'e açmıştı.
En sonunda konu bakanlar kuruluna gitti. Dönemin Milli Savunma Bakanı Şemi Ergin maalesef gaflet içindedir, kandırılmış veya tehdit edilmişte olabilir. Bakanlar kurulunda aynen şöyle der: “Benim subaylarım ihtilal yapmazlar. Subayların böyle bir şeyle suçlanması yüksek rütbeliler arasında rahatsızlık yaratır. Bırakın Ordu kendi disiplini içerisinde çözsün meseleyi”
Cumhurbaşkanı ve kadim Komitacı Celal Bayar her ne kadar "Mesele ciddidir. Bu iş 9 subayın işi değil. Bütün memlekette, ordu içinde şer, şeamet uzantılar uç vermiş ve menfur cuntalar kök salmıştır. Bunların üzerine ciddiyetle ve kararlılıkla gidin, teşkilatlarını meydana çıkarın." dediyse de, maalesef dinlemediler.
Şu kadar ki, şikâyet usulen işleme konuldu ve İsmi geçen subaylar tutuklandı. CHP 9 subaya var gücüyle sahip çıktı. Bütün varlığı ve ağırlığını ortaya koyarak hainlerin müdafaası ve korunması işine girişti. Bu uğurda şeref ve şanla mücadele eden, soylu Türk Subayı Samet Kuşçu, gaflete düşen DP’li Bakanlar ve Milletvekillerince, CHP’nin tavrına rağmen yalnız ve sahipsiz bırakıldı. “İnönü’yü seven subaylar yargılanıyor” deyip konuyu saptırdılar.
Sonuçta: Askeri mahkeme, İsmet Paşa’nın istek, yoğun etki, baskı, güdüm ve telkinleri doğrultusunda “bu vahim, olağanüstü önemli ve menfur” olayın üstünü kapattı. Samet Kuşçu "orduyu isyana teşvik" suçundan yargılandı. Demokrat Parti ve Hükümetle adeta alay edilerek bu soylu, orduya sadık ve vazifeşinas, milliyetçi ve gerçekten sorumlu şerefli Türk Subayının onuruyla oynandı. Ardından ordudan ihraç edildi.
Olayın üstünü, CHP telkinlerine itaat ederek ve İsmet Paşa’ya sadakat göstererek hile, desise ve şaibe ile kapatan askeri hâkim (!) rolündeki Cemal Tural idi. Tural da zaten malum ve menfur cuntacılarla beraber hareket ediyordu. Bu olay önceleri Demokrat Parti camiasında pek fazla önemsenmedi ve üzerinde durulmadı. Fakat bu olaydan cesaret alıp şımaran ihanetin azgınlaşması, giderek daha alçak, pervazız ve küstah girişimlere kalkışması üzerine; Özellikle ve başta Milli Savunma Bakanı, DP’li Bakanlar ve Meclis Grubu’nun aklını başına getirdi.
Hükümet: “Askeri Yargı’nın tarafgir ve Halk Partisi temayüllü olduğunu anladı. Sözde Askeri Hâkimlerin birer cunta fedaisi gibi hal ve hareket ettiklerini açıkça gördü. Daha önce 7 kere vaki kalkışma teşebbüsleri de dâhil olmak üzere BUNLARA (Askeri Yargıya) ASLA İTİMAT EDİLEMEYECEĞİNİ anladı. İşte bu idrak, ihanete uyanış, 9 subay hadisesinden alınan ders, alenen sadır olan tehdit ve muhtemel “CHP himayesinde kalkışma” temayülü dikkate alınarak:, Mustafa Kemal Atatürk, O’nun ilkeleri ve Türk İnkılâbına karşı ihanetle, Cumhuriyete tuzak, demokrasiye kumpas hazırlayanlara TBMM’nin “Milli İradeyi temsil vazifesi icra eden” mes’ul çatısı altında, adalet ahlâkı ve hukukun içinde bir tedbir geliştirmek zaruretine binaen TAHKİKAT KONMİSYONU tasarlandı…   
NİSYAN İLE MALUL HAFIZA-İ BEŞER     
Karar Yazarı, Gazeteci Elif Çakır bu olayı konu edindiği yazısında 9 subayın daha sonra yaptıkları itirafları şöyle açıklıyor; "Adnan Çelikoğlu, Dönemin Milli Savunma Bakanı (zavallı gafil ve dikkatsiz) Şemi Ergin’in yaveri: “9 Subay Olayı’nın arkasındaki kişi bendim. İhbar mektubunun üzerini ben örttüm.”
Faruk Güventürk, kalkışmacı cuntanın çıbanbaşı, menfur bir Türk düşmanı, dessas bir hain: “Delilleri ben yok ettim. Samet Kuşçu muhbir değildi.”
Faruk Güventürk’ü tutuklamakla görevli (sözde) subay Ahmet Türkoğlu: “Belgeleri ben tutanağa geçirmedim.”
Dündar Seyhan: “Boynumuzu iktidar kasabına uzatacak değildik.”
Talat Aydemir: “Evdeki bütün evrakları imha ettim.”
Sami Küçük: “Samet Kuşçu ihbar etmeseydi ihtilal daha önce olacaktı."
Son Baş Vekil Adnan Menderes 1959 yılında Genel Kurul'da yaptığı bir konuşmada bu menfur olaya değinerek; "Adımın Adnan olduğuna inandığım kadar Cemal Yıldırım'ın da suçluluğuna öyle inanıyorum. Fakat Askeri Mahkeme Türk ordusunda böyle bir hadisenin mevcut olduğunun duyulmasını (plânlamakta oldukları kalkışma ve ihanet hareketinin deşifre olabileceği endişesi ve korkusu cihetiyle) zararlı görerek işi (davayı) bu suretle kapattı."
Bu 9 Subay Olayında ismi geçen subayların tamamı 1960 darbesine karıştı.
HAİN YAVERİN iSMİ DE 9 SUBAY ARASINDA VARDI
Çankaya'da Darbe gecesi tanklar Çankaya Köşkü'nün kapısının önüne dayanmış duruyor. Askerler Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ı derdest etmeye gitmişler. Bayar'ın yaveri Kurmay Albay Osman Köksal Bayar'ın yakalanmasına yardım ediyor.Bayar "demek sende onlardansın" diyerek tepki gösteriyor.
İşte bu Yaver Osman Köksal da 9 Subay hadisesinde ismi geçen subaylardan biriydi.
Bayar'ın kızı Nilüfer Gürsoy BAYAR, "Daha önceki komutanın hakkında çeşitli dedikodular çıkardılar. Biz de değiştirmek istedik. Sonradan 3 isim teklif edildi. Meğer 3'ü de cuntacıymış." cevabını verir."
Çare, 1960 yılı Ocak-Mart döneminde bulundu ve derhal uygulamaya konuldu.  
Hukuk Devleti, Meşruiyet ve Saydamlık İlkesi Bağlamında Mutabık Kalınan Adil, Makul, Anayasal ve Yasal Tedbir: “TAHKİKAT KOMİSYONU” idi…  
Devlet, Hükümet, Millet ve Parti olarak maruz kalınan fevkalâde mağduriyet, milli felâket ve haksız saldırılar karşısında; Tarihi ve kadim Demokrat Parti’nin Meclis Grubu ile yetkili kurullarında bu karara varılmasını müteakip:, “Başta Kanun ve kontrol dışı unsurlar olmak üzere; CHP ile bazı muhalefet partileri ve bir kısım basının faaliyetlerine yönelik Tahkikat Komisyonu oluşturulmasına ilişkin önerge” 14 Nisan 1960 tarihinde Meclis Başkanlığına sunuldu. Önerge DP Meclis Grubu Başkanvekilleri Bursa Milletvekili Mazlum Kayalar ile Denizli Milletvekili Baha Akşit tarafından imzalanarak verildi.
Buna göre: 18 Nisan 1960’da tahkikat komisyonu kuruldu.
            TAHKİKAT KOMİSYONU KURULMASINA DAİR MECLİS KARARI
“Bursa Mebusu Mazlum Kayalar ve Denizli Mebusu Baha Akşit’in:, “CHP’nin yıkıcı,  gayrimeşru, gayriahlâki ve kanun dışı faaliyetlerinin, bütün memleket sathında cereyan tarzı ve bunların mahiyetinin nelerden ibaret olduğunu tahkik, tespit ve memleketin her tarafında yaygın bir halde görülen kanun dışı siyasi faaliyetlerin muhtelif sebeplerine intikal etmek, matbuat meselesi ile adlî ve idari mevzuatın ne suretle tatbik edilmekte olduğunu tetkik eylemek üzere Meclis tahkikatı açılmasına dair takriri” ile “neden böyle bir komisyona gerek duyulduğunu” şu şekilde açıklamıştır:
MECLİS KARARI HAKKINDA AÇIKLAMA:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyasetinde, Türkiye'de iktidarın millî hâkimiyet esasına göre, vatandaşın hür iradesiyle tâyin edilmesi prensibi, Demokrat Partinin kuruluşuna temel teşkil etmiş olan ana fikirdir.
Demokrat Parti bilumum siyasi, hukuki, insan hakları, adalet ahlâkı ve demokrasi mücadelesinde bu fikrin tahakkuk etmesini temin ve bu yolla meşru bir iktidarın Türkiye’nin kaderine hâkim olmasını takip ve müdafaa etmiş, 1950 de bu yolla iktidara gelmek suretiyle millete söz vermiş olduğu gayeyi bizzat tahakkuk ettirmiştir. Türk milleti 1950 den sonra, birbirini takip eden iki büyük seçimle Demokrat Partiyi iktidarda bırakmak kararında ısrar ettiğini ve milletin kaderini, zihniyetlerini ve fikirlerini ne kadar tebdil etmiş görünürlerse görünsünler, tek parti nizamının mümessillerine teslim etmek düşüncesinde olmadığını alenen tezahür ettirmiştir. Bu tezahür karşısında, tarih önünde tasfiye edildiklerini bir türlü idrak edemeyen devri sabık adamların, başında ve içinde bulundukları siyasi teşekkülü Türk milletinin meşru iktidarını gayrimeşru ve gayri kanuni yollarla düşürmek fikrine dayanan bir mücadeleye sevk etmeye çalışmışlardır.
1957 seçimlerinin akabinde ve ondan daha sonra bu gayrimeşru teşebbüslerin ileri tezahürlerini tespit eden Demokrat Parti Hükümeti ile Meclis Grubu, Cumhuriyet Halk Partisinin sevk ve idaresini deruhte etmiş bulunanlara 11 Ağustos 1958 tarihli tebliği ile gayrimeşru mücadele usullerini terk etmeleri hususunda katı ihtarını vermiş bulunuyordu.
Buna rağmen, kaybettikleri iktidarın kamçıladığı hırs ve ihtiraslarla gözleri kararmış ve meşru bir seçimle iktidara gelmek ümidini bütünüyle kaybetmiş olan CHP idarecileri;, Bu son (Demokrat Parti) iktidarının Türk milleti adına ifade ettiği azim ve kararın mahiyetini bir türlü idrak edememişler ve 7 Nisan 1960 tarihli Grup tebliğinde de tebellür ettirildiği gibi, 11 Ağustos 1958 tarihli tebliğin neşrini icap ettiren noktadan çok ilerilere geçmişlerdir.
Hiçbir kanuni salâhiyete sahip olmamalarına rağmen, umumi seçimlerin bu ilkbahar ortalarında yapılacağını bizzat ifade ve iddia ederek ortaya atılan bu idareciler, kendi emir ve hizmetlerinde bulundurdukları teşkilâta, bu seçimleri her türlü baskı usullerini, gayrimeşru tedbirleri, kardeş kavgalarını dahi mubah görerek:, Milletin istinatgâhını teşkil eden devletin bütün unsurları ile müesseselerini ya tahrik veya tahrip etmek bahasına da olsa muhakkak kazanmak hedefine göre harekete geçirmiş bulunuyorlar.
Bir kısım basın bu gayrimeşru gayenin tahakkuku uğrunda CHP ile iş birliği ve iştirak halinde bulunuyor. Bu basın umumi efkârı aldatıyor. Hâdiseleri tahrif ediyor. Her türlü yıkıcı faaliyetleri, terör ve tedhişi teşvik ve tahrik eden yazılara sinesinde yer veriyor. Mücrimlerin (suçluların) müdafaasını uhdesine alarak cemiyetin temellerini kökünden sarsıyor.
Gaziantep, Zile, Uşak, İstanbul, Yeşilhisar hâdiseleri gibi Devletin emniyet, huzur ve asayişini birinci derecede tehdit eden, Türk milletinin itibar ve şerefine karşı da birer tecavüz mahiyetinde olan hâdiseler umumi efkâra hürriyet ve demokrasi mücadelesinin şerefli bir sayfası ve bunların tertiplileri birer kahraman gibi takdim olunuyor. Memleketin emniyet ve asayişini korumakla vazifeli olan memurlar, kanunların tatbikatı ile vazifeli mahkemeler ve hâkimler baskı ve tehdit altında veya türlü iğvalarla (ayartma, kandırma, baştan çıkartma) kanunların âmir hükümlerini yerine getirmekten alıkonmak isteniyor. Orduyu siyasete alet ederek fitne fesada karıştırmak, ordu kuvvetlerini emir ve kanun dinlemez bir hale getirmek için gayretler sarf olunuyor.
Türkiye tarafından olduğu gibi NATO’ya dâhil bütün memleketler tarafından kabul edilmiş olan, “Kuvvetler (ayrılığına) statüsüne dair Sözleşme’nin” tatbikatı ele alınarak veya memleketimizde vazifeli bulunan Amerikan kuvvetleri mensuplarının ırzlara ve namuslara tasaddi etmekte oldukları iftirası yaygın bir surette işlenerek, Türk - Amerikan dostluğunun sarsılmasına, dolayısıyla, NATO camiasında mevcut vâhdetin bozulmasına çalışılıyor. Seçimlerde namuslu vatandaşların iradesini tam bir hürriyet içinde izhar etmelerine mâni olmak üzere şerirler ve sabıkalılardan müteşekkil silâhlı siyaset çeteleri hazırlanıyor. Hücre usulüyle çalışan kollar kuruluyor ve bu kolların kurulması meşru bir hareket olarak açıkça müdafaa olunuyor. Yukarda sayılan hususlar C. H. P. nin siyasi mücadelede meşruiyet hudutlarını fazlasiyle aşmış olduğunu tesbit etmektedir.
Türkiye’de devamlı ve müstakar bir demokratik idare kurulması ve bu idarenin sağlam temeller üzerine oturtulması her şeyden evvel meşru bir iktidara karşı gayrimeşru mücadele usul ve imkânlarının tamamiyle bertaraf edilmesine bağlıdır. Bugüne kadar cereyan eden hâdiseler, Türkiye’de mer’i (yürürlükteki) kanunların, suçları tâkip ve tecziye etmekle mükellef müessese ve kurulların bu fenalıkları önleyemediği kanaatini veriyor. Bu sebeple hâdiselere derinden ve bütün teferruatiyle nüfuz ederek, Türkiye’de siyasi huzur ve istikrarın sağlanması için gerekli tedbirleri almak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinin işe el koyması zaruri ve lüzumlu görülüyor.
Memleketin emniyet ve selâmetinin, huzur ve asayişinin yukarda tafsilen izah edildiği şekilde tehlikelere mâruz bırakıldığı bir devrede Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Teşkilâtı Esasiye Kanunu (Anayasa) ile kendisine tanınan bütün haklarını bir anda eline alarak, yukardan beri tadad olunan (sıralanan) son derecede ehemmiyetli meselelere vazıyet etmesi artık kaçınılmaz bir zaruret haline gelmiş bulunuyor. Memlekette hakiki bir adalet ve hürriyet nizamının kurulması, huzur ve sükûnun tesisi, seçimlerin hiç kimsenin şüphe, tereddüt ve endişesine, korkusuna, itimatsızlığına en küçük bir imkân bırakmayacak sâlim, temiz ve dürüst şartlar içinde yapılması, nihayet gittikçe büyüyen hâdiseler halinde kendisini gösteren kanlı kardeş kavgalarını önliyecek kesin çarelerin bulunması buna mütevakkıf görülmektedir.
Bu itibarla, CHP’nin :
A) Meşru iktidarımızı, alelûmum devlet vazifelerini, Türk kadınlarını, dost ve müttefiklerimizi en iğrenç isnatlarla kötüleme usulleri de dâhil olmak üzere, çeşitli gayrimeşru ve kanun dışı yollarla halkı kanunları ihlâle, kanuni tedbirlere karşı mukavemete, Hükümete, idari ve adlî mercilere karşı galeyana ve fiilî tecavüzlere teşvik ve tahrik etmek,
B) Müsait telâkki ettikleri mahallerde kendi partilerine mensup bâzı şahısları silâhlandırmak suretiyle iktidar partisinin mensup ve taraftarları aleyhine münferit veya toplu şekilde baskı yapmaya ve suç işletmeye teşvik suretiyle memlekette kanlı kardeş kavgalarına müncer olan tertiplere başvurmak,
C) Orduyu siyasete karıştırmak teşebbüsleri de dahil olmak üzere, memleketin emniyet ve asayişini korumakla vazifeli olanları çeşitli propaganda, baskı ve vaidler yoliyle vazifelerini ifadan alıkoymağa cüret ve teşebbüs etmek,
Ç) Bizim radyo namındaki komünist radyosunu halk partisine ait bir radyo olarak göstermek suretiyle halkı bu yayınları dinlemeye sevk etmek ve umumi efkârı bu vahim neşriyatın zararlı tesirlerine mâruz bırakmak,
D) Bütün bu kanun dışı faaliyetlerini umumi efkâra karşı haklı gösterebilmek için T. B. M. Meclisinin, onun itimadına mazhar Hükümetin meşruiyetinden halkı şüpheye düşürecek, ve bundan da ileri olarak, gelecek seçimlerin de meşruiyetini şimdiden muallel imiş gibi göstererek kurulmuş ve kurulacak iktidarlar aleyhine vatandaşları gayrimeşru yollarla tahrik etmek suretiyle itimatsızlığa ve huzursuzluğa sevk etmek,
E) Hücre teşkilâtı ile işliyen gizli kollar kurmaya çalışarak, yukarda mâruz faaliyetleri daha müessir bir hale getirmek, Suretleriyle giriştiği yıkıcı, kanun dışı ve gayrimeşru faaliyetleriyle;
F) Aynı maksat ve gayelerle ve neşir yolu ile faaliyette bulunarak, Cumhuriyetimizin ve genç demokrasimizin fikrî ve mânevi temellerini tahrip eden, Devletin ve cemiyetin ana müesseselerini şantaj, baskı ve tehdit suretiyle işlemez bir hale getirmek, hakikatleri tahrif etmek, yalan neşriyatta bulunmak suretiyle memleketin siyasi, iktisadi, malî, içtimai hayatını tehlikeye mâruz bırakan bir kısım basının; Bünyesini; çalışma tarz ve metotlarını ve kanunlar muvacehesindeki tutumunu ve bu kanunları işlemez hale getirmek hususundaki gayrimeşru faaliyetlerinin ve yukardan beri tafsilâtı ile arz edilen ahvalin önlenmesini gayrimümkün kılmakta olan sebeplerin mahiyetini tetkik ederek elde edeceği neticeleri T. B. M. Meclisine bildirmek üzere, Dahilî Nizamnamenin 177 nci maddesi hükümlerine göre 15 kişilik bir tahkikat encümeni kurulmasını; bu encümenin TBMM’nden veya adlî mercilerden ayrıca karar istihsaline lüzum olmaksızın, Dahilî Nizamnamenin 16’ncı babında yer almış bütün salâhiyetlerle teçhiz olunmasını; tahkikatın selametle cereyanımı temin bakımından ve tahkikatın devamı müddetine maksur ve munhasır olmak üzere Türkiye’deki her türlü siyasi hareket ve faaliyetleri durdurma kararı da dâhil olmak üzere lüzumlu göreceği bilcümle tedbir ve kararları da ittihaz etmeye ve icabında Meclis dışında da faaliyette bulunmaya yetkili kılınmasını ve ayrıca mesaisini üç ayda ikmal etmesini arz ve teklif ederiz.”
Takrir okunduktan sonra ilk sözü imza sahibi Bursa mebusu Mazlum Kayalar almış ve tahkikat talebine dayanak teşkil eden olayların milletin gözü önünde cereyan ettiğini ifade etmiştir.
Mazlum Kayalar: “Mülga Takriri Sükûn Kanunu veya ona benzer hükümleri yürürlüğe koymak için Meclis’e teklif getirebilecekken bunu yapmadıklarını, bunun yerine “hukuki, meşru ve Anayasaya hürmetkâr” bir şekilde TBMM’ye başvurarak olaylara el koymasını ve gerekli kararları almasını istediklerini” belirtmiştir.
Kayalar, DP’ye iltihakların artmasıyla birlikte seçimlerin öne alınacağı ihtimalinin muhalefeti telaşlandırdığını ve bu telaşla birlikte Halk Partisinin seçimlerin “medeni iklimini” yok etmeye çalıştığını ve bunda da kısmen başarılı olduğunu ileri sürmüştür.
Takrirle talep edilen tahkikatı açmaya Meclisin yetkili olduğunu tartışmaya bile gerek olmadığını vurgulayan Kayalar: “Mevcudiyet hakkını kanundan alan teşekküllerin Devletin temellerini ve millî birliği sarsmıya müteveccih fiili, aleni ve hafi hareketleri üzerinde bir tahkikat açmak TBMM için gayrikabili münakaşa bir salâhiyet teşkil eyler.”
İSMET İNÖNÜ’NÜN KONUŞMASI
Takrir hakkında şahsı adına söz alan Malatya Milletvekili İsmet İnönü:, “İç politikada huzuru tesis edecek tedbirleri müzakere edebilmek için her şeyden önce bütün vatandaşların Devlet ve kanun önünde eşitliğinin kabul edilmesi gerektiğini, ancak mevcut iktidarın siyasi kanaatlerine bakılmaksızın bütün vatandaşların eşit kabul edilmesi mecburiyetini şimdiye kadar fiilen kabul etmediğini, nitekim müzakere edilen belgenin de “partizan idare zihniyeti” ni yansıttığını ileri sürmüştür.
İnönü, önergenin kabul edilmesi halinde Türk siyasi hayatının “tamir ve deva kabul etmez bir uçuruma” sürükleneceğini ifade ederek iktidarı uyarmıştır. İnönü uyarılarına şu sözlerle devam etmiştir: “Arkadaşlar, şimdi bu salâhiyetlerle teşkil edilen Encümenin bir hususi karakteri vardır. Bu Encümen, Hükümetin üstünde, Büyük Millet Meclisinin üstünde bir baskı rejiminin bünyesi olacaktır. Bu talep gerçekleşirse; hesapsız, mesuliyetsiz, rasgeldiği vatandaşı hapsetmek istiyecek, istediğine söyle diyecek, istediği kâğıtları alacak, bu suretle memlekette bir dehşet idaresi fiilen kurulacaktır.
Önerge bu Devlette hiçbir müesseseye itimadı olmadığını söylüyor. Devlet memurlarına itimadı yoktur, adalete itimadı yoktur, orduya itimadı yoktur. Hiçbir müesseseye itimadı olmıyan bu otorite, bu idare eşit olmıyan seçimlere kararlı olduğu halde seçime gitmeye dahi cesaret edemiyor. Milletin reyleriyle azlıkta kalmış olan bu iktidar, bugün Devletin bütün müesseselerinde ve umumi efkârın katî hükmü ve kanaati karşısında bir kadro halinde kalmıştır. Ne isteniyor? Meclis Tahkikat Encümeni namı altında bir baskı idaresi kurmak istiyorlar. Bu baskı idaresi Anayasaya, İnsan Haklarına karşı teşebbüs edilen gayrimeşru bir darbedir.”
CHP başkanı İnönü’nün konuşmasını tamamlayıp kürsüden inmesinden sonra Samet Ağaoğlu kürsüye gelmiştir. Ancak bu sırada genel kurulda şiddetli gürültüler, atışmalar, tabanca çekmeler ve çanta fırlatmalar gibi olaylar yaşandı. Sırrı Atalay ve Hasan Erdoğan’a takbih cezaları verildi. Atalay’ın Samet Ağaoğlu’na “milyonları çalan adam” dediği iddiası üzerine kendisine 12 inikat (oturum) için Meclisten çıkarılma cezası verilmesi reye sunuldu ve savunması istendi. Atalay, Samet Bey kürsüye geldiğinde kendisine “bugün milyonların sahibisin” dediğini ve demeye de devam edeceğini ifade etmiştir.  “Yıl 1950. Muhterem ablaları Tezer Hanımla mebus seçildikleri zaman Ankara’ya geliyorlar” diye söze devam etmesi üzerine Reis müdafaa için söz verildiği halde aynı şekilde konuşmaya devam ettiğini belirterek kürsüden inmesini istemiştir. Atalay’a 12 inikat Meclisten çıkarma cezası oylanarak kabul edilmiştir.
Daha sonra da bir milletvekiline çanta fırlatan Hasan Erdoğan’a müdafaasını yapmak üzere söz verilmiş, Erdoğan da Gazianteb Mebusu Ali Şahin Bey’in tabanca çektiğini, bunun üzerine çantayı attığını, “Mecliste tabanca çeken adama çantayı atmak tabiî hakkı’na sahip olduğunu belirtmiştir. Bu savunmaya rağmen Erdoğan’a da 6 inikat Meclisten çıkarılma cezası verilmiştir. Gürültülerin devam etmesi üzerine oturum başkanı “Bir mâbedin içinde bulunduğunuzu asla hatırınızdan çıkarmayınız, bu hali gören size acır” diyerek sözü Samet Ağaoğlu’na vermiştir.
Samet Ağaoğlu, önce İnönü’nün ruh haline dair bazı tespitlerde bulunacağını belirtmiş, bu bağlamda İnönü’nün kürsüde “manevi mecalsizlik” içinde olduğunu, kafasının ve kalbinin son isyanlarını haykırmaya çalıştığını ancak bu “pervasız haykırmalara” TBMM’nin azimli kararının asla izin vermeyeceğini söylemiştir. Ağaoğlu’na göre İnönü Meclis kürsüsünden “itaat etmeyeceğiz” diyerek sadece kendisi ve partisi adına değil, Devletin memurları adına da isyancı bir tavrı savunmuş, Anayasanın ve kanunların dışında uyulması gereken toplumsal ve siyasal ahlak kurallarını hiçe saymış, bu ahlâki kurallara kendisini bağlı hissetmemiş, ayrıca takrirde tek tek belirtilen ithamların hiçbirine cevap vermemiştir. Ağaoğlu, konuşmasını takririn verilme sebebi olarak gördüğü memleketin içinde bulunduğu manzarayı tasvir ederek sürdürmüştür. Ağaoğlu’nun milletvekillerinin dikkatine sunduğu “memleket manzarası”nda şu hususlar öne çıkmıştır:
• Memlekette iç politika konuları, tüm konuların önüne geçmiş, şehir meydanlarından köy kahvelerine kadar her yerde görülen iç politika tartışmaları halkı kamplara ayırmış ve “kardeşin kardeşi kırmasına” yol açmıştır.
• “Siyasi mücadelenin silahları” olarak ortaya çıkan iftira, isnat, hakaret ve küfür Devlet ve milletin maddi ve manevi tüm varlığını tehdit eder hale gelmiştir.
• Açık ve gizli güçler, Devlet ve toplumun meseleleri üzerinde akla hayale sığmaz dedikodulara sürekli olarak ihtiyarlardan çocuklara kadar tüm halkın kulaklarına fısıldamaktadırlar.
• Hükümetin ehil olmayanların elinde olduğu, iktidarın memleketi dış güçlere pazarladığı ve “Türk kadın ve kızlarımızın yabancılara peşkeş çekildiği” söylenmektedir.
• Devletin tüm kuvvetlerine hakaretten karşı koymaya kadar varan tahriklere girişilmektedir.
Ağaoğlu memlekette bu manzarasının oluşmasında muhalefetin önemli payının bulunduğunu şu sözlerle ifade etmiştir: “Memlekette bu manzarayı yaratan kuvvetlerin bir kısmının başında, Devleti ve vatanı uzun yıllar idare etmiş insanlar yer almışlardır. Devlet Reisi, Hükümet Reisi, vekil olmuş, mebusluk yapmış insanlar; bu vasıfları ile Devlet mefhumunun ne olduğunu bilen insanlar; 31 Martı, Millî Mücadelenin arkadan hançerleme devirlerini, iç isyanları görmüş insanlar; şu arz ettiğimden çok zayıf kımıldamalar karşısında, bir fes dâvasında, şu veya bu şekilde ufak bir sözden dolayı bütün bir şehrin meydanlarını haklı, haksız sehpalarla donatmaktan çekinmemiş, hususi mahkemelerde suçlu, suçsuz yüzlerce, binlerce insanı mahkûm etmiş ve ettirmiş insanlar, hattâ daha ileri gidilerek, suçlu buldukları birkaç adamı ele alıp o şahsın içinde bulunduğu bütün bir zümreyi toptan yok eden insanlar yer almışlardır.”
Ağaoğlu, İsmet Paşa’nın yurt gezisi sırasında yaşanan bazı olayları “muhasara yarıldı”, “kimin haddine”, “İsmet Paşa Garp Cephesi Komutanlığını hatırlatmakta değil de bir defa daha yaşamaktadır” şeklinde başlık ve yorumlarla aktaran gazetelere dikkat çekerek muhalefet liderinin memlekette huzursuzluk çıkarmaya çalıştığını ima etmiştir. Ağaoğlu İsmet İnönü’nün daha önceki bir sözünden hareketle kendisinin şimdi de kızmış olabileceğini şu cümlelerle ifade etmiştir: “Muhterem arkadaşlar, aklıma geldi. 3-4 sene evvel bir köy imamının affı dolayısiyle İsmet Paşa bu kürsüden;
“Beni kızdırmayın yoksa yapamıyacağım yoktur” demişti.
Şu verdiğim misaller gösteriyor ki, İsmet Paşa kızmıştır, İsmet Paşa kuvvetlerine hazrol emri vermiştir, İsmet Paşa yer yer taarruza da geçmiştir. Kızdınız mı Paşam?..” Ağaoğlu daha sonra İsmet Paşa’nın seçim ve seçim hileleri konusunda iktidarı eleştiren sözlerinden örnekler vererek bunların gerçekte tehdit olduğunu, ayrıca seçimlerde hile yapılıp yapılmadığını tespit yetkisinin İsmet Paşa’ya ait olmadığını, DP’nin bu yetkiyi Meclisten alarak yargı mekanizmasına verdiğini ifade etmiştir. Ağaoğlu İsmet Paşa’ya dönerek konuşmasını şöyle sürdürmüştür: “ve nihayet şu garip beyanat... Okuduğum zaman gözlerime inanamadım, İsmet Paşa, edebiyata mı merak etti, dedim. Ne demek istediğini anlıyamamıştım. Sonradan söktüm, ne demek?  
Ağaoğlu’nun bu sözlerine muhalefet sıralarından müdahale edilmiş, Maraş mebusu Nusret Durakbaşa, hatibin farkında olmadan “Devletin kuruluşunu kötülediği”ni söylemiş, Adana Mebusu Hamdi Öner de “Baban bize çok şeyler öğretmişti, ne yazık ki size bir şey öğretememiş” şeklinde seslenmiştir. Buna cevap olarak Ağaoğlu şunları söylemiştir: “ babamı bırakın, ölmüşleri karıştırmayın, ölmüşlerin dilleri yoktur, söyliyemezler. Fakat hemen ilâve edeyim; babam sağ olsaydı ve bu kürsüde bulunsaydı, muhterem lideriniz hakkında çok şeyler söylerdi. ” istediğini. “27 Ekim 1961 akşamı gün battığında seçimi yenilememiş olurlarsa gayrimeşru olacaklardır. C. H. P. böyle bir idareyi asla tanımıyacak, onun Meclîsinde yer almayı reddedecektir.” Gözümün önüne geldi, 1961 in 27 Ekim günü akşam vakti, güneş batmak üzere, İsmet Paşa güneşe bakıyor, ve dönüyor, «Ey benim silâhşörlerim; seçim yapıldı mı, yapılmadı mı? Haydi silâh başına» diye bağırıyor. Siz, Paşam, affedin, mecburum söylemeye, edebiyat yapmışsınız, ama Donkişot bile Şanso’ya böyle bir emir vermedi.
Ağaoğlu, muhalefet temsilcilerinin her gittikleri yerde “İnkılâplar tehlikede”, “Başvekil yeşil bayrakla karşılandı” gibi sözleri yayarak memleketin huzur ve düzenini bozmaya teşebbüs ettiğini, bu aleni faaliyetlerin bir de gizli/yer altı kısmının bulunduğunu ve bunların da elbette açığa çıkarılacağını belirtmiştir. Ağaoğlu daha sonra da muhalefetin “hesap sorma” söylemini eleştirmiş ve şunları söylemiştir: “Bir de «Hesap sorma tehdidi» var. Muhterem arkadaşlar, hesap sorma bahsinde çeşitli teraneler söylediler, hususi mahkemeler kuracağız, dediler; hususi kanunlar çıkaracağız, dediler; normal kanunlarla mal beyannameleri istiyeceğiz, dediler. Bunlar ehemmiyetli şeyler değil. Ehemmiyetli olan şu, mebuslar kongrelere gittiler, hesap soracağız derken hemen arkasından meselâ, Samed’in sehpası ile Namık’ın sehpasını yan yana dikeceğiz, tehdidini de savurmaktan çekinmediler, çekinmiyorlar... Asacak mısınız efendiler? Öylemi? Bu ölüm tehdidinize cevabımız şudur: Hayır efendiler; bu memleketin sehpalar devrine bir daha dönmesine asla meydan vermiyeceğiz. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bugün varacağı karar ile o melun devirlerin bir daha hortlamasını önliyecektir.
Ağaoğlu bu sözlerin ardından İsmet İnönü’nün 1944-1945 yıllarına ait konuşmalarına atıf yaparak bugünkü muhalefet liderinin o günlerde ifade hürriyetinin halk idaresinin temeli olduğunu, ancak her milletin kendine has bir söze dayanma ölçüsü olduğunu, Alman harbinin bitmesiyle başlayan tartışmaların milletin maneviyatını zayıflatacak, Meclisin itibarını zedeleyecek, dışarıya karşı memleketi zayıf gösterecek ve nihayet bu vaziyet karşısında memleketin şurasından burasından ateş çıkarabilecek boyutlara ulaştığını söylediğini hatırlattı. Ağaoğlu’na göre bu sözleri söyleyen kişinin “demek ki her milletin karakterine göre bir tahammül takatı olduğundan haberi var” ve başında bulunduğu partisinin mebus ve idarecilerinin memleketin her yerinde yaptıkları propagandalardan bir takım neticeler bekledikleri ortadadır. Ağaoğlu, getirilen takririn “memlekette huzur ve sükûnu bozan bir siyasi faaliyetin neticelerinin neler olabileceğini sorup öğrenmek istiyen, bunların Meclis tarafından öğrenilmesini istiyen bir teklif” olduğunu ve bu haliyle de Komisyona verilen yetkilerin hukuk nazariyesine ve Anayasaya aykırı olmadığını vurgulamıştır.
Ağaoğlu konuşmasının sonunda demokrasiyi muhafaza etmek gerektiğine değinerek şunları söyledi: “Demokrasimizi, hakikaten büyük emeklerle kurulan demokrasimizi himaye etmek onu muhafaza etmek ve kurtarmak mecburiyetindeyiz. Demokrasi ince bir sistem, zor bir sistemdir. Demokrasiyi yaşatmak için gönüllerde adalet hissine, dimağlarda Devlet mefhumuna ve nizam fikrine yer vermek, Devlet ve ferdin karşılıklı münasebetlerinin bu his ve mefhumlar içinde âdilâne olması prensibine inanmak lâzımdır. Bu ince rejimi muhafaza etmek ve yaşatmak için en evvel dikkat edeceğimiz husus, demokrasinin demogojinin ve anarşinin eline düşmemesidir. Çünkü, anarşinin arkasından en kısa zamanda istibdat gelir ve memleketin istikbali karanlıklara gömülür. Türkiye Büyük Millet Meclisi bizzat tarihinden misallerle iyi biliyor ki, Türkiye’de anarşiye meydan verildiği gün çok geriye, gideriz, çok kan dökeriz, maddi ve mânevi büyük zararlara uğrarız. Bunun içindir ki, TBMM anarşiye yol açmıyacaktır. Acı ile, elemle itiraf etmek lâzımdır ki, bu anarşi temayülü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüne kadar sokulabilmiş, ve burada Devlet Reisliği yapmış bir zat daha bir saat önce «Meclisin kararlarına itaat etmiyeceğim.» diyebilmiştir,
Memleketi bu anarşi uçurumunun kenarından çekip kurtarmazsanız, istibdadın kapılarını açmış olacaksınız. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu kapıyı ebediyyen açmıyacak ve istibdadın hayattaki son mümessilinin bu kapıdan geçmek emelini hüsrana uğratacaktır.
AĞAOĞLU’NDAN SONRA CHP GRUBU ADINA İSMET İNÖNÜ SÖZ ALDI
İnönü şunları söyledi: “Biz ihtilâlden yetişmiş insanlarız, içimizde bizim yaşımızda olanlar pek azdır. Ama bizim etrafımızda bulunan, teşekküller, fikirler, zümreler bizim geldiğimiz yolu bütün teferruatı ile bilirler. Biz ihtilâlden gelmiş bir nesiliz. Meşrutiyet ihtilâlinden geldik, Cumhuriyet ihtilâline yöneldik. En sonu, Cumhuriyet ihtilâlinden demokratik rejime geçinceye kadar çok gayret sarf ettik ve çok zahmet çektik. Çok güç bir devirdi bu. Ama, sabırla muvaffak olduk. Bu ihtilâl rejimi; eşit haklarla, dürüst yapılan seçimlerle, iktidar değişmesiyle neticelenebildi ve hiçbir kıyamet kopmadı. Bunun milletimizin tarihine, daima örnek olabilecek bir misâl olarak, cesaret verici bir misâl olarak geçmesini istedik. Şimdi, biz tekrar ihtilâl usulünü takibedecek ve ihtilâl yoliyle iktidara geleceğiz; ne olacak? En büyük derece ile âzami derecede muvaffak olsak, 1938 de, 1940 da, 1945 te vardığımız vaziyete varacağız. Bu vaziyetten biz memnun değildik. Bu vaziyet, bu ihtilâl rejimini biz demokratik rejime çevirmek için çok güçlük çektik. Bizim böyle bir harekette tekrar tevessül etmemizde mâna yoktur, mantık yoktur.
Şimdi biz ihtilâl rejimimden gelerek Demokratlık rejim içinde siyasi hayat takip ediyoruz. Etrafımızda olan ihtilâllerin hiçbiri böyle değildir. Büyük inkılâplar, büyük devrimler için yapılmış ihtilâllerden sonra normal iktidarlar teessüs edememiş, etmiyor. Rasgele sokak politikacıları meşru iktidarları altüst etmeye çalışıyorlar. Bu gibi teşebbüslerin yüzde 80 i hiçbir memlekette muvaffak olamıyor. Halk iktidarı haksız görmüyorsa 3-5 kişinin toplanması ile Devletin bütün silâhlı, silâhsız kuvvetlerine karşı hareket ederek ihtilâl vücuda getiremezler. Şimdi, ihtilâl, iktidarı bir defa eline geçirmiş olanlar tarafından yapılıyor; son zamanların modası bu. Seçimle iktidara geliyor, Devletin vasıtalarına el koyuyor; seçimle gitmek ihtimali görüldü mü ben buradan gitmem telâşına düşüyor. Ne oldu telâşınız ne?...”
İnönü konuşmasını ihtilallerin hangi durumlarda gerçekleştiğini ve bir anlamda “meşru” hale geldiğini açıklayarak sürdürmüştür. İnönü’nün iktidara uyarı niteliğinde olan ve daha sonra çok tartışılacak olan sözleri şunlardır: “Şimdi iktidarda bulunanların, iktidarı ellerinde bulunduranların milletleri ihtilâle nasıl zorladıkları insan hakları beyannamesine girmiştir. Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur. Buna mahal vermemek için idarelerin demokratik yolda olması, insan haklarının yürürlükte olması şarttır. Bu fikir Beyannamenin ruhunu teşkil ediyor. Şimdi mevzuubahs olan mesele bu. Demokratik rejim, insan hakları yürütülüyor mu, yürütülmüyor mu? Bu bir. Eğer insan hakları yürütülmez, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulursa ihtilâl behemehal olur. Beni dinleyin... Biz böyle bir ihtilâl içinde bulunmayız, bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda, bizimle münasebeti olmıyanlar tarafından yapılacaktır. Biz demokratik rejim dedik, demokratik rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir.
Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam.
Şimdi arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir haktır. Fakat ihtilâl aslında bir millet hayatının asla arzu etmiyeceği, çetin ve tehlikeli bir ameliyattır. Birçok memleketlerde görüyoruz. Çok iyi niyetlerle, vatanperver hislerle ihtilâl yaparak idare kuranlar, kurdukları idarenin ertesi gününden itibaren, kâbus içinde yaşarlar. Onlar muvaffak oldukları ihtilâli normal bir demokratik rejime devredebilmek için imkân bulamazlar. Bulabilenler tarihte nâdir. Biz bulduk işte. Ama bunu bulamıyan memleket çok zarar görür. İhtilâl niçin yapılır? Eğer ihtilâl vatandaş için başka çıkar yol yoktur, kanaati zihinlere ve bütün müesseselere yerleşirse, meşru bir hak olarak kullanılacaktır. Bundan içtinap kabil değildir. Basiretimiz yerinde ve aklımız başımızda ise normal bir demokratik rejimin icaplarını hulûs ile takibederek, eşit haklarla dürüst bir seçimin neticelerini kabul ederek bu rejimi bu yola götürelim…”
İnönü, olağanüstü bir yönetim kurmaya dair Meclis’ten çıkacak kararı kabul etmeyeceklerini belirterek konuşmasını şu sözlerle tamamlamıştır: “Meclis Tahkikat Encümeni şeklinde 3 aylık fevkalâde bir idare kuracaksınız. Bu idare muhalefet partisini ve basını her yerde takibedecek. Şu kusuru var, bu kusuru var, diye her yerde takibedeceksiniz, şimdiden söylüyorsunuz kusurları. Filân yerde şu beyanatı yapmışım. Hakkımdır, kanuni saydığım takdirde yaptım, kanuni değilse haksız isem, verin mahkemeye. Bunun aksi telâkki asla itibara lâyık değildir. Onun için muhterem arkadaşlarım, bu memleketin seçkin, yetişmiş güzide insanlarısınız, memleketi fevkalâde bir idareye götürmek istenildiğinin arifesinde, eşiğindesiniz, hesaplı olarak düşünmenizi isterim. Bir fevkalâde idare kuracaksınız. Bu idareye verilen salâhiyetler gayrimeşrudur. İtaat etmiyeceğiz dediğimi söylemek yersizdir. Bir defa çıkmış bir kanuna, kanun değil karar, çıkmış bir kanuna itaat etmemek vatandaşın elinde değildir. Ama kabul etmeyiz. Razı olmayız. Ve vatandaşların hepsine bunun haksız olduğunu, buna mukavemet etmek lâzımgeldiğini söyleriz. Hür vatandaşın hakkıdır bu. Memurlara itimat etmez, adalete itimat etmez, orduya itimat etmez, kendisi esasen azlıktadır, bir kadrodur, bu şeyleri yapmak ister, böyle şey olmaz.”
İsmet Paşa kürsüden indikten sonra CHP mebusları da Meclis Genel Kurul salonunu terk etmişlerdir. İktidar sıralarından “Nereye, nereye? Kaçmayın, dinleyin” sesleri yükselmiş, Demokrat Parti Grubu adına konuşmak üzere söz alan Rize milletvekili Osman Kavrakoğlu da “Bırakın kaçsınlar. Dinliyemezler, tahammül edemezler” demiştir.
Kavrakoğlu, muhalefet liderinin müzakereler sırasında “inadından, ısrarından bir milimetre inhiraf etmediğini”, ileri sürülen iddiaları çürütmek adına hiçbir vesika ileri sürmeyip sadece bazı kavramları muğlak şekilde zikrettiğini belirtmiştir. Kavrakoğlu İsmet Paşa’nın ihtilale ilişkin sözlerine de şöyle cevap vermiştir: “Kendileri ısrar ediyorlar, akıllarınca demokrasinin esasını teşkil eden bâzı şartların mutlaka tahakkuk ettirilmesini istiyorlar, aksi takdirde (İsyan hakkını, ihtilâl çıkarma hakkını) tabiî bir hak ve netice sayıyorlar ve böyle bir akıbetten bizleri hattâ kendisinin dahi kurtaramıyacağını ifade ediyorlar. Ne hazin bir tecellidir bu! Neden ve kime karşı isyan olacak? Bize karşı mı?.. Demokrat iktidara karşı mı? Yazıklar olsun Paşa!.. Bunu nasıl söylersin!..”
Kavrakoğlu, DP’nin partizanca davranmadığını, aldıkları oyların “temiz ve helal” olduğunu, demokrasimize bir eksiklik gelmemesi için çırpındıklarını, senelerce mahrumiyet içinde acı çeken ve tabii hakları ellerinden alınan bu asil milleti kısa bir sürede muasır medeniyet düzeyine yükseltmeye çalıştıklarını söylemiştir. Buna karşılık, Kavrakoğlu’na göre, “İsmet Paşa dar bir görüş ve kısır bir mantıkla memlekette huzursuzluğun, anarşi ve ihtilâlin müdafaasını yapıyor”.
Kavrakoğlu, İsmet Paşa’nın konuşmasının Devlete, millete ve demokrasiye karşı “insafsız” bir konuşma olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir: “Meclisimizin tarihi, Devletin mânevi varlığına, aziz ve sevgili milletimize ve genç Demokrasimize karşı bu derece merhametsiz ve insafsız bir konuşma kaydetmemiştir.”
Bu sözler üzerine Kocaeli mebusu Cemal Tüzün “Bir daha, bir daha söyle Kavrakoğlu, asıl biz onu kurtaramayız” demiştir. Kavrakoğlu bunun üzerine İsmet Paşa’nın günümüzde diktatörlerin demokratik yollarla iktidara gelip daha sonra da seçimi reddettiklerine dair sözlerine gönderme yaparak şu cevabı vermiştir: “Biz milletin reyine kaderini bağlamış hürriyete gönül vermiş insanlarız. Hürriyet ve millî irade mefhumları benliğimize o derece yerleşmiş hayatımıza o derece temel prensip olarak girmiştir ki, Allah göstermesin, bunlara arka çevirecek olsak bizi aile muhitimiz bile kabul etmez. Biz milletin güvenine kavuşmanın bir anlık zevkini bir ömre bedel sayanlardanız. Bu zevki, kadir bilen vefalı bir milleti Çankaya'dan (nankörler!) diye itham edenlerin duymasına imkân yoktur. Paşa ömründe milletin helâl reyleri ile bir saniye bile iktidar sürmemiş bir talihsizdir. Onun için bizi rey çalıcı zannediyor. Bu hırsızlık ithamını şiddetle ve nefretle reddederiz. Artık Türkiye'de bundan sonra bu kürsü rey hırsızlarının yedigaspına tevdi edilmiyecektir. Bakın ne ustaca söylenen sözler, asıl maksadı ele veriyor: Diyor ki eşit haklar, dürüst seçim, şunlar bunlar yapılmazsa mutlaka ihtilâl olur. Ne biliyorsun? Sana karşı oldu da mı biliyorsun. Seni millet kan dökerek ihtilâllemi indirdi. Hayır. Şu halde bu ihtilâl ve isyan temennileri niye!..”
Kavrakoğlu, seçimleri mutlaka dürüstçe yapacaklarını, şerefleriyle geldiklerini ve şerefleriyle gideceklerini ve ancak böyle gidenlerin dönebileceklerini, “lekeli” gidenlerin ise bir daha milletin güvenine itimadına mazhar olamayacağını belirtti. Bu arada Kavrakoğlu, devr-i sabık yaratmadıklarını, İsmet Paşa’ya bağlılıkları malum olan kişilerden hiçbirinin işine son vermediklerini ve hepsine güleryüz gösterdiklerini, bunların herhangi bir anarşi ortamında Paşa’ya destek olacaklarını tahayyül etmenin hüsranla sonuçlanacağını, Türk milletinin ekseriyeti arkalarında oldukça bu hayal perdelerinin bir anda yırtılacağını ifade etmiştir.
Kavrakoğlu, Demokrat Parti’ye ve liderine memleketin her yerinde büyük bir teveccüh gösterildiğini vurgulayarak konuşmasını şu şekilde tamamlamıştır: “Siz Demokrat Partinin vatan sathındaki muazzam teşkilâtını hiç duymadınız mı? Siz bu partinin Meclisteki ekseriyetini seçen milyonlarca seçmenin bu milletin bizzat kendisini teşkil ettiğini bilmiyor musunuz?.. Sonra Demokrat Parti Liderine gittiği her yerde Milletçe gösterilen muhabbetten haberiniz yok mu? Yüz binlerin nasıl fevç fevç coşarak Menderes’i bağrına bastığını işitmediniz mi? Bu partinin mebuslarının milletçe nasıl sevildiklerini ve defaatle seçildiklerini görmediniz mi?.. Tarumar olacak bu parti, perişanlığa sürüklenecek bu seçmenler ve fena gidecek olan bu Lider midir! Buna nasıl oluyor da gönlünüz razı olabiliyor? Söyleyin bakalım, dünyanın neresinde iktidarın böyle üstün bir ekseriyete dayandığı bir Parlâmento vardır. Amerika'da mı, Fransada mı, İngiltere'de mi? İtalya'da veya Almanya'da mı, nerede?             Dünyanın neresinde ve hangi partinin başında Demokrat Parti lideri gibi sevilen bir Reis vardır.. Bütün bu hakikatler karşısında siz görülmemiş bir insafsızlıkla tarumar edilmek tehdidini hem de Demokrasi ve Hürriyet havarisi rolünde savuracak ve Meclisten çıkıp gideceksiniz.. Gidiniz, gidiniz, kötü temennilerinizle ebediyen gidiniz! Temennimiz, Büyük Allah’ın bir daha bu kürsiye avdeti size nasibetmemesinden ibarettir.”
Kavrakoğlu’ndan sonra söz alan Antalya Milletvekili Adnan Selekler, son günlerde iktidar ve muhalefet ilişkilerinin buhranlı ve gergin olduğunu, siyasal menfaatlerin değil milli menfaatlerin esas alınması gereken hassas bir dönemden geçildiğini, büyük halk kitlelerini huzur istediğini, partiler arası çekişmelerin ve mevki ihtiraslarının bu memlekete çok pahalıya mal olduğunu ve Yirminci yüzyılın modern demokratik Türkiye’sini ilkel siyaset oyunlarına kurban etmeye hiç kimsenin hakkı olmadığını belirtmiştir.
Selekler, sözlerini şöyle sürdürmüştür: “Demokrat Partinin en büyük kuvvet(i) hâkimiyetini halkoyuna istinaddettirmiş bulunmasındadır. Demokrat Parti bu en kıymetli Hazineden ayrılmamak maksadıyla her hareketini gayet hesaplı olarak yapmak ve her tasarrufunu bu umumi görüşler içinde aramaktadır. Millî Hâkimiyet prensibine karşı koymayı, bir dikta rejimi kurmayı asla aklına getirmemiş bulunmaktayız. Bir dikta rejimi nasıl kurulur? Bunun bilinmiyen tarafı yoktur. Demokrat Parti 10 senelik çalışmalarında daima kuvvetliye karşı mazlum halk kütleleriyle beraber olmuştur. Bir dikta rejimine noktai istinat tenkil eden kuvvetlere, halk aleyhine Demokrat Partinin verdiği hiçbir tâviz yoktur, arkadaşlar. …
Suçlu olmıyanların böyle bir tahkikattan telâş etmelerine hiç lüzum yoktur. Ama suçluların yakasına adaletin kahredici eli yapışacaktır. Bu itibarla yapılacak olan tahkikatın Büyük Milletin menfaatine neticeler vermesi temennisiyle hepinizi hürmetle selâmlarım.”
Konuşmalar tamamlandıktan sonra 15 kişilik Komisyon için oylamaya geçilmiştir.
Aşağıdaki milletvekilleri oluşturulan Tahkikat Komisyonuna üye seçilmişlerdir.
Tahkikat Komisyonu Üyeleri: Osman Kavuncu (Kayseri), Bahadır Dülger (Gazianteb), Nüzhet Ulusoy (Samsun), Said Bilgiç (İsparta9, A. Hamdi Sancar (Denizli), Vacid Asena (Balıkesir), Kemal Biberoğlu (Çorum), Kemal Özer (Kütahya), Hilmi Dura (Kastamonu), Ekrem Anıt (Samsun), Nusret Kirişçioğlu (Sakarya), Turan Bahadır (Denizli), Selâmi Dinçer (Sakarya), Himmet Ölçmen (Konya), Necmeddin Önder (Nevşehir)
TAHKİKAT KOMİSYONLARININ GÖREV VE YETKİLERİ HAKKINDA KANUN
Çorum Mebusu Hüseyin Ortakçıoğlu ve üç arkadaşının kanun teklifi şu şekildeydi: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesinde yazılı Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetleri hakkında kanun teklifi:
Vazife ve Salâhiyet (Görev ve Yetkiler)
MADDE 1. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri ve naib olarak vazifelendirecekleri tâli encümenler; Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, Askerî Muhakeme Usulü Kanunu, Basın Kanunu ile diğer kanunlarda C. Müddeiumumisine, sorgu hâkimine, sulh hâkimine ve askerî adlî âmirlere tanınmış olan bilcümle hak ve salâhiyetleri haizdir.
MADDE 2. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri, tahkikatın selâmetle cereyanını temin maksadiyle:
I - a) Her türlü neşriyatın yasak edilmesine ve neşir yasağına riayet edilmemesi halinde mevkute veya gayrimevkutenin tabı veya tevziinin men’ine,
b) Mevkute veya gayrimevkutenin toplatılmasına, mevkutenin neşriyatının tatiline veya matbaanın kapatılmasına,
c) Tahkikat için lüzumlu görülen veya sübut vasıtalarından olan her türlü evrak, vesika veya eşyanın zaptına ve Hükümetin bütün vasıtalarından istifade etmeye,
d) Siyasi mahiyet arz eden toplantı, hareket, gösteri ve emsali faaliyetler hakkında tedbir ve karar ittihazına,
II - Tahkikatın devamı müddetince âmmenin huzur ve sükûnun bozulmaması için lüzumlu her türlü tedbir ve kararları almaya, dahi salahiyetlidir.
Ceza Hükümleri
MADDE 3. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan tedbir ve kararlara her ne suretle olursa olsun muhalefet edenler bir seneden üç seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 4. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan tedbir ve kararların icra ve infazında ihmal veya suiistimali görülen vazifeliler, ihmal halinde altı aydan iki seneye, suiistimal halinde bir seneden üç seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 5. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerinin yaptığı tahkikat gizlidir. Bu gizliliğe riayet etmiyenler veya malûmatlarına müracaat suretiyle yahut sair suretlerle muttali oldukları tahkikatla ilgili hususları veya hâdiseleri ifşa edenler altı aydan bir seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 6. — Türk Ceza Kanununda yazılı yalan şahitliği ve yalan yere yemin faslındaki suçları işliyenler hakkında mahsus maddelerinde zikredilen cezalar iki kat olarak hükmolunur. Usul Hükümleri
MADDE 7. — Bu kanun hükümlerine muhalefet Meşhut suçların muhakeme usulüne dair olan Kanunun birinci maddesinin (A) bendinde yazılı mahal dışında vukubulsa dahi failleri hakkında mezkûr 3005 sayılı Kanun hükümlerine göre tahkikat ve takibat icra olunur. C. Müddeiumumileri 3005 sayılı Meşhut suçların muhakeme usulüne dair Kanunun 3 ncü maddesinin 4 ncü fıkrasında yazılı müddetle bağlı olmaksızın vazifeli mahkemede âmme dâvası ikame eder.
MADDE 8. — Bu kanunun tatbikatında Hâkimler Kanunu ile Memurin Muhakematı Kanunu hükümleri uygulanmaz. Ancak salâhiyet hakkındaki hükümler mahfuzdur.
MADDE 9. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan karar veya tedbirler katî olup aleyhine itiraz olunamaz.
MADDE 10. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri tarafından yapılmış olan tahkikat ilk tahkikat mahiyetindedir.
MADDE 11. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri tahkikatın ikmalinde nihai bir mazbata tanzim ve dosya ile birlikte Heyeti Umumiyeye tevdi eder.
MADDE 12. — Bu kanun neşri tarihinde meridir.
MADDE 13. — Bu kanunun hükümlerini icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.”
Kanun teklifinin gerekçesinde mevcut Meclis İçtüzüğünün 16. babında düzenlenen Tahkikat Komisyonlarının Meclis dışındaki faaliyetleri bakımından açık hükümler bulunmadığı ve İçtüzüğün hazırlanmasında mevzuatlarından yararlanılan Fransa, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerin tahkikat komisyonlarının yetkilerini müstakil kanunlarla düzenleme yoluna gittikleri vurgulanmıştır.
Belge niteliği taşıdığı için bu gerekçeyi aynen aktarmakta fayda vardır.
ESBABI MUCİBE: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesinin 16’ncı babında yazılı Tahkikat encümenlerinin, şekli tatbîka mütedair hükümler dışında salâhiyetlerine dair mezkûr Nizamnamede tahdidedici kayıtlar bulunmamakla beraber, bu encümenlerin Meclis dışındaki faaliyetleri bakımından her türlü münakaşayı önleyici sarih kanuni hükümler de mevcut değildir. Dahilî Nizamname Meclis içi meselelere ait tatbik şekillerini tedvin ile iktifa eylemiş ve fakat salâhiyetler daha ziyade fiilî ve teamüli bir tarzda ihtiyaçlara göre ele alınmıştır. Dahilî Nizamnamenin tedvininde, mevzuatlarından istifade edilmiş olan Fransa, Belçika ve Holânda gibi memleketlerde, Meclis tahkikatı (Anket Parlamenter) vazife ve salâhiyetleri önceleri Meclis tarafından verilen tahkikat kararlarında gösterilmekte iken bilâhara, Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerinin hususi kanunlarla belirtilmesi yoluna gidilmiştir.
Bu cümleden olarak Fransa’da tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tesbit ve tanzim eden 23 Mart 1914 tarihli Kanun ihtiyaç ve zaruretlere göre bugüne kadar muhtelif tadillere tâbi tutulmuş, Belçika’da da 3 Mayıs 1880 tarihli bir Kanunla bahis mevzuu encümenlerin vazife ve salâhiyetleri tesbit edilmiş bulunmaktadır. Memleketimizde Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesine tevfikan teşkil olunan Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tesbit ve bu encümenlerce, ihtiyati tedbir mahiyetinde olan tasarruflarla ittihaz olunacak sair kararlara muhalefet halinde ne gibi müeyyidelerin tatbiki lâzımgeldiği hususlarını tanzim eyliyen hükümler mevcut değildir.
Bu itibarla Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tâyin etmek üzere işbu teklifin tanzimine zaruret hâsıl olmuştur. Teklifin 1 ve 2 nci maddeleri T. B. M. M. Dahilî Nizamnamesi hükümlerine göre kurulacak olan encümenlerin bu Nizamnamede mevcut salâhiyetlerine ait hükümleri de nazarda tutularak vuzuhu sağlama bakımımdan teyiden ve tekraren vazife ve salâhiyetlerini irade eylemekte, 3, 4, 5 ve 6 ncı maddeleri Tahkikat encümenlerince müttehaz tedbir ve kararlara muhalefet bu tedbir ve kararların infaz ve icrasında ihmal ve suiistimali görülen vazifeliler hakkında uygulanacak müeyyidelerle tahkikatın gizliliğine ve tahkikatla ilgili hususları veya hâdiseleri ifşa eyliyenlere ve T. C. Kanununun yalan şahadet faslındaki suçu işliyenlere tertibolunacak cezalara ait müeyyideleri ihtiva eylemektedir.
Teklifin mütaakıp maddeleri usuli hükümleri vaz'etmekte ve bu kanuna muhalefet halinde 3005 sayılı Meşhut suçların usulü muhakemesi hakkındaki Kanunun mahal ve müddetle mukayyet olmaksızın tatbikini ve vazifeleri hakkında Memurin Muhakematı Kanunu ile Hâkimler Kanununun hususi tahkik, muamele ve usullerinin cari olmıyacağını ve sadece salâhiyet ve muhakeme mercilerine ait hükümlerin mahfuz tutulduğunu göstermektedir. 7 nci maddedeki vazifeli mahkemeden maksat, kanunu mahsuslarında gösterilen mahkemelerdir. 9 uncu maddede Tahkikat encümenlerince müttehaz karar ve tedbirler aleyhine hiçbir mercie itiraz olunamıyacağı kaydedilmekte, 10’uncu maddede Tahkikat Encümeni tarafından yapılan tahkikatın ilk tahkikat mahiyetinde olduğu zikredilmekle ilk tahkikatın hazırlık tahkikatının devamı mahiyetinde ve hazırlık tahkikatını da kapsadığı cihetle ilk tahkikat tâbiri kullanılmış bulunmaktadır.”
Çorum mebusu Ortakçıoğlu ve üç arkadaşının verdiği Teşkilatı Esasiye, Milli Müdafaa ve Adliye encümenlerinden üçer üye alınmak suretiyle Muvakkat Encümen oluşturulmasına ve teklifin bu encümende görüşülmesine dair önergesi TBMM’nin 25 Nisan 1960 tarihli oturumunda oylanarak kabul edilmiştir.
            Kanun teklifinin görüşüldüğü Muvakkat Encümende tartışmalar çıkmış, muhalefete ait milletvekilleri müzakereyi terketmişlerdir. Muvakkat Encümen teklifi bazı değişikliklerle kabul ederek “müstaceliyetle görüşülmesi temennisiyle” Meclis Genel Kurulunun tasviplerine sunmuştur. Muvakkat Encümenin 26 Nisan 1960 tarihli, 2/444 Esas ve 2 Karar nolu mazbatasında şu hususlar vurgulanmıştır:
• Tahkikat Encümenlerinin hak ve yetkileri ne Anayasada ne de Meclis İçtüzüğünde belirtilmiş değildir. Bu ihtiyaç uygulamada örfi ve teamüli olarak Meclis kararlarıyla karşılanmış olmakla birlikte bu konuda uyum sağlanamamış ve bu boşluk varlığını devam ettirmiştir. Dolayısıyla, Anayasanın 26. maddesine dayanılarak hazırlanan mevcut teklif bu boşluğu doldurmaya yöneliktir.
• Teklifin başlığı “vuzuhu temin maksadiyle” şu şekilde değiştirilmiştir:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetleri hakkında Kanun.” Teklifin 2. maddesi hariç tüm maddeleri Encümence aynen kabul edilmiştir. Verilen bir önergenin kabul edilmesi üzerine de 2. maddenin metni şu şekilde formüle edilmiştir:
“MADDE 2. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümeni:
a) Tahkikatın selâmetle cereyanını temin maksadiyle her türlü neşriyatın yasak edilmesine,
b) Neşir yasağına riayet edilmemesi halinde mevkute veya gayrim mevkutenin tabı veya tevziinin men’ine,
c) Mevkute veya gayrimevkutenin toplatılmasına, mevkutenin neşriyatının tatiline veya matbaanın kapatılmasına,
d) Tahkikat için lüzumlu görülen veya sübut vasıtalarından olan her türlü evrak, vesika veya eşyanın zaptına,
e) Siyasi mahiyet arz eden toplantı, hareket, gösteri ve emsali faaliyetler hakkında tedbir ve karar almaya,
f) Tahkikatın selâmetle intacı için lüzumlu göreceği bilcümle tedbir ve kararları ittihaz etmeye ve Hükümetin bütün vasıtalarından istifade eylemeye, 2.maddenin Meclis Genel Kurulunda görüşülmesi sırasında “encümen” kelimesi “encümenleri” şeklinde düzeltilerek madde kabul edilmiştir.
Meclis 27 Nisan 1960 tarihli oturumunda teklifi yoğun tartışmalar sonunda kabul etmiştir. Meclis tarihi günlerinden birini yaşamış, tartışmalar ve gürültüler nedeniyle oturuma tam dört kez ara verilmiş, Malatya Milletvekili İsmet İnönü’ye teklifin geneli hakkında yaptığı konuşmadan dolayı İçtüzük uyarınca 12 oturum Meclisten uzaklaştırma cezası uygulanmış, aynı şekilde Meclis başkanının uyarılarına rağmen sıra kapaklarına vurarak gürültüye sebep olan oniki milletvekiline’de muvakkaten Meclisten çıkarma cezası verilmiştir. Kanun teklifi dördüncü celsede CHP’li milletvekillerinin bulunmadığı bir ortamda kabul edilmiştir. Meclis genel kurulunda teklifle ilgili tartışmalar, Muvakkat Encümen Reisi Rize Mebusu Osman Kavrakoğlu’nun teklifin öneminden dolayı bir an önce kanunlaşabilmesi için gündeme alınarak öncelikli görüşülmesine dair bir önerge vermesiyle başlamıştır.
Önergenin aleyhinde konuşmak üzere söz alan Malatya Milletvekili Nüvit Yetkin, İçtüzüğün 101. maddesi gereğince encümende kabul edilen bir kanun teklifinin basılıp dağıtıldıktan sonra en az 48 saat geçmedikçe görüşülemeyeceğini, esasen teklif sahiplerinin aciliyetle görüşülme taleplerinin de olmadığını, dolayısıyla müstaceliyet için bir nedenin bulunmadığını, teklifin gerekçesinde de böyle bir neden sunulmadığını, dahası teklifin gerekçeden bile yoksun olduğunu, beş gün evvel hazırlanan bir teklifin “ekspres süratiyle” komisyondan çıkarıldığını ve dağıtıldıktan birkaç saat sonra Meclis gündemine getirildiğini, böyle bir şeyi Yüksek Heyetin kabul edeceğine ihtimal vermediğini dile getirmiştir.
Yetkin’e göre, “rejime tasaddi” niteliğinde olan bu kanun teklifi “baştanbaşa Anayasanın ihlâlini, iflâsını tazammun etmesi nedeniyle” Meclis Riyaseti tarafından kendilerine üçer oturum için Meclisten çıkarılma cezası verilen milletvekilleri, Suphi Baykam (Adana), Yaşar Alhas (Urfa) ve Nihat Sargınalp (Gümüşhane) dir. Altışar oturum ceza verilen milletvekilleri ise şunlardır: Nurettin Akyurt (Malatya), Reşit Önder (Tokat), Mehmet Delikaya (Malatya), Osman Eroğlu (Burdur), Ahmet Üstün (Burdur), Hasan Tez (Ankara), Ali Rıza Akbıyıkoğlu (Uşak), Adil Sağıroğlu (Erzincan), Tevfik Ünsalan (Malatya).
Bu sözlerin ardından oturumu yöneten Reisvekili Agâh Erozan kanun teklif ve layihaların müzakeresi için öngörülen en az 48 saatlik sürenin İçtüzükte belirtilen “hilafına Heyeti Umumiye karar almadıkça” ifadesiyle kayıtlı olduğunu, bu nedenle önergenin oya sunulacağını, kabulü halinde 48 saatlik müddetin beklenmeden görüşülebileceğini ifade etmiştir. Yapılan oylamada teklifin gündeme alınması 133’e karşı 216 oyla kabul edilmiş ve teklifin geneli üzerinde görüşmelere geçilmiştir.
İlk sözü alan Sivas Mebusu Turhan Feyzioğlu, TBMM’nin tarihi günlerinden birini yaşadığını, en karanlık günlerde düşmanı yere seren, devrimleri gerçekleştiren, Batılı anlamda gerçek demokrasiyi yerleştirmek için hamleler yapan Meclisin kendi yaptığı Anayasaya aykırı olan bu teklifle siyasi hayatımızın “15 yıl, 30 yıl, hattâ bazı bakımlardan 100 yıl” geriye götürülmek istendiğini, bu milletin 14 yıldan beri fedakarlıklar içerisinde çok partili bir rejimi yaşattıklarını, kurulmak istenecek bir baskı rejiminin kalıcı olamayacağını ifade etmiştir. Feyzioğlu demokratik rejimin dönüm noktasında olduğunu şu sözlerle vurgulamıştır: “Şu anda Türkiye’de demokratik rejim bir tarihî dönüm noktasına gelmiştir. Köyde ve kentte her siyasi teşekküle mensup ve bağımsız milyonlarca vatansever, milyonlarca hürriyet sever vatandaş gözlerini Büyük Millet Meclisine dikmiş, ümitlerini ona bağlamıştır. Hattâ şu anda, muhterem arkadaşlar, bütün medeniyet âlemi gözlerini 1950 senesinde serbest, eşit ve dürüst bir seçimle iktidar değiştirmeyi başarmış, dünyanın hayranlığını kazanmış olan bu büyük milletin şerefli mümessillerine dikmiş, 10 yıldan beri gitgide gelişeceği yerde zaman zaman geriye gitmiş olan demokratik rejimin, şu son darbelerle, ne hale geleceğini ilgiyle takibediyorlar.”
Feyzioğlu, bütünüyle Anayasaya aykırı olan bu teklifin adlî kanunlarımızdan bir kısmının iptali anlamına geleceğini ve kabulü durumunda yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkilerde tam bir kargaşa yaratacağını belirtmiştir.
Feyzioğlu’na göre, teklifi getirenler Meclisi ve onun içinden çıkan tahkik encümenlerini “Kadiri mutlak” olarak gördükleri büyük bir yanılgı içindedirler. Oysa demokrasilerde esas olan “organların birbirini frenlemesi, heyetlerin ve salâhiyetlerin birbirini frenlemesi ve hiçbir şahsın veya zümrenin kadiri mutlak haline getirilmemesidir.”
Feyzioğlu, esasen mevcut Anayasanın da böyle bir sistem getirdiğini, Meclisin her ne kadar yasama ve yürütme yetkilerini elinde bulundursa da (5. madde), yürütme işini bizzat yapamayacağı ve bu kudreti kendi içinden çıkan İcra Vekilleri Heyeti vasıtasıyla kullanabileceğini (7. madde), yargı gücünün ise Meclis adına değil Türk Milleti adına vazife gören bağımsız mahkemelere ait olduğunu belirtmiştir. Feyzioğlu’na göre, “Meclis, nazari bakımdan bir kuru mülkiyet şeklinde dahi, kaza hakkına sahip değildir”.
Anayasanın benimsediği Kuvvetler birliği ilkesi, gerçekte yürütme ve yargı erklerinin Mecliste toplanmasından ibarettir. Anayasa yasama ve yürütme erklerinin müdahale edemeyeceği müstakil bir yargı gücü oluşturmuştur. Buna göre, Anayasanın Meclise dahi tanımadığı bir yetkinin, “Meclis gruplarından birinin içinden seçilen on beş kişilik bir siyasi heyete verilmesi asla mutasavver değildir; bu hareket Anayasanın iptalidir, ilgasıdır.”
Feyzioğlu, mevcut Meclis İçtüzüğünün tahkikat encümenlerine yargısal yetki vermekle birlikte bunun milletvekilleri ile sınırlı olduğunu, bu encümenlerin normal vatandaşları yargılayamayacağını ve aksi takdirde bunun tabii hâkim güvencesine aykırı olacağını vurgulamıştır. Tahkikat encümenlerine verilen yetkilerin Örfi İdare ilan edilen durumda bile geçerli olmadığını belirten Feyzioğlu, teklife yönelik eleştirilerini şu şekilde sürdürmüştür: “Hulâsa, örfi idarede hem yetkiyi siyaset dışı bir komutana, siyaset dışı bir müstakil askerî mahkemeye veriyoruz, hem de kararların Temyizi var, itirazı var. Getirilen teklif ise tahkikat yetkisini de, basını susturma, partileri faaliyetten alıkoyma yetkisini de siyasi bir heyete veriyor. Muhalif parti, muhalif basın, muhalif gazeteci hakkındaki kararı, onun siyasi rakibine aldıracaksınız, bu kararı türlü itirazın dışında ve üstünde tutacaksınız, ondan sonra, hukuk rejimi ve Anayasa dâhilinde kaldığınızı iddia edeceksiniz. Kimse buna inanmaz! Teklifi yapan arkadaşlar da dâhil, buna inanan arkadaşın bulunacağına ihtimal vermiyorum.
Teklife mehaz olarak alındığı söylenen Fransa’daki kanunla mevcut teklif arasında hiçbir münasebet olmadığını belirten Feyzioğlu, birincisine göre encümene davet edilen şahidin mâzeretini ispat edememesi durumunda hafif bir para cezasına çarptırıldığını, oysa mevcut teklifte öngörülen cezaların “açıktan açığa bir tedhiş rejimi, bir terör rejimi, bir baskı rejimi ihdas etmeye mâtuf” olduğunu ileri sürmüştür. Feyzioğlu, şahit celbi konusunda mevcut celbin Fransa’dakinden çok geniş yetkiler getirdiğini, encümenin kararlarına uymayanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis öngördüğünü, Fransa’da encümenin gazete, matbaa kapatma, siyasi faaliyeti tatil yetkilerinin bulunmadığını ifade etmiştir.
Feyzioğlu bilhassa teklifin matbaa kapatmaya yönelik hükümlerini ağır bir dille eleştirmiş ve şunları söylemiştir: “[B]u encümenlere öyle yetkiler veriliyor ki, bunlar normal mahkemelerin dahi elinde yok. Matbaa kapatmak, yüzlerce insanın rızkı ile oynamak salâhiyeti veriliyor. Gece evinde uyuyan matbaacı, o matbaada çalışan yüzlerce fikir ve beden işçileri, gazetede çıkacak olan ve kendilerinin haberdar dahi olmadıkları yazılardan dolayı sabahleyin matbaanın kapandığını ve rızklarının kesildiğini görecekler. Bu baskı, fikirleri ve kanaatleri susturmak içindir; matbuatı, matbaa sahipleri vasıtasiyle de sansür ettirmek maksadını, fikrî ve doğru haberi boğmak maksadını güdüyor. Matbaa kapatmak yolu, yüzlerce sene evvel Batı memleketlerinde terk edilmiş bir usuldür. Matbaa kapatmak oralarda artık hukuk kitaplarından, kanunlardan çıkmış bir cezadır. Matbaa kapatmak gibi asırlar öncesini hatırlatan bir usulü bugünkü Cumhuriyet kanunlarının içine ithal etmek teşebbüsündeki vahamete dikkatinizi çekerim arkadaşlar. En ağır basın rejiminin hüküm sürdüğü zamanlarda dahi bu memlekette matbaa kapatmak merdut sayılmıştır. Bu memlekette matbaaların kapatıldığını görmek için saltanat devrine gitmek lâzımdır. Bu bakımdan, bu teklif, bir bakıma memleketi 14 sene evveline, ama bâzı bakımlardan da 50 –[100 sene evveline götürmek istidadındadır.”
Feyzioğlu, bu kanunun “görünüşte umumi bir kanun yapıyoruz kisvesi altında” gerçekte muhalefete karşı tedbirleri düşünen ve Cumhuriyet Halk Partisinin faaliyetlerinin araştırılmasını hedefleyen bir kanun olduğunu, aslında teklifin başlığının “C. Halk Partisinin ve basının faaliyetlerin Tahkik Encümeni için Kanun” olması gerektiğini, bunun çok daha samimi ve gerçek maksada daha uygun olacağını belirtmiştir.
Feyzioğlu’na göre, dikta rejimleri anayasaları ve kanunları açıkça ilga ederek kurulmaz, bunlar kağıt üzerinde bırakılırlar. Teklifi destekleyenler Meclisi demokrasiden uzaklaştırmaya, geriye, tek parti yıllarının uygulamalarına götürmeye çalışmaktadırlar. Yapılanın gerçekte bir “rejim darbesi” olduğunu ileri süren Feyzioğlu’na göre, “iki büyük partili bir siyasi rejim içinde, partilerden birisini tam bir baskı altında tutacak şiddet tedbirleri alındığı zaman, Anayasanın maddeleri nazari olarak yürürlükte kalsa bile, demokratik rejime paydos denmiş olur.”
Feyzioğlu, iktidar partisi milletvekillerine “Rüzgâr eken fırtına biçer” atasözünü hatırlatarak sözlerini tamamlamış ve oyların nasıl tecelli ettiğinin “Türk milleti tarafından, bugün ve yarın bilinebilmesi için teklifin açık oya konmasını” isteyen bir takrir sunmuştur.
Turhan Feyzioğlu’na cevap vermek üzere teklif sahiplerinden Çorum Milletvekili Hüseyin Ortakçıoğlu kürsüye gelerek, teklifin hazırlandığı andan itibaren CHP’nin “muazzam bir telâş” içerisine girdiğini, adeta “karanlıklara sakladıkları bir hususun üzerine projektör tutmuşuz da ayıpları meydana çıkacak mış gibi bir telâş içersinde” olduklarını ileri sürmüştür. Ortakçıoğlu’na göre, teklifin Anayasa’nın 83. maddesinde ifadesini bulan vatandaşın kanunen belirlenmiş yetkili mahkemeler dışında yargılanamayacağına dair Anayasa hükmüne aykırılığı sözkonusu değildir. Zira, bu komisyon herhangi bir mahkeme gibi yetkilendirilmiş bir heyet olmayıp ceza verme yetkisine sahip değildir. Komisyon sadece “tahkikatın selameti için tedbir almak salâhiyetini haizdir.”
Ortakçıoğlu, Komisyonun Anayasanın 8. maddesinde yazılı olan “Türk milleti adına kaza hakkını kullanma” yetkisine asla sahip olmayacağını, Komisyonun tedbir kararlarına uymama suçunun yetkili mahkemelerde görüleceğini özellikle vurgulamıştır.
Ortakçıoğlu, teklifin kanunlaşmasıyla birlikte gazetelerin kapatılacağı, dolayısıyla basın özgürlüğünün ihlal edileceği yönündeki eleştirilere de şu sözlerle cevap vermiştir: “«Gazete kapatıyorsunuz» deniyor. Gazete kapatmak mevzuubahis değil, neşriyatı menediyoruz, tedbir olarak men’ediyoruz. Sebebi, sen şu yasak kararına riayet etmedin! Buna rağmen matbaa broşür, risale gibi şeyler basarak neşriyata devam ederse o zaman kapatılacak. Biz inatçı değiliz, hiçbir iddiamız da yok, sadece suiniyet sahiplerini cezalandırmak istiyoruz. Matbuat Kanununda tedbirlerin esası hüküm olarak kanunla tahkim edilmiş bulunmaktadır. Şu Tahkikat Komisyonuna havale ettiğimiz işlerin ehemmiyetini göz önünde tutarak bu kanun içinde derpiş etmiş bulunuyoruz. Bundan ötesi yok.”
CHP Meclis Grubu adına konuşan Malatya Milletvekili İsmet İnönü, Meclis’te kendi aleyhlerine açılan tahkikatları yapacak komisyonların yetkilendirildiğini, iktidar partisinin “C.H.P. ve bir kısım matbuat”la ilgili olarak aldıkları tedbirleri “evvelâ bir teşekkül olarak, sonra da onun müeyyideleri olarak ikmal” ettiklerini vurgulayarak sözlerine başlamıştır. İnönü iktidarın seçimle gitmemeyi düşündüğünü şu sözlerle ileri sürmüştür: “Şimdi bir iktidar için, Anayasa içinde dürüst bir iktidar olmanın mihenk taşı vatandaşa karşı partizan olmaması ve dürüst bir seçim yapmayı kabul etmesidir. Dürüst bir seçim yapmayı kabul etmemiş, o kadar da değil, dürüst bir seçim yapmamayı seçimi kazanmak için esas ittihaz etmiş olan bir iktidar seçimle asla gitmek temayülünde değildir. Bir iktidar bir defa seçimle gitmemeyi esas olarak kabul ettikten sonra artık onun alacağı tedbirler birbirinden gayrimeşru ve birbirinden batırıcı ve yıpratıcı olur.”
İnönü, iktidara yönelik eleştirisinin dozunu artırarak konuşmasına devam etmiş, bu düzenlemenin iktidar partisinin şartları kendi lehine hazırlayarak seçime gitmek ve seçimden % 96,6 çoğunlukla çıkmak için yapıldığını belirtmiştir. İsmet İnönü tartışma yaratan konuşmasını şu şekilde sürdürmüştür:
“İSMET İNÖNÜ (Devamla) — Muhterem arkadaşlar, Demokrat Parti iktidarının seçime karşı aldığı vaziyet vatandaş nazarında iki ihtimali canlandırmıştır: Birincisi; bu iktidar hiçbir zaman seçim yapmıyacaktır. Ben bu fikre iştirak etmiyorum. Bu iktidar 3 aylık bir seçim hazırlığı yapıp şartları kendisine hazırladıktan sonra seçimi yapacaktır. Üç ay kâfi gelmezse bu üç ayı artıracaktır. Kendi kanaatince seçim şartları kendisi için olgun hale gelecek, ondan sonra seçimi ekseriyetle seçimi kazanmış olduğunu bütün dünyaya ilân edecektir. Şimdi arkadaşlar, bu tarzda seçim marifetlerini yapan idareler vardır.
REİS — Müsaade buyurun, vazifeme müdahale etmeyin, Riyaset vazifesini bilir.
İSMET İNÖNÜ (Devamla) — Bunlar, % 96,6 çoğunluğu alırlar, ama bunların selimlerine ne o memleket içinde, ne de dünyada, hiç kimse itibar etmez. Fakat ben size haber vereyim ki, vatandaş o kadar dolgundur ki, bu 3 ay, 6 ay, bir sene sizin arzu ettiğiniz seçim havasını hazırlıyamıyacaktır. Sözün kısası arkadaşlar, bu tedbirlerle Anayasaya bir darbe vurulmaktadır. Anayasa dışı, gayrimeşru bir baskı idaresi kurulmaktadır.
Bizden başka dünyanın herhangi bir memleketinde okuma yazması olan bir adama «Türkiye'de Demokrat iktidar rakibi hakkında ithamname ile böyle bir tahkikat açtı ne dersiniz?» deyiniz alacağınız cevaba razıyım. Alacağınız cevap yalnız sizin için değil endişe ederim ki, memleketimiz için hicap verici olacaktır.”
İnönü’nün konuşmasının “memuru, emniyeti, zabıtayı politikaya âlet eder mahiyetteki beyanlar” içerdiğinin ileri sürülmesi üzerine oturum başkanı bu sözlerin tutanaklardan çıkarılmasını oya sunmuş, ancak bu öneri kabul edilmemiştir. Tekrar söz alan İnönü’nün “bir baskı rejimi kurulduğu zaman bunu kuranlar…” sözleri üzerine yeniden gürültüler başlamış, iktidar partisi milletvekilleri “zabıt okunsun” sesleriyle masalara vurmuşlar ve sonunda zabıtlar tetkik edilmek üzere oturuma on beş dakika ara verilmiştir. İkinci celse açıldığında oturumu yöneten Meclis Başkanvekili İbrahim Kirazoğlu, zabıtların incelendiğini ve İsmet İnönü’nün beyanlarının Meclis İçtüzüğünün 188. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kendisinin Meclisten çıkarılmasını gerektirdiğini söylemiştir. İnönü’nün on iki oturum Meclis’ten çıkarılması oylanarak kabul edilince İnönü salondan çıkmıştır. Şiddetli gürültüler arasında bu kez İnönü’nün beyanlarının zabıttan çıkarılması oylanmış ve kabul edilmiştir. Şiddetli gürültülerin devam etmesi üzerine oturuma on dakika ara verilmiştir.
Üçüncü celse açıldığında Adliye Vekili Celâl Yardımcı’ya söz verilmiş ancak şiddetli protestolar ve gürültüler nedeniyle görüşmeler bir türlü başlayamamıştır. Bu kez Suphi Baykam, Yaşar Alhas, Nihat Sargınalp’ın ihtarlara rağmen sükûneti ihlal ettikleri gerekçesiyle üç oturum Meclisten çıkarılmaları oya sunuldu ve kabul edildi. Gürültülerin kesilmemesi üzerine çıkarma cezaları devam etti. Nurettin Akyurt ve Reşit Önder, Mehmet Delikaya, Osman Eroğlu, Ahmet Üstün, Hasan Tez, Ali Rıza Akbıyıkoğlu, Adil Sağıroğlu ve Tevfik Ünsalan’ın 6 oturum Meclisten çıkarılmalarına karar verilmiştir. Haklarında çıkarma cezası verilen bu milletvekillerinin dışarı çıkmaması nedeniyle celseye beş dakika ara verilmiştir.
Dördüncü celsenin başında Ankara Milletvekili Avni Doğan dinleyicilerin tahliye edildiğini, dolayısıyla görüşmelerin “gizli celse” mahiyetinde olduğunu, bunun için de karar alınması gerektiğini belirtmiştir. Ancak, oturum başkanı dinleyicilerin olmamasının müzakereye engel teşkil etmediğini, üstelik kapıların açık olması nedeniyle dinleyicilerin isterlerse gelebileceğini söyleyerek bu itirazı kabule şayan bulmamıştır.
Rize Milletvekili Osman Kavrakoğlu son sözü alarak, muhalefet partisine mensup milletvekillerinin Meclisi çalışamaz hale getirme gayreti içinde olduklarını ve “Meclisten ihracolunan şeflerinin arkasından, sanki bir elektrik şebekesine bağlı robotlar gibi mütemadiyen sıraları yumruklamakta ve tepinmekte” olduklarını ifade etmiştir.
Kavrakoğlu’nun “İstediğiniz kadar gürültü yapınız, bir gün Büyük Milletimiz sizleri de, şefinizi de kendisinin vekâletine lâyık olmadığınızı görerek Meclisten ebediyen çıkarmasını bilecektir” şeklindeki sözleri sağdan protestolar, soldan ise alkışlarla karşılanmıştır. Kavrakoğlu, müzakere edilen kanun teklifinin Anayasaya aykırı olduğu yönündeki eleştirileri de şu sözlerle reddetmiştir: “Bu iddiaları ciddî bir mesnede dayanmıyor.
Şimdi de seyirci arıyorlar, vaz’ı sahne ettikleri şu komedi için seyirci arıyorlar. Kendilerini sahne artisti mi sandılar? Hayır beyler, siz seyirciler için rol almadınız, burada vazifeniz memleket meselelerinin müzakeresine katılmaktır, lider paşanın piyeslerini oynamak değil. Muhterem arkadaşlarım, milletin yegâne ve hakikî mümessili sıfatıyla hakkı hâkimiyeti bizzat istimal eden TBMM’in mukarreratını gayrimeşru olarak vasıflandırmak için insaf ve iz’an ölçülerini tamamen terk etmiş görünenlerin Anayasadan ve ona muhalefetten bahsetmeye hakları yoktur. Kaldı ki, bizim mevzuatımızda Anayasaya aykırılık iddiasının tahkik mercii yoktur, bu hak Meclisi Âlinindir. Büyük Meclis bir kanunu müzakere ve kabul ederse onun Anayasaya aykırılığı iddiası bahis konusu edilemez.
Meclisimiz Anayasanın yapıcısı sıfatiyle, bir teklifi müzakere ederken evvelâ onun Anayasa müvacehesinde durumunu da gözden geçirir. Nitekim, encümenimiz bu hususu görüşmüş ve muhalefetin iddialarını vârit bulmamıştır.”
Kavrakoğlu’nun konuşmasından sonra kifayet-i müzakere önergesi oylanarak kabul edilmiş ve kanun teklifinin maddelerine geçilmiştir. Muvakkat Encümen mazbatasının Anayasa Komisyonuna tevdii hususunun açık oya konulmasına dair CHP’li milletvekillerinin verdikleri önerge reddedilmiştir. Kanun teklifinin ilk maddesinin kabulüyle birlikte de CHP milletvekilleri Meclisi terketmişlerdir. Daha sonra kanunun maddeleri hızla kabul edilmiştir. Tahkikat encümenlerince verilecek karar ve tedbirlerin “katî” olduğu ve aleyhine itiraz olunamayacağına dair hüküm getiren 9. maddeyle ilgili olarak Encümen sözcüsü Nevşehir Milletvekili Hasan Hayati Ülkün bir açıklamada bulunmuştur. Ülkün, teklif sahibi Hüseyin Ortakcıoğlu’nun encümenlerce alınacak kararlara bâzı hallerde itiraz edilebileceği yönündeki düşüncelerine Encümenin katılmadığını, bu maddeyi “hiçbir itiraz mercii kabul etmiyen şekilde” mutlak olarak anlayıp düzenlediklerini belirtmiştir. Kanunun maddeleri kabul edilip tamamı oylamaya sunulmadan Adalet Bakanı, Nafia Bakanı ve Muvakkat Encümen Reisi söz alarak teklifi savunmuşlar ve muhalefeti eleştirmişlerdir.
Adliye Vekili Ağrı Milletvekili Celâl Yardımcı “İnönü’nün Hükümete ve memleket Adliyesine karşı tamamen bühtan ve tamamen iftiraya müstenit” olarak nitelendirdiği beyanatlarına cevap vermek için kürsüye geldiğini söylemiştir. Yardımcı, Tahkikat encümenlerinin şu ana kadar memleketin herhangi bir bölgesinde tevkife veya müsadereye ait bir karar vermediğini, İnönü’nün mevzubahis ettiği tutuklamaların 30 milyonluk bir ülkenin 2-3 yerinde yürürlükteki kanunlara aykırı uygulamalardan dolayı adli makamlar tarafından yapılmış olduğunu, Hükümetin adliyeyi tedhiş ederek tutuklamalara giriştiği iddialarının tamamen gerçek dışı olduğunu, asıl adliyeyi baskı altına almak isteyenlerin ve memlekette tedhiş havası yaratmak isteyenlerin muhalefetin kendisi olduğunu, Hükümet olarak “Devlet idaresini Meclisi ve milleti bu tedhişten kurtarmak için kanunlarla tedbirler almak mevkiinde” ve “tamamen mâsum ve meşru müdafaa halinde” bulunduklarını belirtmiştir.
Nafia Bakanı Samsun Milletvekili Tevfik İleri de konuşmasında İsmet İnönü’ne yönelik ağır eleştirilerde bulunmuştur. İleri’ye göre, “biraz evvel bu kürsüden İsmet İnönü ağızı ile aziz, kahraman, vatansever Türk ordusuna, Türk zabıtasına, Türk memuruna ve nihayet toptan Türk Milletine hakaretlerin en şenii yapılmıştır.” İleri, bir zamanlar cephe komutanlığı, Başvekillik, Cumhurreisliği yapmış ve Atatürk’le birlikte çalışma şerefine yükselmiş bir kişinin “konuşmasının her hecesiyle korkunç ihtirasının zebunu olarak hiyanetin çukuruna düştüğünü” ileri sürmüştür.
İleri, sert konuşmasını şu sözlerle sürdürmüştür: “İsmet İnönü’nün ve partisinin aklında, fikrinde sadece ne pahasına olursa olsun iktidara gelmek vardır. Ve şayanı hayrettir ki, bu insan utanmadan seçimden seçim dürüstlüğünden bahsedebilmektedir. Bu insan 1946 da Meclise arka kapıdan girmiş, halkın lanetinden, nefretinden korkup kaçmış, seçilmeden Reisicumhurluk yapmış, hırsızlama reylerle iktidarda kalmış bir millî irade düşmanıdır. Tahkikat Komisyonu, bugün bütün vuzuhu ile tebarüz eden korkunç bir zihniyetin bütün teferruatı ile Millet Meclisine getirilmesi için kurulmuştur. Görüldü ki, suçluluklarının telâşı içindedirler. Telâşlanmakta haklıdırlar, çünkü suçludurlar. Kararlarınızı, kanunlarınızı tanımıyorum diyenlere, millet hâkimiyetinin; millet iradesinin ne olduğunu o iradeyi temsil eden Yüksek Meclisiniz alacağınız tarihî kararlarla göstereceksiniz. Bir bataktadırlar, kurtulmak istedikçe batıyorlar. Mukadder akıbetlerinden hiçbir çabalama onları kurtaramıyacaktır. İnönü’nün az evvelki sefil manzarası bunun ifadesidir.”
Son sözü Muvakkat Encümen Reisi Rize Milletvekili Osman Kavrakoğlu almış ve Turhan Feyzioğlu’nun kendisine atıf yaptığı bir Anayasa otoritesini, Prof. Hüseyin Nailî Kubalı’yı eleştirmiştir. Kavrakoğlu’na göre, Meclis ne zaman ciddi bir siyasi konuya eğilse CHP sözcüleri derhal “Hukuk nizamı bozuluyor, Anayasa elden gidiyor” diye feryad eder, bu profesör de “mâtbuatta arzı endam eder ve malum edası ile âlimane fetvalar verir.”
Kavrakoğlu “kim bu adam, kim bu profesör” sesleri arasında şunları söylemiştir:
“Bir siyasi partinin devamlı siparişlerini kabul ile ilmî değerden mahrum, soğuk ve mânâsız fetvaları siyaset pazarına sürmeyi itiyat haline getirmiş bulunan bu zatın beyanlarının bizim fikirlerimizi değil, bizzat içinde bulunduğu en büyük ilim müessesesinin (Üniversitemizin) haysiyet ve itibarını zedelemekte olduğunu ifade etmek isterim.
Hüseyin Nailî Kubalı... Teklif sahiplerini dinlemeden, mucip sebepleri tetkik etmeden kendisini günlük politikaya bu derece gönülden kaptıran bir insanın ciddiyetinden de, ilmî haysiyetinden de şüphe etmek hakkımızdır. Kanaatimiz şudur ki: Kendisini kanuni ve idarî bütün tedbirlere karşı tarihî bir muafiyet içinde hissederek etrafına topladığı siyasetçilerle memleket dâhilinde şuriş yaratmak iddia ve istidadında olan bir muhalefet liderini kanunlara ve nizamlara râmetmek ve bu liderin partisinin çalışmalarını gözden geçirmek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yalnız hakiki değil, en tabiî bir vazifesidir. İşte kanun teklifi bu vazifenin ifasını sağlıyacaktır. (Soldan, şiddetli alkışlar, bravo sesleri)”
Bu konuşmalardan sonra kanunun heyet-i umumiyesi oylanarak kabul edilmiştir. Ancak, Tahkikat komisyonları ile ilgili kanun kabul edildikten sonra da Mecliste bu konudaki tartışmalar bitmemiştir. 29 Nisan 1960 tarihli oturumda tashih-i tutanak bağlamında söz istenmiş, ancak Meclis riyaseti henüz tutanakların yayınlanmadığı gerekçesiyle bir sonraki oturumda kendilerine söz hakkı verileceğini belirtmiştir. Muhalefetin önceki meclis tutanaklarının özetinin yayınlandığı, dolayısıyla “sabık zabıt” hakkında kendilerine söz hakkı verilmesi gerektiğine dair itirazları oturum başkanı tarafından kabul edilmemiştir.
4 Mayıs 1960 Çarşamba günü toplanan Meclis’te söz alan Avni Doğan, iktidarın Anayasa ve İçtüzüğe aykırı bir şekilde Tahkikat komisyonları kanununu çıkardığını ileri sürmüştür. Doğan’a göre Tahkikat encümenine Meclisin üzerinde yetkiler tanıyan bu kanun aleniyet ilkesine aykırı olarak, Meclisçe gizli celse kararı alınmadan görüşülerek, kabul edilmiştir; bu nedenle “muallel”dir. Doğan Meclis çalışmalarının milletten saklanamayacağını belirterek iktidarı şu sözlerle uyarmıştır: “Arkadaşlarım; memlekette ahvali fevkalâdenin istilzam ettiği beyan ve iddia edilerek ortaya getirilen bu encümenin doğuşuna ait müzakere milletten saklanamaz, saklanmaması icabeder. O salâhiyetlere taallûk eden hususat milletin nazarından saklanmamalıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisiyle millet arasına bir perde gerilemez. Gerildiği zaman Türkiye Büyük Millet Meclisinin Muhterem Heyeti Umumiyesine bir vazife düşer; O vazife şudur: Muhafazai ahkâmına yemin ettiği demokrasi esaslarının ve Anayasa ahkâmının korunması için dikilmek ve kıyam etmek ! … Mutlaka bunun tashihi icabeder. Çünkü tashih edilmediği takdirde memleketin demokratik nizam içinde kalma imkânları ref'edilmiş olur.”
Avni Doğan’a cevap vermek üzere söz alan Denizli Milletvekili Baha Akşit, Doğan’ın hem gerçekleri tahrif ettiğini hem de isnatta bulunduğunu belirtmiştir. Akşit, tartışılan kanun teklifinin Muvakkat Encümende ve Genel Kurul’da anayasaya aykırılık bakımından müzakere edildiğini, yüce Meclisin Anayasaya aykırılık iddialarını reddettiğini, Meclis dışında hiçbir organın bu konuda yetkili olmadığını, muhalefetin “tehditkâr” sözlerine ve sürekli sıra kapaklarına vurarak müzakereleri engellemeye çalışmasına ve nihayet Meclisi terk etmesine rağmen Meclisin “selâbetle” görüşmelere devam ederek teklifi ittifakla kabul ettiğini söylemiştir.823 Akşit, Meclisin ekseriyetle kabul ettiği kanunlara herkesin uyması gerektiğini aksi davranışın kimsenin “haddi” ve “hakkı” olmadığını belirterek şunları söylemiştir:
“Arkadaşlarım, hatırlıyacaksınız bu hâdiseler ilk defa vukua gelmiş değildir. Zaman zaman B. M. Meclisi tarafından çıkarılmış olan kanun ve kararlara şu veya bu vesilelerle itiraz etmek ve bu kanun ve kararları dinlemiyeceğiz, demek âdetleridir. Fakat bu sözlerin hiçbir mânası ve hiçbir değeri yoktur. Onlar 1950 den beri çıkarılmış olan kanun ve kararların birçoklarına aynı şekilde itiraz etmektedirler. Müzakere ettiğimiz kanunlar, Dahilî Nizamname hükümleri dâhilinde cereyan etmiş ve kabul edilmiştir. Bundan ötesi lâftan ibarettir. B. M. Meclisinin çıkarmış olduğu kanun ve kararlara itaat her vatandaşın, her Türk’ün vazifesidir.”
Son olarak oturumu yöneten Meclis Başkanvekili İbrahim Kirazoğlu, kanun teklifinin İçtüzüğe aykırı şekilde görüşüldüğü yönündeki iddiaların mesnetsiz olduğunu, gizli celse yapılmadığını ve zabıtların neşredilmemesi gibi bir durumun sözkonusu olmadığını, verilen açık oy önergesinin ise oylanarak reddedildiğini, ayrıca zaten maddelerin ittifakla kabul edilmesi nedeniyle açık oyla murat edilen amacın gerçekleştiğini, dolayısıyla hiçbir yanlış tatbikatın bulunmadığını söylemiştir.
(*) T.B.M.M. Zabıt Cerideleri, Devre:11, Cilt: 13
**  Tahkikat Komisyonu Raporu, aradan geçen 57 yıla rağmen henüz açıklanmamıştır. 0ysa, hukuken mevcut ve mer-i bütün muhafaza, mahremiyet, saklılık ve gizlilik süreleri geçmiş olmakla: TBMM Başkanlığı tarafından “TAHKİKAT RAPORU” acilen ve derhal açıklanmalıdır. Bu Meclis ve Hükümet için “ivedi bir görev” başta Demokrat Partililer olmak üzere Türk Milleti için meşru ve geciktirilmiş bir hak’tır.
          *** BU NEDENLE: Tahkikat Komisyonu çalışmaları, kararları ve nihai Raporu hakkında bilgi sahibi olanlar ; Bütün bildiklerini, ellerindeki belge ve dokümanları “tarihi sorumlulukları icabı ve İnsanlık Namına”  Demokratlar Kulübü’ne göndermelidirler. 
          TAHKİKAT KOMİSYONU DARBEYİ GÖRMÜŞ
Adnan Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’ın ölmeden önceki son arzusu, merhum Başbakan ve arkadaşlarını idama götüren sebeplerden biri olarak gösterilen Tahkikat Komisyonu raporunun açıklanmasıydı. 
Aksiyon Dergisi, bu haftaki (29 Nisan 2013 Pazartesi) sayısında Menderes hükümetinin oluşturduğu komisyonun hazırladığı 180 sayfalık rapora ulaştı. Raporda, CHP ve basının halkı, öğrencileri kışkırtarak darbeye zemin hazırladığı belirtiliyor. CHP’nin sandıksız iktidara gelme yolları aradığı, orduyu tahrik ettiği vurgulanıyor. Öneriler bölümünde, “Askerlerin siyasetle iştigali caiz değildir. Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü tehlikeli bir teşebbüstür. Polis güçlendirilmeli, yalan haber üreten merkezler bitirilmelidir.” deniliyor.
            Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’ın ölmeden önceki son arzusu, komisyon raporunun açıklanmasıydı. Geçtiğimiz hafta 89 yaşında hayatını kaybeden Apaydın, ölümünden birkaç gün önce Meclis Başkanı Cemil Çiçek’e bir mektup yazarak bunu talep etmişti.
Apaydın, dilekçesini, “Bu rapor hâlen TBMM Başkanlık Arşivi’nde bulunmaktadır. İşbu dilekçemle birlikte bu raporun derhâl Türk milletine açıklanması gerekmektedir.” diyerek bitiriyordu. İşte o rapora haftalık haber dergisi Aksiyon ulaştı. 180 sayfalık raporun ilk bölümünde, 1946’dan itibaren CHP ve lideri İsmet İnönü’nün muhalefet usulleri, detaylı bir şekilde anlatılıyor. CHP’nin Meclis’in meşruiyetini tartışmaya açtığı, hükümet otoritesini tahrip için çalıştığı belirtiliyor. 1957 seçimlerinden sonra Ana Muhalefet partisinin sandıksız iktidara gelme yolları aradığı vurgulanıyor. Zile, Geyikli, Ankara ve Uşak’ta yıkıcı usuller kullanılarak, halkın kanunları çiğnemeye, polisle çatışmaya zorlandığı ifade ediliyor. İsmet İnönü’nün daha 4 Aralık 1957’de “Bir memlekette ihtilal nasıl olur?” diyerek darbe felsefesini propaganda sahasına sürdüğü belirtilen raporda, “CHP’nin iktidara gelmesinin yegâne çaresi memlekette bir karışıklık çıkmasıdır.” deniyor.
İnönü’nün konuşmalarından örnekler verilerek orduyu darbeye teşvik ettiği öne sürülüyor.
Rapor, ‘yüzlerce öğrenci öldürülüp gömüldü’ gibi yalan haber örnekleriyle ihtilal şartlarının oluşturulduğunu açıkça ortaya koyuyor. Raporda, 1957’den 27 Mayıs 1960’a kadar meydana gelen Gaziantep, Kayseri Yeşilhisar, Ankara ve İstanbul olaylarının perde arkası da anlatılıyor. CHP’lilerin halkı güvenlik güçlerine karşı kışkırttıkları öne sürülüyor, bunu teyit eder nitelikte tanık ifadelerine yer veriliyor. İstanbul ve Ankara’da öğrencilerin, bazı hocalar ve CHP’liler tarafından yönlendirildiği ifade ediliyor. Raporda aynı yalan haberlerle ve yöntemlerle Harp Okulu öğrencilerinin de sokağa döküldüğü ve gösterilerin, aynı yerlerde ve saatlerde yapılmasının dikkat çekici olduğu belirtiliyor.
TERTİPÇİLER CHP İDARECİLERİ
“Tertipçiler kim?” sorusuna şu cevap veriliyor: “Tahkikatımızda ayaklanma hareketlerinin tertipçilerinin CHP idarecileri olduğunu gösteren delil ve emareler bulunmuştur. Bütün bu hareketler, hükümet darbesi ve siyasi suikast teşebbüsleridir. Bu teşebbüsler tam teşebbüs denilen irca-ı safhaya kadar getirilmiştir. CHP liderleri bir ihtilal çıkması için ellerinden geleni yapmışlar, her çareye başvurmuşlardır. İnönü, ‘şartlar tamam olunca ihtilalin vuku bulacağını’ Meclis kürsüsünden ilan etmiştir. Bildirilen neticenin istihsali için CHP Genel Merkezi ve teşkilatı, talebeyi, halkı ve orduyu tahrik suretiyle şartları hazırlamaya çalışmışlardır.” 15 kişiden oluşan komisyonun raporunun sonunda, darbenin önlenebilmesi için bazı öneriler ise şöyle sıralanıyor: “Ankara ve İstanbul’daki olaylar derhal durdurulmalıdır. Askerlerin siyasetle iştigali caiz değildir. Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü tehlikeli bir teşebbüstür. Milli Emniyet Teşkilatı güçlendirilmeli, yalan haber yuvaları bulunup bertaraf edilmelidir. Zabıta kuvvetleri takviye edilmelidir. Yıkıcı neşriyatı takip için bir hukuk heyeti kurulmalıdır. Devlet ve amme müesseselerinin daha tesirli çalışması için tedbirler alınmalıdır. Basın yolu ile yalan haberlerin yayılması cezai müeyyide altına alınmalı, cezalar artırılmalıdır. TBMM dahili nizamnamesinde değişiklik yapılarak gündem dışı söz talebi sağlam esaslara bağlanmalıdır. Ordunun siyasete alet edilmesine delalet edecek neşriyat ve teşebbüsler ve hareketler sıkı müeyyide altına alınmalıdır.” (AKSİYON, 29 Nisan 2013 Pazartesi)