1 Şubat 2018 Perşembe

Gönderen: Metin Aydoğan Kuramsal Aktarım: "ABD VE ASKERİ İŞGAL" (Bu Konu Lütfen Bilenler tarafından açıklansın ve buraya yorumlansın) Demiştik. Sayın "Hasan Emre OKTAY" tarihi görevini yaptı. İşte mezkür iddialar, cevaplar ve gerçekler:

BİRİLERİ 
HALA ÇARPITMA HABERLERLE
RAHMETLİ MENDERES’İ KÖTÜLÜYOR!..

Adnan Menderes’i bir hiç uğruna iki bakan arkadaşı Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan ile birlikte asmak suretiyle öldüren zihniyet, içten bir vicdan azabı çekiyor gibi görünmektedir.Gerçi birçoğunuz diyeceksiniz ki, o zalim insanlarda vicdan ne gezer? Bu haklı düşünceye şöyle cevap verebiliriz, vicdan Allah’tandır, dini bilgilerimize göre ahrette de, dünyada kötü amel işlemiş olanlar yakıcı vicdan azabı altında kıvranacaklardır.

Aziz dostlar bu satırları yazmamın sebebi son günlerde sosyal medyada ve yazılı basında dikkatimi çeken, rahmetli Menderes’i suçlayıcı yazılar, programlardır. Öyle ya, Menderes ne kadar suçlu gösterilirse 27 Mayıs darbesi felaketi Yassıada ve infazlar o kadar meşruluk kazanacaktır. Zaten 27 Mayıs, bahanesini yaratmak ve meşrulaşmak için tamamen yalan, saptırılmış, düzmece haberleri kullandı ve o zaman üretilen bu haberler fısıltı gazetesi vasıtasıyla kulaktan kulağa bir algı operasyonu meydana getirdi. 1960-80 arası da, 20 sene okul ders kitaplarında Bayar-Menderes ve arkadaşlarını kötüleyen, 27 Mayıs darbesini öven konular ders okul kitaplarında adeta bir neslin beynini yıkadı.

Bu gün dikkat ediyorum benzer uygulamalar yine başladı. Bu uygulamaların altındaki esas sebep psikolojiktir. Freud’un rasyonalizasyon (aklileştirme) ve projeksiyon (aksettirme) adını verdiği, EGO’nun (benlik) savunma mekanizmaları vardır. Hani kedi uzanamadığı ciğere murdar der ya, bu rasyonalizasyondur. Projeksiyonda da kendi hatalarını, başkası yapmış gibi aksettirme söz konusudur. Sonuçta ego ve dolayısıyla vicdan rahatlatılacaktır. Ama nafile zira Türk halkının ezici çoğunluğu bugün, rahmetli Menderes’in ve ekibinin bunca hizmetlerine karşılık, sandıktan ümidini kesmişler tarafından nasıl bir haksızlığa uğradığını anlamıştır. Bunun en açık delili Adnan Menderes Havaalanı, Adnan Menderes Bulvarı, Celal Bayar Üniversitesi vesaire gibi hemen her kentimizde önemli eserlere verilen rahmetlilerin isimlerinde tebarüz etmektedir.

Birileri diyor ki, efendim Menderes havacılık sanayiimizin gelişmesini önledi, bu bir ihanettir. Yazık yarım yamalak bilgilerle, katlettiğiniz bir insanı hala suçluyorsunuz. Şimdi lütfen okuyun ve suçlamalarınızdan dolayı özür dileyin,

“Evet, rahmetli Atatürk’ün döneminde düşünülen ve 1926 yılında Kayseri’de başlatılan bir havacılık sanayii girişimimiz vardı. O zamanki adıyla ‘Kayseri Tomtaş Tayyare Fabrikası’ Tomtaş’ın açılımı ‘Otomobil ve MotorTürk Anonim Şirketi’dir. Hatta fabrikanın açılışında başbakan Recep Peker’in yanında Refik Koraltan da bulunmuştur. Fabrika açılır açılmaz Junkers A 20, F13 ve G23 uçaklarının üretimi başlamış. Faaliyetler 1932 yılına kadar devam etmiş. 1932 yılında Amerikan Curtis-Wright grubuyla birlikte çalışmak üzere anlaşmalar yapılmış.
Kayseri’de bu faaliyetler devam ederken bir taraftan da Atatürk’ün ‘İstikbal göklerdedir’ sözü doğrultusunda, Eskişehir’de yine 1926 yılında bir tayyare fabrikası açılmış. Hatta bu fabrikada kurtuluş savaşı kahramanı pilotlarımızdan Vecihi Hürkuş teknisyen olarak çalışmış.

1939 yılında, yani Atatürk’ü kaybettikten bir sene sonra fabrikanın üretim hakkı ’Türk Hava Kuvvetleri’neverilmiş.Bildiğiniz gibi aynı yıl İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Savaşın da etkisiyle tayyare fabrikalarında yavaşlayan üretim, 1942 yılında tamamen durmuş. Bir kısım üretim de Türk Hava Kurumunun Ankara Etimesgutfabrikasına kaydırılmış ama üretim yapılmamış. Nuri Demirağ’ın üretim çabaları da sonuç vermemiş ve 1944 yılında Türk havacılık sanayinin faaliyetleri yok denecek seviyededir.

1944 yılında Türkiye’de CHP Milli Şef yönetimi var. Tayyare fabrikaları kısa sürede bakımsız, perişan bir hale gelmiş. Hatta 1949 yılında atıl hale gelen ve hiç üretim yapılmayan fabrikalarla ilgili bir rapor CHP Hükümetine verilmiş…”

Aziz dostlar tıpkı Köy Enstitülerinin 1949 yılında CHP Tek Parti döneminde işinin bitirilmesi gibi, Atatürk’ün başlatmış olduğu uçak sanayii girişimleri de CHP iktidarı döneminde çalışamaz hale getirilmiştir. Rahmetli Menderes daha iktidarda yok, 14 Mayıs 1950’de DP iktidara gelecek.

Anlaşılacağı gibi tayyare konusu da tıpkı köy enstitüleri, ispat hakkı gibi çarpıtılarak rahmetli Menderes aleyhine hala kullanılmaktadır. İspat Hakkı rahmetli Fevzi Çakmak ile ilgili bir dava dolayısıyla 1949 yılında rafa kaldırılmıştı. Köy enstitüleri de, aynen 1949 yılında komünizim yuvası oluyor diye başbakan Recep Peker döneminde, enstitülerin kurucuları İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Ali Yücel görevlerinden alınarak bitirilmişti. Ama birileri fütursuzca hep suçu DP ve rahmetli Menderes üzerine atmak çabası içinde kıvranmaktadır.Efendim neymiş 1952 yılında ABD Marshall yardımları çerçevesinde Amerikalılar bize uçak ve motor vermişler bu yüzden uçak fabrikaları kapatılmış. Zaten 1944 yılında tamamen kapatılmış metruk hale getirilmiş fabrikalar yeniden niye kapatılsın. Fabrikalar 1954 yılında MKEK’na devredilmiş, 1955 yılında fabrikalarda traktör imalatına geçilmiş. 1968 yılında da fabrikalar MKEK tekstil makinaları fabrikasına dönüştürülmüş.
Amerikalıların NATO muvacehesinde yıllarca yaptıkları silah yardımlarının Türkiye’ye hiçbir faydası olmamıştır, bu başka bir gerçek. Kıbrıs Barış Harekâtında bu gerçeğe Türkiye ilk defa uyandı.

Yukarıda bahsettiğim, psikolojik tahlilini yaptığımız aynı çevreler, son zamanlarda ABD-Türkiye arasındaki gerginlikleri fırsat bilerek,5 Mart 1959 yılında ABD ile yapılan ‘ABD-Türkiye Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması’nı Menderes’in bir ihaneti olarak lanse etmeye çalışmaktadırlar. Kaynak olarak da Haydar Tunçkanat’ı göstermektedirler. Tunçkanat’ın 1970’de yayımlanan ‘İkili Anlaşmaların İçyüzü’ adlı kitabı. Haydar Tunçkanat kimdir? Milli Birlik Komitesi üyesi eli silahlı bir darbecidir. Menderes düşmanı olan bu kişi, seçimle gelmiş, halkı temsil eden meşru bir iktidarı, DP iktidarını silah zoruyla yıkan darbeci güruha aittir. Tunçkanat’a göre Menderes kötü olmalıdır, suçlu olmalıdır. Zira yaptıkları darbenin meşrulaşması için bu şarttır. Tunçkanat ve onun tesirinde olanların çarpıtmalarını bırakalım ve gerçeği kısaca irdeleyelim.

Aziz dostlar her mesele vuku bulduğu ortamın, zamanın şartları göz önüne alınarak değerlendirilmelidir. Aksi takdirde büyük yanılmalar meydana gelir. Devenin sadece hörgücünü görerek devenin bütününü anlayamayız. Şöyle ki, ‘Soğuk Savaş’ dönemini hatırlayalım. Bir tarafta Hür Dünya olarak nitelenen ABD’nin başını çektiği demokratik ülkeler var, diğer tarafta da SSCB’nin rejimini ithal edip, uydusu haline getirdiği Demirperde ülkeleri. SSCB’nin ithal etmek istediği rejim komünizmdir. Karl Maks’ın ideolojisine dayanan bu rejim Rusya’ya 1917 yılında son derece kanlı bir ihtilal ile gelmiştir. Bolşevik ihtilali sırasında burjuvazi addedilen yüzbinler öldürülmüş, konaklara, zengin olduğu saptanan evlere girilmiş proletarya denilen fakir halk kesimi yerleştirilmiş, hatta generaller öldürülmüş ve kendilerince kanlı bir halk devrimi yapılmıştır. Bu ülkelerde ülkeyi yöneten komünist partisi ve rejim seçimle değiştirilemez. Din afyon telakki edilmiş ve yasaklanmıştır. Özel sektör diye bir şey yoktur. Her şey devletindir ve herkes maaşlı çalışır. Hür dünyanın dehşet içinde izlediği bu ihtilal sadece Rusya toprakları ile sınırlı kalmaz. Devletin bütün imkânlarını askeri yatırımlara harcayan ve muazzam bir ordu meydana getiren SSCB rejimini ithal etmek üzere diğer ülkelere saldırır. 1947 yılından itibaren Polonya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Ermenistan, Gürcistan, Dağıstan, Azerbaycan ve tüm Türki devletler yani Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan,Kırgızistan SSCB’nin güdümüne girerler. Hür dünya, Rusların güdümünde olan bu ülkelere Demirperde Ülkeleri adını verir.Zira bu ülkelerde lüksü bırakın, konfor bile yasaktır. Basın hürriyeti söz konusu değildir. Dolayısıyla dünyaya kapalı, içe dönük bir yaşam uygulanmaktadır. Özellikle sermaye çevreleri komünizmden öcü gibi korkarlar. Bu insan tabiatına aykırı yönetim dağılacağı 26 Aralık 1991 yılına kadar sürecektir.

İşte böyle bir siyasi konjonktür içinde Türkiye SSCB’den ültimatom üstüne ültimatom yemeğe başlar. Ruslar Boğazların yönetimine dâhil olmak istemektedirler. Ayrıca doğu sınırımızdaki Kars ve Ardahan’ın da Batum gibi SSCB’ne verilmesi gerektiğini dayatırlar. Daha önceki yazımızda ayrıntılı anlattığımız gibi NATO’ya girişimiz böylesine yaşamsal bir zorunluktan dolayı meydana gelmiştir.

Asya’nın devi Çin de komünist rejime geçmiş ve Kızıl Çin adını almıştır. Komünist ülkelerin bayraklarında görülen kızıl, burjuvazi kanı dökmeden komünist idealinin gerçekleşemeyeceğini sembolize eder. Koskoca Kore de bölünür ve Kuzey Kore komünist yönetime girer. Güney Kore ise sürekli tehdit altındadır.

Bu dönemleri yaşamış olanlar gayet iyi bilirler. ABD, Komünizmin yıkılacağı, dolayısıyla soğuk savaşın biteceği 1991 yılına kadar bir kurtarıcı olarak görülmekte ve çok sevilmektedir. ABD’nin 2018 yılındaki emperyalist karanlık yüzü o zaman belirmemiştir.

ABD ve Türkiye arasında DP öncesinde ve hatta sonrasında da birçokikili anlaşma imzalanmıştır. ÖrneğinABD ile yapılan ilk ikili anlaşma 23 Şubat 1945 tarihinde imzalanmıştır.Birçok müellife göre, İnönü döneminde yapılan bu anlaşma çok hatalıdır ve Türkiye’yi ağır yükümlülükler altına sokmuştur. 1959’da Menderes’in yaptığı anlaşmada ‘dolaylı saldırı’ ifadesini şiddetle eleştiren Tunçkanat’ın, tesirindeki kişiler bu anlaşmada ki ‘koruyucu hükümlere’ hiç değinmez, bu hükümlerden hiç rahatsız olmazlar. Onlara göre varsa yoksa Menderes kötüdür. Hâlbuki koruyucu maddeler arasında bakın neler var,

“Türkiye hükümeti sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, bilgileri ABD’ye teslim edecektir.”

ABD ile yapılan ikinci ikili anlaşma 1946 yılında imzalanmış, İnönü cumhurbaşkanlığında imzalanan bu anlaşmayı acaba Tunçkanatmubah mı görüyor, çünkü Menderes imzalamamış. Bakın anlaşma şartlarına göre,ABD elinde kalan ve ülkesine götürmesi pahalı olan eskimiş savaş artığı malzemeleri SATIN ALMASI KOŞULUYLA TÜRKİYE’YE BORÇ VERİYOR. Anlaşmayı değerlendirme yorumunu size bırakıyorum. DP öncesi yapılan anlaşmalardan sadece iki örnek verdim. DP sonrası yani 1960’dan sonra da, kerameti kendilerinden menkul ‘vatan kurtaran aslan’ 27 Mayıs darbecileri de ABD ile ikili anlaşmalar yapmışlardır. Zaten darbenin arkasında ABD vardır. Nasıl mı? Hemen bir iki done vereyim.

“27 Mayıs 1960 sabaha karşı saat 04.00'dan, 28 Mayıs 1960 saat 23.00'e kadar ABD'nin Ankara Büyükelçisi FletcherWarren, Washington'a 32 mesaj göndermiş. Bugüne kadar da bu mesajlardan sadece ikisi açıklanmış. Bu mesajlardan birinde darbecilerin başı Orgeneral Cemal Gürsel ABD’den para talep etmiş. İkinci mesaj ’da Ankara’da 50 kişi öldü yazıyormuş.”

Gazeteci Nur Batur’un ortaya çıkardığı bu mesajlar birer belgedir. Diğer mesajlar silinmişler ve okunmuyormuş. Gürsel’in mesajdaki para istemesiyle ilgili de traji-komik mazeretler üretildi. Yok, efendim maaş ödeyeceklermiş bu yüzden 180 milyona ihtiyaç varmış, falan. Uydurun da bari biraz mantığı olsun. Daha darbe gerçekleşmemiş, sabah saat 4.00 veya 6.00. Ne maaşı?Ayrıca maaş verecek para olmadığını nereden biliyorsun. Veya maaş verecek dahi para yoksa neden darbe yapıyorsun? Bekle öyle bir şey varsa zaten yer yerinden oynar, hükümet düşer!

Gazeteci Cüneyt Akalın’da ABD’nin darbenin arkasında olduğu konusuna değiniyor. ABD Büyükelçisi FletcherWarren darbeyi Washington’a şöyle duyurmuş,

“TürkSilahlıKuvvetleriolağanüstüiyibirbiçimdeörgütlenmişbirdarbesonucusabah 4.00 de iktidarıelealdı… Dikkatiçeken organize birkarşıkoyuşyoktur. Elçilikayaklanmanıntümüyleiçpolitikakaygılarındankaynaklandığıinancındadır.”

ABD cephesinde hiçbir telaş, sıkıntı yok. Bilakis memnunlar. Zira 30 Mayıs 1960’da yani darbeden üç gün sonra darbe hükümetini ilk tanıyan ABD olacaktır. EY HAYDAR TUNÇKANAT HANİ TÜRKİYE İLE ABD ARASINDA, ABD’NİN TÜRK HÜKÜMETİNİN YARDIMINA GELECEĞİNE DAİR BİR ANLAŞMA VARDI? ABD yardıma gelip Menderes’i koruyacağına, darbe hükümetini ilk tanıyan devlet oluyor. Bu nasıl bir paradoks veya çelişkidir. Bunları hiç düşünmediniz mi?

Haydar Tunçkanat ve arkadaşları, rahmetli Menderes’in ABD ile yaptıkları anlaşmaları kötüleyeceklerine, kendilerini ABD’nin nasıl darbeye yönlendirdiğini anlatsalar ya. Darbeni ilk bildirisi, üstüne basa basa ‘NATO ve CENTO’ya inanıyoruz ve bağlıyız’ ifadesini niye kullandı? Sabah saat 5.25’de o gergin anda bile bu ifade unutulmuyor! Darbeden bir gün sonra ABD Büyükelçisi FletcherWarren’in cunta lideri konumuna cuntacılar tarafından getirilen Cemal Gürsel’i ziyaret ettiği devlet kayıtlarındadır.Warren bu ziyarette Gürsel’e‘Siz ne yaptığınızın farkındamısınız? Seçimle gelmiş bir hükümeti, genel seçimlere aylar kala devirdiniz, yaptığınız demokrasi ve insan hakları suçudur, ABD hükümeti adına derhal vaz geçmenizi istiyoruz’ demesi gerekmez miydi. Hatta 1959’daki o anlaşma çarpıttıkları gibi olsaydı, Büyükelçi ABD’nin silahlı müdahalesi ile bile Gürsel’i tehdit edebilirdi. Ama Büyükelçi Warren o görüşmede sadece darbenin yapılış şeklini övmüş, tebriklerini iletmiş ve çekip gitmiş.

15 Eylül 1966 günüCemal Gürsel öldü. Bunun üzerine New York Times gazetesinde Gürsel’i öven bir yazı çıkıyor ve Gürsel ılımlı olarak tanıtılıyor ve 27 Mayıs darbesi kepazeliği için de ‘kansız darbe’ ifadesi kullanılıyor. Yalan Dahiliye Vekili Namık Gedik Harbiye binasında öldürüldü, Yassıada’da da 10 ölüm olayı var.

27 Mayıs darbe yönetiminin 1963 yılında imzaladığı Ankara Anlaşması AET ile Türkiye arasındaki gümrük birliğinin tohumlarını atmıştır. İlerde AB’ye hiçbir zaman giremeyeceğimiz için, gümrük birliği tamamen Türkiye’nin aleyhine işlemiştir. Hele 31 Mayıs 1968 yılında ABD ile yapılan ikili,koşullu kredi anlaşması,Türkiye’yi ekonomik, mali ve siyasi alanda tam manasıyla bağımlılığa sürüklemiştir.Anlaşma 30,5 milyon dolarlık bir krediyi öngörür. Ancak bu kredi borcu ağır koşullara bağlanmıştır. Anlaşmaya göre, Etibank’ın Ergani hariç tüm bakır işletmelerini, ABD’nin kontrolü altındaki ‘Karadeniz Bakır İşletmeleri AŞ’ye devretmesini şarta bağlıyor. Anlaşmanın üçüncü maddesine göre,

“Tescil belgesi, organizasyon şeması, Türk hükümetinin krediyi şirkete borç vereceğine ilişkin hükümetle şirket arasında yapılmış olan sözleşmenin tasdikli bir örneği, yönetim kurulu üyelerinin isimleri Türkiye'deki Amerikan Yardım Teşkilatına (AID) bildirilecektir. ABD’nin bütün bunları uygun görmesi halinde kredi ödemesi yapılacaktır.”

Haydar Tunçkanat’ın kitabından yararlanarak merhum Adnan Menderes’i kötüleyenler, bunları niçin görmezden gelirsiniz?

Menderes öncesi ve Menderes sonrası ABD ile yapılan tüm ikili anlaşmaları elinin tersi ile itip, sadece rahmetli Adnan Menderes’in 5 Mart 1959 tarihinde ABD ile yaptığı ikili ‘Türk ABD Güvenlik İşbirliği Anlaşması’nı çarpıtarak kötülüyorlar.

Bu anlaşma, Türkiye’ye yönelik ‘doğrudan ya da dolaylısaldırı’ durumunda ABD’nin Türkiye’yenin yardımına geleceğini taahhüt etmektedir. Aynı anlaşama aynı zamanda Pakistan ve İran ile de yapılmıştır. Esas amaç komünizm yayılmacılığıdır. Zaten bu anlaşmayı kötüleyenlerinde çoğunluğu eski komünistlerdir. Anlaşmaya göre, Türkiye, İran ve Pakistan eğer SSCB tarafından bir saldırıya uğrarsa, ABD bu ülkelere silahlı yardım yapacaktır. Gerçi Türkiye NATO üyesidir. Ancak Türkiye dâhil birçok NATO üyesi ülke de doğrudan olmasa da dolaylı saldırı altındadır.

TCK’da da ‘dolaylı faillik’ diye bir kavram vardır. Dolaylı faillik kişinin başkasını kullanarak suç işlemesi demektir. Dolaylı fail suçun icrai hareketlerine katılmaz, ancak suçun icrasını gerçekleştirecek olan kişinin yönlendirilmesini, iknasını vesaire yapar. Yani bir nevi azmettiriciliktir.

Soğuk Savaş dönemini yaşamış olanlar çok iyi bilirler, Komünist Rusya da hatta kızıl Çin de ajanları vasıtasıyla, ekonomik seviyesi düşük ülkelere kolaylıkla sızmaktalar ve varoşlarda, işçi kesiminde, köylerde o ülke için son derece tehlikeli komünizm propagandası ve organizasyonları yapmaktadırlar. 12 Mart Muhtırası öncesi ve 12 Eylül Darbesi öncesi Türkiye’de yaşanan sağ-sol çatışmalarını, fabrikaları çalışamaz hale getiren grevleri hatırlatırım. Grev elbette demokratik bir haktır ama o dönemlerde sürekli grev yapılıyordu. Dolaylı saldırı ile kastedilen budur. Örneğin FETO yapılanması da Türkiye’ye karşı yıllarca önce başlatılmış, son derece tehlikeli dolaylı bir saldırıdır.

Ancak Menderes’in düşmanı bazı kesimler,bu anlaşmada ki ‘dolaylı saldırı’ ifadesini istismar etmekteler ve anlaşmanın Türkiye ile değil de Türk hükümeti ile yapıldığını iddia etmektedirler. Güya bu anlaşma, sadece ABD taraftarı olan, ABD ile işbirliği yapan hükümetlerle, onları korumak amacıyla yapılmıştır. O halde dolaylı saldırı nedir? Dolaylı saldırı olsa olsa seçilmiş hükümete karşı yapılacak silahlı bir darbedir ve 27 Mayıs’ta yapıldı da. Peki, ABD niçin Menderes hükümetini desteklemedi, korumadı, idamları önlemedi. Bunları yapmadığı gibi neden darbe hükümetini ilk tanıyan ülke oldu.

İnsan bir eleştiri yaparken birazcık olsun mantık bağlantıları kurar. Gerçi rahmetli Menderes’e karşı yapılan bu çarpıtmalar birer eleştiri değildir, olsa olsa kötülemedir ve girişte belirtiğimiz gibi bir takım çevrelerin vicdanını rahatlatmaya çalışmasıdır. Ama bu çabalar sonuçta, ‘özrü kabahatinden büyük’ deyişini hatırlatır.

1.2.2018 Fenerbahçe
Hasan Emre Oktay

*** İŞTE "BAHSE KONU" O MAKALE:
Gönderen Metin Aydoğan Kuramsal Aktarım: ABD VE ASKERİ İŞGAL (Bu KONU LÜTFEN Bilenler tarafından AÇIKLANSIN ve BURAYA YORUMLANSIN)
Gönderen Metin Aydoğan Kuramsal Aktarım:
ABD VE ASKERİ İŞGAL


Adnan Menderes hükümeti, 5 Mart 1959’da, ABD’ye Türkiye’ye silahlı müdahale hakkı veren bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, “Türkiye, doğrudan ya da dolaylı olarak; tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet ya da sivil saldırıya uğraması durumunda “ABD’ye askeri müdahale hakkı tanıyordu. “Tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet, sivil saldırı” gibi kavramların ne anlama geldiğini ve hangi durumda oluşacağını Amerikalı yetkililer karar verecekti.
Askeri İşgal: Eski Bir Öykü
ABD’nin Türkiye’ye bakışı ve kimi zaman askeri işgali içeren söylemleriyle, yarım yüzyıllık eski bir öyküdür. 1946’da Türkiye’ye girerken; aldığı ve aldırdığı kararlar, ikili ve çoklu anlaşmalar, ekonomik ilişkiler, Türkiye’den bir daha çıkmama üzerine kuruludur. Bu amaca yönelik Amerikan siyaseti; bağımsızlığı köreltme, güçsüzleştirme ve gerekirse askeri güç kullanmaya dayalıdır. Türkiye’den hiçbir koşulda vazgeçmeyeceklerini ve Türkiye’de iktidarı da muhalefeti de kendilerinin belirleyeceğini işin başında açıklamışlardı.

ABD Hükümeti adına Türkiye’ye gelen ve 1949’da adını taşıyan ünlü raporu hazırlayan Max Weston Thornburg, Washington’a, “Türkiye elden gitmesine asla izin vermeyeceğimiz bir ülkedir” diyordu.1

ABD’nin Türkiye’ye verdiği önemi gösteren bir başka örnek, Pentagon’da ‘Güç Dönüşüm Birimi ve Stratejik Gelecek’ uzmanı olarak çalışan, Deniz Harp Okulu profesörlerinden Thomas P.M.Barnet’in, 2005 yılında yaptığı şu değerlendirmedir. “Ben, Türkiye’yi küreselleşmenin Entegre Olmamış Boşluk (Batı dışındaki ülkeler y.n.) içinde yer alan, bu nedenle kitlesel şiddet ve çatışma riskine en açık ülkeler grubu içine alıyorum... Oysa, küreselleşmenin yayılmasında Türkiye’den daha önemli bir rol oynayacak çok az ülke vardır”.2

Silahlı Müdahale Hakkı
Adnan Menderes hükümeti, 5 Mart 1959’da, ABD’yle Türkiye’ye silahlı müdahale hakkı veren bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, “Türkiye, doğrudan ya da dolaylı olarak; tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet ya da sivil saldırıya uğraması durumunda” ABD’ye askeri müdahale hakkı tanıyordu. “Tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet, sivil saldırı” gibi kavramların ne anlama geldiğini ve hangi durumda oluşacağını Amerikalı yetkililer karar verecekti.3

ABD, 1974 yılında, “haşhaş ekiminin yasaklanmaması durumunda İstanbul’un bombalanacağını” açıklamıştı. Başkan Nixon, ABD Ankara Büyükelçisi Handley’i Washington’a çağırmış, ona, istenilen yasaklamanın yapılmaması durumunda,“Sultanahmet Camii başta olmak üzere” İstanbul’un bombalanacağını ve 6.Filo’nun İstanbul’a geleceğini bizzat Başbakan’a (Bülent Ecevit) bildirmesi görevini vermişti.4

Tehdit Siyaseti
Askeri işgale yönelik gözkorkutmalar günümüze dek sürmüştür. Şubat 1996’da, ABD California Senatörü Brad Sherman, Temsilciler Meclisi’nde yaptığı konuşmada, Türk Ordusu’nun Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’nde katliam yaptığını ileri sürerek, ABD’nin, “NATO üyeliğine bakılmaksızın” Türkiye’ye Askeri müdahalede bulunmasını istemişti. Amerikalı senatör şunları söylemişti: “Birleşik Devletler, Kürtlerin korunması için daha açık ve daha sert bir tutum izlemelidir. Baskıcı rejimlere karşı tutumumuz, bu ülkelerin NATO müttefiki olması ya da olmaması ile değişmemelidir. Türkiye’deki Kürtlerin korunması için Birleşik Devletler askeri güç kullanarak devreye girmelidir”.5

ABD Müşterek Kuvvetler Komutanlığı, 24 Temmuz 2002’de, California eyaletinde maliyeti yüksek kapsamlı bir askeri tatbikat düzenledi. “Bin Yılın Meydan Okuması-2002”(Millenium Challenge 2002) adını taşıyan ve Lozan Antlaşması’nın 79.yıldönümünde başlatılan tatbikatın ayrıntıları gizli tutulmuştu. Ancak, konu ve açıklanan amaçlar, 24 Temmuz tarihiyle birleşince, “hedef ülke” olarak ortaya Türkiye çıkıyordu.

Senaryo
Tatbikat senaryosuna göre; “Bir ülkede büyük yitiklere yol açan bir deprem oluyor (Kocaeli depremi). Aynı günlerde uluslararası mahkeme o ülkenin sınırlarını ilgilendiren olumsuz bir karar alıyor; etnik ve dinsel oluşumlar siyasi olarak güçleniyor. Ülke güvenliğinin tehlikeye girmesi nedeniyle ordu duruma müdahale ediyor ve deniz taşımacılığını önleyecek biçimde ülkeyi güvenlik çemberine alıyor. Birleşmiş Milletler ABD’nin girişimiyle, yaptırım kararı alıyor. Bunun üzerine ABD ordusu, hava saldırısına geçerek ülkenin önemli kentlerini 96 saat içinde (Türkiye’nin seferberlik süresi) işgal ediyordu”.6

ABD Müşterek Kuvvetler Komutanı Orgeneral Kernal o günlerde, Millenium Challenge 2002 Tatbikatı ve Spiral 1, Spiral 2 senaryolarını kastederek, “kendimizi izin verilmeyen durumlara hazırlıyoruz” demişti.7

Bu tür açıklamalar; Türkiye’deki dengesiz yönetim, bölgedeki Rus-ABD gerilimi ve PYD’nin ordulaştırılmasıyla birlikte ele alınmalıdır. Bu yapıldığında, yaşanmakta olan sürecin boyutu genişleyecektir. “Türkiye’nin havasahası NATO havasahasıdır”, “NATO Türkiye’yi korumada kararlıdır” türünden sözlerinin taşıdığı anlam, hala netlik kazanmamıştır. Türkiye’ye yabancı askerin girmesine izin sorunu ya da bir başka deyişle, “izinli işgal”, bu ülkede tartışılmamış bir konu değildir. Bu olasılık, 2003’teki Irak müdahalesinde, gerçeğe dönüşmekten kılpayı kurtulmuştu.

Geçmişten günümüze yarım yüzyıllık olay ve söylemler ortada. Ülke yönetiminin kişi egemenliğine indirgendiği; yasama, yargı ve yürütmenin dumura uğratıldığı, devlet yetkililerinin çıkar aracı olarak kullanıldığı ve muhalefeti olmayan bir ülkede her şey olabilir. İstihbarat örgütünün başındaki kişinin, basına yansıyan, “sekiz füze attırtıp savaş gerekçesi yaratırım” biçimine sözler söyleyebildiği bir ülkede neler olmaz.8

DİPNOT
1 “Bozkırdan Doğan Uygarlık – Köy Enstitüleri ”Yalçın Kaya, Tiğlat Mat., İst., 2001, 2.Cilt, sf.501
2 “Türkiye Merkez Üs” Nilgün Cerrahoğlu, a.g.g. 30.06.2004
3 “Menderes’in Dramı” Ş.S.Aydemir, Remzi Kit., İst., 1969, sf.29
4 “Sivil Darbe Girişimi ve Ankara’da Irak Savaşları” Fikret Bila, sf.184; ak.Ahmet Erimhan “Çuvaldaki Müttefik”Birharf Yay., İst., 2006, sf.35-36
5 “Haksız Suçlama” Cumhuriyet, 12.02.1999
6 “Çuvaldaki Müttefik” Ahmet Erimhan, Birharf Yay., İst., 2004, sf.216 ve Aydınlık 11.08.2002
7 a.g.e. sf.2168 Aydınlık 27.10.2015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder